21 Mayıs 2024 Salı

Çepni: Faşizme karşı birleşik mücadeleyle kazanabiliriz

19 Aralık direnişçilerinden HDP Milletvekili Murat Çepni, 19 Aralık'ın devrimci hareket için bir örnek olduğunu kaydetti ve ekledi: "Dolayısıyla faşizme karşı mücadeleyi kazanmak, kapitalizmi yıkmak istiyorsak yegane yolu tüm demokrasi, özgürlük mücadelesini birleşik mücadelenin konusu haline getirmek. Bir bütün mücadele hattını inşa etmek durumundayız."

Tarih 19 Aralık 2000. "Hayata Dönüş" adı altında ülke tarihinin en kapsamlı ve en kanlı katliamı 20 hapishaneye eş zamanlı gerçekleşti. Onbinlerce polis, asker ve gardiyan saldırısına ve kimyasal silah kullanımı da dahil her türlü silaha karşı tutsaklar muazzam bir direniş gerçekleştirdi.

Devlet, "hapishaneleri denetleyemiyoruz" iddiasıyla saldırıyı gerçekleştirdi. Neoliberal ekonomik düzenlemeleri hayata geçirmek isteyen iktidarın karşısında ki en büyük engel ve en büyük korkusu devrimci, siyasi tutsaklar. Aradan geçen 22 yıla rağmen değişen iktidarın bugün de en büyük korkusu devrimci, sosyalist, yurtsever tutsaklar.

Bu nedenle hapishanelere ve tutsaklara yönelik baskılar artarak sürüyor, tutsakların yaşam hakkı başta olmak üzere birçok hakkı ihlal ediliyor. PKK Lideri Abdullah Öcalan'ın tutulduğu İmralı Ada Hapishanesinde başlayan tecrit, tüm hapishanelere hatta ülkeye yayıldı. Tutsaklar maruz kaldıkları sistematik psikolojik, fiziksel ve cinsel işkenceler nedeniyle intihara sürükleniyor. Hasta tutsaklar ölüme terk ediliyor. Tutsaklar bu saldırılara açlık grevleri başta olmak üzere direnişle yanıt veriyor.

19 Aralık 2000 yılında düzenlenen saldırıya direnenler arasında yer alan HDP İzmir Milletvekili Murat Çepni, Ecevit iktidarının 19 Aralık kararını alma sürecini, direnişi ETHA'ya aktardı. Direniş günü Ümraniye Hapishanesinde olan Çepni, tutsaklara yönelik artan saldırılara dikkat çeken faşizmi de kapitalizmi de yenmenin tek yolunun demokrasi ve özgürlük mücadelesinin birleşik bir hatta ilerlemesi olduğunun altını çizdi.

Çepni'nin sorularımıza verdiği yanıtlar şöyle:

2000 yılında "Hayata dönüş operasyonu" adı altında 20 hapishaneye eş zamanlı saldırıda siz de direnenlerden biriydiniz. Bize biraz 19 Aralık öncesi siyasi atmosferi ve 19 Aralık gününü anlatır mısınız?
19 Aralık'ta yirmi cezaevinde çok kapsamlı bir saldırı gerçekleştirildi. Devletin kendi beyanlarından bildiğimiz kadarıyla saldırı Cumhuriyet tarihindeki en kapsamlı saldırılardan biri. Onbinlerce kolluk gücü bu saldırıya dahil oldu. Birçok arkadaşımız saldırı sonucu hayatını kaybetti.

Bu saldırıyı anlamak açısından '80 askeri faşist darbesinin koşullarına bakmak gerek. Devlet ne zaman halka dönük bir ekonomi, politika, emperyalizmle işbirliği gündeme getirse startını devrimci, sosyalist güçlerin tasfiyesiyle başlatmaya çalışır. 1980'de de 24 Ocak Kararlarını hayata geçirmek için tüm devrimci sosyalist, sendikal örgütlenmeleri tasfiye etmeye başladılar. 12 Eylül darbesi hem iktidar dili açısından sağ-sol çatışması bitimine propaganda edilse de devrimcilere, sosyalistlere, emekçilere dönük bir faşist darbe niteliği taşıyordu. Aynısı 2022'de de yaşandı. Kapitalizmin krizine, neoliberal politikaların tırmandırılmasına bağlı olarak iktidar bir plan yaptı. O dönem hatırlayanlar bilir Ecevit, 'bu kararları hayata geçirmek için sokağı kontrol etmemiz gerekir, sokağı kontrol etmemiz için de cezaevlerini kontrol etmemiz gerekir' dedi. '15 günde 15 yasa' diye tabir edilen neoliberal politikaların sonucunu bugün de görüyoruz. Çünkü devrimcileri, sosyalistleri susturursanız engellerseniz örgütlülüğü dağıtırsanız soygun ve sömürü politikalarını da sorunsuz hayata geçirebilirsiniz. Planlamalar bu yöndeydi. O zamanda iktidar cezaevlerine dönük kara propagandayı gündeme sokmuştur 'cezaevinde kontrolü kaybettik' 'terör edebiyatı'nı bugün olduğu gibi gündeme getirdiler. Sonrasında da F Tipi Cezaevlerini gündeme getirdiler.

'DEVRİMCİLERİ SUSTURURSAK ÖNÜMÜZDE ENGEL KALMAZ DİYE DÜŞÜNDÜLER'
Bunu hayata geçirmek için elbette sadece fiziki değişim yetmezdi. Devrimcileri esir almak isteyen iktidar şunu çok iyi biliyordu. Sadece F Tipi Cezaevlerini yani tutsakları tecride sokarak bu sorunu çözemeyeceklerini biliyorlardı. Çünkü devrimcilerin, sosyalistlerin bu coğrafyada çok köklü bir direniş geleneği vardı. Bu köklü direniş geleneğinin de cezaevlerindeki pratiğini biliyordu. Bir taratan katliam bir taraftan fiziki tecrit politikası, 20 cezaevinde aynı anda gece yarısı bir operasyon gerçekleşti. Çok sayıda arkadaşımız hayatını kaybetti, direniş içerisindeki tutsaklar işkenceyle alınarak F Tipi Cezaevlerine götürüldüler. Katliamın arka planında bugün sonuçlarını gördüğümüz neoliberal politikaları, sermayenin ve devletin saldırısı olarak görmek lazım. Devrimcilerin de sosyalistlerin de bu süreçteki varlığı bu politikanın önündeki engellerin başında geliyordu. Bu engelleri kaldırırsak sessiz kılarak istediğimizi yapabiliriz. Kapitalist restorasyon, özelleştirmeler, neoliberal politikalar sessiz devam eder. İşçi sınıfını ve sendikaları tasfiye eder sustururuz önümüzde hiçbir engel kalmadan yürürüz diye düşünmüşlerdi.

19 Aralık katliam olarak kayda geçse de tutsaklar muazzam bir direniş sergiledi. Aynı zamanda direniş yalnızca hapishanelerde değil dışarıda da söz konusuydu. Tutsaklar olarak direnişi nasıl örgütlediniz? İçeride ve dışarıda sergilenen bu direnişin nasıl bir etkisi oldu?
İktidarın bu projesinden haberimiz elbette oldu. Aylar öncesinden olası sonuçlarına dair hem kendimizi hem zindanlarda, mahpus arkadaşlarımızla birlikte değerlendirmesini yaptık. Aynı zamanda da sadece zindanlara dönük değil aynı zamanda bir bütünen tüm ezilenlere dönük bir stratejisi saldırı olduğunu anlatmaya çalıştık. Hem anlatmaya hem de ortak direnişleri geliştirmeyi tartıştık. O zamanda dışarıda F Tipi Cezaevlerine yönelik çok kapsamlı tartışmalar ve direnişler gerçekleştirildi. Bütün toplum F Tipi tecridin esasen tüm topluma dönük tecrit olduğu ve susturulmaya çalışırlar sadece içerideki devrimciler değil bir bütün halk olduğunu anlattı tartıştı. Bunun hazırlıkları sadece cezaevlerinde kendimizi nasıl koruruz, F Tipi tecrit politikasını nasıl boşa düşürürüzden ziyade bir bütün toplumsal direnişi nasıl örgütlerizi tartıştık. Saldırının niteliği belli, bu saldırı tüm toplumaysa bir bütün direnişi örgütlemek göreviyle karşı karşıyayız. İktidar bu konuda çok kararlı bir tutum ortaya koydu. Aydınlar, sanatçılar, demokratik kitle örgütlerinin çok kıymetli görüşmeleri gerçekleşti ancak iktidar bütün bu girişimi ve görüşmeleri bir fırsata çevirmeye çalıştı. Direnişi bir beklemeye sokma, direnişi görüşmelerle sönümlendirme, bir beklentiye sokma hesabındaydı. Bütün süreci iktidarın nasıl yürüttüğünün farkındaydı. Bütün halkımıza anlatmaya çalıştık.

'HEM İÇERİDE HEM DIŞARIDA DİRENİŞ HAREKETİ AÇIĞA ÇIKTI'
Saldırının öncesinde biz cezaevlerinde neler yapabileceğimizi nasıl direneceğimizi aylarca tartışmasını yaptık. Kararımız netti. F Tipi bir tecrit politikası, bir saldırı politikasıdır. Tüm halka dönüktür. Dolayısıyla F tipleri reddeden, asla gitmeyeceğimizi ve bu konuda elimizden ne geliyorsa yapacağımız konusunda kararımız vardı. Bir netleşme yaşadık. Bu konuda geliştirilecek tutumlar eylemler konusunda farklı fikirler olsa da F tipinin tecride karşı mücadelede ortaklaştık. Çok büyük bir katliam gerçekleşti, onlarca arkadaşımız yaralandı. İçeride ve dışarıda güçlü, bir haftayı aşan direniş gerçekleşti. Tutsak arkadaşlarımız yoldaşlarımız çok büyük bedeller ödeyerek, F T Tipine gitmeme konusunda pozisyonumuzu koruma konusunda büyük bir direniş ortaya koydular. Sadece saldırı, katliam olarak değil 19 aralık direniş olarak da tanımlıyoruz. Bunu böyle koymak lazım. Hayatını yitiren tüm yoldaşlarımız, yaralanan tüm yoldaşlarımız bu süreci bu motivasyonla yürüttü. Aynı zamanda dışarıda da başta aileler olmak üzere emek ve demokrasi güçleri, çok sayıda direniş çok sayıda eylem örgütlediler. Parça parça direniş parça parça eylemler birleşik eylemler gerçekleştirdiler. Velhasıl hem içeride hem dışarıda f tipi tecrit hücre saldırısına karşı bir direniş hareketi açığa çıktı.

Bugün de iktidarın hapishanelere ve siyasi tutsaklara yönelik saldırıları sürüyor. İmralı'da başlayan tecrit tüm topluma yayılmış durumda. Artan saldırılara karşı nasıl bir mücadele hattı belirlemek gerekiyor?
Bugünden de şu an cezaevlerinde yürüyen saldırı ve direnişle kıyasladığımızda ne yapmak gerektiğini aslında o dönem f tipi tecrit saldırısına karşı içeride ve dışarıda yapılan birleşik mücadeleye dönüp dönüp bakmak gerekir.

'DEVRİMCİLER VE SOSYALİSTLER YEGANE GÜCÜMÜZ'
Cezaevleri bir ülkenin gerçekliğidir. Bir ülke nasıl yönetiliyorun cevabı cezaevlerinden çıkar. Cezaevlerine baktığımız zaman tabloyu görebiliriz. Sermaye iktidarı faşizm toplumu esir almak için cezaevlerini mutlaka, mutlak bir sessizliğe, tecride boğmak ister. Devrimciler sosyalistler kimlerdir halkımızın öncü güçleridir. Devrimciler sosyalistler faşizme karşı yürütülen demokrasi, eşitlik ve sosyalizm mücadelesinin kuvvetleridir. Dolayısıyla devrimciler, sosyalistler sadece o günün anın gerekliliğine göre saldırıya uğrayan kuvvetler değil. Tarihsel olarak böyle görmek lazım. Dün neyse bugün de böyle. AKP-MHP faşizmi mutlak bir sessizlikle ayakta kalabilir. AKP-MHP faşizmi nasıl ayakta kalabiliyor, Kürt halkının ezilmesi, tasfiye edilmesi onun bütün öncü güçlerinin tasfiye edilmesiyle ancak ayakta kalabilir. Birinin çıkıp 'kral çıplak' demesine tahammülleri elbette yok. Dolayısıyla devrimciler ve sosyalistlerin varlığı bu anlamda çok büyük önem ve nitelik taşıyor. Bunu bütün halkımızın böyle görmesi lazım. O yüzden devrimcilerin ve sosyalistlerin örgütlü yürüttüğü mücadelenin tüm bu saldırılar karşısındaki yegane gücümüz olduğunu görmemiz lazım. Bu birincisi.

'KAYYUMLA, DARBEYLE YÖNETİLEN BİR ÜLKE GERÇEĞİYLE KARŞI KARŞIYAYIZ'
Kürt sorunu açısından da Kürt halk önderi Abdullah Öcalan'ın bulunduğu yerin çok kritik bir yer olduğunun altını çizmek lazım. İmralı'daki tecrit iktidarın yürüttüğü Kürt düşmanı politikaların bir sonucudur. Kürt sorunu çözmek değil de Kürt sorununu çözümsüzlüğünden beslenen bir iktidarın yaptığı bir politikadır. Sadece güncel politikanın dışında tarihse, stratejik boyutunu görmek lazım. İmralı'dan başlayarak tecridin tüm cezaevlerine hatta tüm topluma yayıldığını uzunca zamandır tüm demokrasi güçlerine anlatmaya çalışıyoruz. Çünkü bazen İmralı tecridin kendinden menkul ele alan anlayışlar maalesef oluyor. Kayyum meselesinde de yaşadık, kayyumun sadece Kürt halkına değil tüm topluma dönük olduğunu anlatmaya çalıştık. Ve bugün sonuç ortada. Aynen kayyumla yönetilen, darbeyle yönetilen bir ülke gerçeğiyle karşı karşıyayız.

'TECRİT BİR VİCDAN MESELESİ DEĞİL SİYASAL MESELEDİR'
Tecride, cezaevlerinde işkenceye karşı durmak hassasiyet, vicdan meselesi değildir. Doğrudan siyasal bir meseledir. Bu ülkede demokrasi, eşitlik ve özgürlük isteniyorsa bunun için cezaevlerinde yaşanan bu saldırılara karşı net olarak durmak gerekir. Tecride karşı durmak Kürt sorununu çözümsüzlüğüne karşı durmaktır. Kürt sorununu çözümsüzlüğü eşittir işçi sınıfının açlığı ve yoksulluğudur. Bu bağlamı kuramadığımız koşullarda her birimiz kendi cephemizden, kendi taleplerimiz mücadeleyi yürütmeye çalışırız. Faşizme karşı mücadeleyi birleşik bir hattan yürütmek durumundayız. Faşizme karşı kapitalizme karşı mücadeleyi sadece kendi taleplerimiz üzerinden yürütmeye kalktığımızda başarılı olma şansımız yoktur. Kürt sorunu meselesinde de aynı durumdayız. Kürt sorununu çözümsüzlüğünden beslenenlere karşı mücadeleyi yürütmeden işçi sınıfı da kazanamaz, emek, özgürlük, demokrasi mücadelesi de kazanılamaz. Dolayısıyla faşizme karşı mücadeleyi kazanmak, kapitalizmi yıkmak istiyorsak yegane yolu tüm demokrasi, özgürlük mücadelesini birleşik mücadelenin konusu haline getirmek. Bir bütün mücadele hattını inşa etmek durumundayız.