Leyla Elali ve çocukları: Sesimiz olun
Bugün Leyla Elali ve çocukları artık hayatta olmayabilir; ancak geride bir fotoğraf karesi bile bırakmadan gidişleri, bizi mülteci işçi ölümleri konusunda harekete geçmeye çağırdığı gibi bu konunun muhatabının yalnızca mülteci örgütleri olmadığını bir kez daha hatırlatıyor. O nedenle en başta emek örgütleri, devrimci ve ilerici örgütler mültecilere yönelik bu insanlık dışı saldırılarına karşı durmalı, çalışma konuları içerisine alarak mücadele yürütmeli. Kapitalizmin bu en vahşi yanını teşhir etmek için harekete geçmeli.
Aynı zincirin halkasıyız,
aynı rüzgâr üşütür bizi.
Bir avuç insanın gölgesi
kapatıyor güneşi dünyada.
N. Hikmet
21 Mart Uluslararası Irk Ayrımcılığı ile Mücadele Günü'nde yaşamını yitirdi 27 yaşında 7 aylık hamile Leyla Elali Ahmet ve 5 çocuğu. Baba ise yoğun bakıma alındı. Yangından sonra konuşan mahalle muhtarı, bölgedeki itfaiye sorununa dikkati çekerek, "5-6 muhtar olarak daha önce buraya bir istasyon kurulması için talepte bulunduk ama olumlu bir dönüş olmadı. Bölge olarak bir itfaiye aracı istedik. Çünkü itfaiye, uzak olduğu için geç geliyor" diye konuştu.
Yine görmezden gelinen uyarılar, alınmayan önlemler ve sonuçta bir kez daha göz göre göre yaşanan bir iş cinayeti… Ve bu kez de bir mülteci işçi ailesi, bu ihmal zincirinin bedelini ödedi.
Altı can… Altı ayrı hikâye… Altı hayal kuran insan…Altı yarım kalmış gelecek… Anne karnında canlanan bir bebek…Bu iş cinayeti egemenler, patronlar için sadece ucuz emek gücü olarak görülen işçilerin hayatının hiçbir öneminin olmadığını bir kez daha gözler önüne serdi.
Yangın yerine gelen Antalya Valisi Hulusi Şahin'in, "Burada bir anne ve 5 çocuğu, en küçüğü 4, en büyüğü 9 yaşında olmak üzere 6 sera işçisi ve çocuklarını kaybettik” sözleri de çocuk işçiliğin kameralar önünde ilanı, itirafı olarak kayıtlara geçti.
En büyüğü 9 yaşında olan çocukların "işçi” olarak tanımlaması, bu çocukların da çok daha düşük ücretlerle çalıştırıldığını ve tarımda çocuk emeğinin ne kadar kanıksandığını bir kez daha gösterdi.
Leyla Elali ve çocuklarının yaşadığı iş cinayeti ilk olmadığı gibi bu çarklar döndükçe son da olmayacak maalesef. İş cinayetlerinin hızla arttığı yerde kayıtsız çalıştırılan mülteci işçilerin ölümü çoğu zaman gündeme bile getirilmiyor. Kamuoyu baskısıyla açılan davalar ise çoğunlukla cezasızlıkla sonuçlanıyor. Patronu tarafından vahşice katledilen ve cezasızlıkla sonuçlanan Naourtani davası hâlâ hafızalardaki yerini koruyor. İbrahim El Hemdan, Hüseyin El Ali, Vail El Suudi ve diğerleri… Basına yansımayan ya da sadece Afgan işçi, Suriyeli işçi olarak anılan çok sayıda işçi cinayeti de var.
Birkaç gün önce zaman aşımı kararı ile sonuçlanan Soma davasında olduğu gibi, bu davadan da patronlar için herhangi bir yaptırımın çıkmayacağı açık. Çünkü bu düzenin devamı için çarkını sorunsuzca çevirmesine yardımcı olan bir manivela burjuva hukuk. Söz konusu olan mülteci işçi ise bu daha fazla öyle…
Kapitalizmin kar hırsı nedeniyle çıkardığı savaş ve çatışmalar yüzünden yerinden edilen mülteci işçiler, yalnızca emeklerinin değil, yaşamlarının da değersizleştirildiği bir düzende var olma mücadelesi veriyor. Kadın mülteci işçiler söz konusu olduğunda ise bu baskı ve sömürü çok daha derinleşiyor. Kadınlar bir yandan mülteci olmanın getirdiği güvencesizlikle baş etmeye çalışırken, diğer yandan taciz, tecavüz, ayrımcılık ve çok daha düşük ücretlere razı bırakılma gibi saldırılara maruz bırakılıyor, kötü çalışma koşullarında ağır işlerde çalıştırılıyor.
Suriyeli, Afgan, İranlı ya da Adanalı, Çorumlu… Farklı kimlikler, farklı diller, farklı hikâyeler… Ama şairin dediği gibi "bir avuç insanın gölgesi tarafından kapatılan” göğün altında aynı sömürü düzeninin rüzgarında üşüyor. Nitekim, kapitalizmin soğuk çarkları, emekçilere milliyetlerine göre değil, üretimdeki verimliliğine, karını ne kadar artırdığına göre değer veriyor. Kayıt dışı ve güvencesiz çalıştırılan mülteci işçiler ise sistem için en ucuz, sessiz ve itirazsız olması nedeniyle makbul emek gücü oluyor.
Mülteciler AKP iktidarı eliyle bir yandan ucuz işgücü olarak sistemin devamlılığını sağlarken, diğer yandan da Vatan, CHP, MHP ve İYİ Parti gibi mülteci ve göçmen karşıtı ırkçı ve faşist partiler tarafından yerli işçilere sürekli bir ‘tehdit' olarak gösterilir. Irkçı saldırganlıkla hedef haline getirilen mülteci işçiler, daha en baştan büyük bir savunmasızlığa ve bunun doğal sonucu olan sömürü düzenine itilmiş olur. Böylece emekçiler arasındaki dayanışma, yerini güvensizliğe ve düşmanlığa bırakır.
Böl ve yönet taktiği, işçileri yalnızlaştırıp birbirinden koparmakla kalmaz; mülteci işçileri her türlü emek istismarına açık, savunmasız ve güvencesiz bir konuma da sürükler. O nedenle faşist partiler ve iktidar eliyle her daim kullanılan bir yöntemdir mülteci düşmanlığı.
Sürekli geri gönderme tehdidi ile yaşayan işçiler ise her türlü kötü çalışma koşulunu, düşük ücreti kabul etmek durumunda bırakılarak hayata tutunmaya çalışır. Bu tehdidin kendisi mültecileri sessizliğe zorlayan, itirazı imkansızlaştıran görünmez bir prangadır aynı zamanda.
Türkiye'de yıllardır üçüncü bir ülkeye yerleştirilmeyi bekleyen mülteciler, çalışma izni alamadıkları için kayıt dışı çalışmaya ve bunun tüm risklerine mahkûm ediliyor. Geri gönderme merkezleri ise özellikle sınır kapılarında mültecilere karşı bir baskı aracına dönüşmüş durumda; sınır dışı edilme tehdidi sürekli bir gölge gibi üzerlerinde.
Hak alma mücadelesi, sendikalaşma gibi haklardan da yoksun olan işçiler tamamen savunmasız halde. Hukukun tamamen askıya alındığı geri gönderme merkezlerinde de denetim tamamen silikleşirken işkence, kötü muamele, cinsel şiddet ise gündelik hayatın olguları haline gelmiştir.
Son dönemde GGM'lerdeki intihar vakaları da basına yansımaya başladı. Antalya'da yaşayan 34 yaşındaki İranlı mülteci Sanaz Jalouei, dokuz yıllık bekleyişin ardından yaşamına son verdi; ailesi, onu bu noktaya getirenin göç idaresi olduğunu söyledi. Bir başka İranlı mülteci Aylin Kermyar da dosyası reddedildikten sonra intihar girişiminde bulundu, şans eseri kurtuldu.
Yakın bir zamanda İstanbul Üniversitesi öğrencisi olan Azerbaycanlı kadın hakları ve LGBTİ+ aktivisti Nana Babazade, 21 Ağustos'ta "yemekhane zammını protesto eylemine katıldığı” gerekçesiyle, gözaltına alınmıştı. Gözaltı sonrası Arnavutköy ve Çatalca Geri Gönderme Merkezlerinde kötü muamele, taciz, çıplak arama, ajanlık dayatması, ilaçlarının verilmemesi, regl döneminde hijyen ürününe erişimin engellenmesi gibi çok sayıda hak ihlali ile karşı karşıya kalmış ve daha sonra da yaşamının tehdit altında olduğu Azerbaycan'a gönderilmişti.
Savaş, işgal saldırıları ile yerinden edilen Leyla Elali ve çocuklarının ölümü bir kaza ya da ihmal durumu değil, düpedüz kapitalizmin, sömürü düzeninin bir sonucu. O nedenle en başta emek örgütleri, devrimci ve ilerici örgütler, mültecilere yönelik bu insanlık dışı saldırılara karşı durmalı, çalışma konuları içerisine alarak mücadele yürütmeli. Kapitalizmin bu en vahşi yanını teşhir etmek için harekete geçmeli.
Bugün Leyla Elali ve çocukları artık hayatta olmayabilir; ancak geride bir fotoğraf karesi bile bırakmadan gidişleri, bizi mülteci işçi ölümleri konusunda harekete geçmeye çağırdığı gibi bu konunun muhatabının yalnızca mülteci örgütleri olmadığını bir kez daha hatırlatıyor.