Tutsak sendikacı Beycan Taşkıran: İşçi sınıfına vahşi sömürü, sendikacılara ise komplo ve tutuklama
Bakırköy Kadın Kapalı Hapishanesi'nde ajansımız ETHA'ya konuşan LİMTER-İş Sendikası'nın Genel Sekreteri Beycan Taşkıran, sermayenin işçi sınıfına vahşi bir sömürüyü dayatarak insanlık dışı koşullarda yaşama mahkum ettiğini belirtti. Sermaye düzeni ile uzlaşmayarak sınıf sendikacılığı yaptıkları için 3 Şubat'ta sendikalarının da hedef alındığının altını çizdi.
Rejimin ağır bir saldırısıyla tutsak edildiğimiz Bakırköy Kadın Kapalı Hapishanesi'nde gazetecilik yapmaya devam ediyoruz. LİMTER- İş Sendikası'nın genel kongresinde genel sekreter seçildikten sadece bir hafta sonra tutsak edilen Beycan Taşkıran'la 3 Şubat siyasi kırım saldırısını konuştuk.
Çok kısa bir süre önce LİMTER- İş Sendikası'nın genel sekreteri seçildiniz ve peşi sıra tutuklandınız. Sendikanın mücadele tarihinde, tersane ve depo iş kolu gibi alanlarda kadınların sendikal yönetime katılımının oldukça az olduğunu düşünürsek, bu tutuklama saldırısını nasıl bir mesaj olarak okumalı?
Kongremizden bir hafta sonra gözaltına alınarak tutuklandık. Rejimin kadın düşmanı politikalarına bakarsak, tutuklanmamız şaşırtıcı değil. Ayrıca KESK üyesi ve yöneticilik görevleri almış arkadaşlar da tutuklandı. Gazeteci, ekolojist, işçi, kadın kurumu temsilcisi, kamu emekçisi, öğrencilerin de içinde bulunduğu 31 sosyalist kadın tutuklandık.
Erkek egemen devletin ve sermayenin kadınlardan, kadın özgürlük hareketinden, sendikacı ve direnen işçi kadınlardan korktuğunu biliyoruz. Çünkü kadınlar sadece cins özgürlük mücadelesi yürütmüyor, tüm toplumsal ve politik mücadeleler içinde özneleşiyor, öncülük ediyor. Smart Solar işçisi, Migros depo işçisi, kamu emekçisi, metal işçisi, tekstil işçisi kadınlar birçok direnişte kararlı ve direngen duruşlarını ortaya koyuyor. Sendikamız LİMTER-İş'e dönük komplo ve tutuklama saldırısının hem tarihsel hem de güncel nedenleri var. Sendikamız, sınıf sendikacılığını ve fiili meşru mücadele anlayışını esas alıyor. Sermaye ve onun aparatları ile uzlaşmıyor, işçi sınıfının çıkarlarını esas alıyor ve bunun için her türlü bedeli göze alarak mücadele ediyor.
16. genel kurulumuzda, sendikamızın 50. yılında ilk defa bir kadın yönetici ve genel sekreter olarak görev aldım. Aynı zamanda tüzüğümüzde kadın özgürlük mücadelesinin temel ilkelerini dikkate alan ilk düzenlemeleri yaptık. Kadın temsilci ve yönetici adaylarına seçimlerde pozitif ayrımcılık, kadına yönelik şiddetin suç kapsamına alınması gibi olumlu adımlar attık. 3 Şubat'ta gerçekleşen saldırıyı, bu değişim iradesine, kadın perspektifine dönük bir saldırı olarak da alıyoruz.
Kadın özgürlük mücadelesinin gelişimine rağmen, sendikal alanda erkek egemen yapı değişmiş değil. Devlet ve sermaye güdümlü HAK- İş'te temsilciler dışında kadın yönetici sayısı yok denecek düzeyde, aynı çizgide hareket eden TÜRK-İş'te de tablo çok farklı değil.
Konfederasyonumuz DİSK'in ilk kadın genel başkanı Arzu Çerkezoğlu oldu, sendika genel başkanlığı ve genel sekreterlikte ise kadın neredeyse hiç yok. Bu tablonun değişmesi gerekiyor, kadınlar iş yeri, ev ve sendika üçgeninde ağır sorumluluklar ve erkek egemen anlayışlarla mücadele ediyor. Bu zorluklara rağmen Genel- İş Kadıköy Şubesi'nde "Mor Liste" oluşturulması, Birleşik Metal-İş'te kurumsallaşmış Kadın Komisyonu'nun mücadelesiyle MESS toplu iş sözleşmesi maddelerinde kadına yönelik ev içi ve iş yerlerinde mobbing, şiddet ve cinsel tacize karşı maddenin sözleşme kapsamına alınması gibi sendikalarda ve TİS'lerde kadın işçilerin taleplerine özel olarak yer verme ve yönetimlere aday olma konusunda ciddi bir mücadele yürütülüyor.
LİMTER-İş olarak biz de kadınların sendikal alandaki erkek egemen yapıya karşı mücadelelerin aktif bir parçası olma sorumluluğu ile hareket etmek amacıyla da son genel kurulumuzda önemli değişiklikler yaptık. İlerleyen yıllarda çok daha fazla kadının görev alacağı bir perspektifle de hazırlık yapacağız.
Sadece LİMTER-İş'te değil, uzun yıllar sosyalist bir kadın olarak sendikal hareketin emekçiliğini yaptınız. Bize biraz mücadele tarihinizden bahsedebilir misiniz?
1987 yılında, 11 yaşında çocuk işçi olarak çalışmaya başladım. Deri, tekstil, boyama, iplik, fırın, meyve- sebze, fabrikalar, tarlada güvencesiz biçimlerde, ağır iş kollarında, kimyasal maddelerin kullanıldığı sektörlerde çalıştım.
İşçi sınıfının '89 bahar eylemleri, maden grevleri, kamu emekçilerinin fiili meşru mücadelesi, Kürt halkının özgürlük mücadelesi, kadın hareketinin, kadın işçilerin, emekçilerin, üniversite gençliğinin akademik, demokratik mücadelesinin, devrimci hareketin darbe sonrası yeniden toparlanması zemininde ben de '90 kuşağının politizasyonuna dahil oldum.
Sosyalist bir işçi olarak çalıştığım her yerde sendikalaşma çalışması yürütmeye başladım. '97'de Bursa deri sanayiinde işe başladım ve TÜRK-İş'e bağlı Deri-İş'e üye oldum. Kısa sürede işten atmalar başlayınca aylarca süren direnişler yaptık. Kadın işçi olarak her mücadelenin örgütlenmesinde aktif görev aldım. 90'lar sonundan itibaren kadın özgürlük mücadelesine de yöneldim, kadın derneklerinde temsilci görevleri yaptım.
2005 yılında bağımsız sendika Tekstil-Sen'de eğitim ve örgütlenme uzmanı olarak çalışmaya başladım. 2007'de ise genel sekreterlik sorumluluğu aldım. Tekstil-Sen'de onlarca direnişin içinde ve örgütlenmesinde yer aldım.
Son olarak DİSK LİM-TER-İş'te sendika örgütlenme uzmanı ve 16. genel kurul sonrası ise genel sekreterlik görevini devraldım. Bu uzun mücadele yıllarında işçi sınıfı ve emekçilerin direnişi, grev, eylem ve işgallerinin parçası, öznesi olmaya çalıştım.
Türkiye'de sendikalaşma oranı çok düşük, sendikal haklara dönük saldırılarda her geçen gün derinleşiyor. Yakın geçmişte de Tuzla'dan Başpınar'a pek çok direnişçi sendika yöneticisinin hedef alındığını, tutuklandığını gördük. Bu tutuklamaları aynı zamanda bu zincirin son halkası olarak okumak mümkün mü? Dosyada size nasıl suçlamalar isnat edildi?
12 Eylül darbesi ile iş kolu ve iş yeri barajı konuldu, dayanışma grevi ve siyasi grev yasaklandı. İşçi sınıfı işkolu, sigortalı, sigortasız, taşeron, yevmiyeli gibi uygulamalar ve ayrımlarla parçalandı. Tüm işçilerin tek bir sendikaya üye olma hakkı gasp edildi. Bu koşullarda sendikal çalışma kararlılığı, sınıftan yana olmayı, fiili meşru bir sendikal çizgiyi gerektiriyor.
Rejimin karakteri ve sermayenin saldırganlığı nedeniyle Türkiye'de sınıf mücadelesi hep keskin ve zor oldu. Öncü işçilerin işten atılması, tutuklanması, DİSK Genel Başkanımız Kemal Türkler'in katledilmesi, LİMTER-İş sendikamızın eğitim uzmanı sosyalist Süleyman Yeter yoldaşın gözaltında işkence ile katledilmesi, kamu emekçilerinin 90'larda militan mücadelesinin bir parçası olan Ayşenur Şimşek'in faili meçhul şekilde öldürülmesi, sistematik olarak sendikacıların tutuklanması, patronların tehditleri, polis saldırıları... Yakın zamanlarda BİRTEK-SEN Başkanı Mehmet Türkmen'in tutuklanması ve şimdi de bizlerin tutuklanması. Kongremizin üzerinden bir hafta geçmişken genel sekreter olarak ben, Genel Başkan İleri Devrim Yurtsever, yönetim kurulu üyesi Kenan Hesas, önceki dönem genel başkanlarımızdan Kanber Saygılı ve Aydın Kılıçdere ile önceki dönem genel sekreterimiz olan Hakkı Demiral tutuklandık.
Sınıf mücadelesine bu topyekün saldırı, sistemin sosyalist ve mücadeleci sendikacılardan ve işçi sınıfının biriken öfkesinden nasıl korktuklarını gösteriyor. Bu rejimin kadın, işçi ve emekçi düşmanı karakterini en net ortaya koyan bazı veriler bunlar.
Tutuklanmama gerekçe olan dosyaya bakacak olursak siyasi polis komplosuyla karşı karşıya olduğumuzu görürsünüz. Online bir panelden çekildiği anlaşılan parça parça fotoğraflarla illegal örgüt toplantısı suçlaması, uluslararası ve iç hukuk açısından da hak ihlali olarak görülen, gizli tanık ve itirafçı yalanlarına dayalı ifadeler. Her yerde satılan Marksist Teori Dergisi'nin 5-6 sayısı, sosyal medyada ESP kongre davetiyesi ve önceki dönem HDP Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ ile ilgili bir paylaşım “suç delili” olarak dosyaya konmuş. Aynı gerekçelerle gözaltına alınan arkadaşlarımızdan bazıları serbest bırakılırken 82 kişi tutuklandık. Yani işçi sınıfına vahşi sömürü, işçi katillerine sınırsız özgürlük, sosyalistler ve sendikacılara ise komplo ve tutuklama.
Tutuklamaların ardından dışarıda pek çok sendikanın da bu saldırıya tepki gösterdiğini, dayanışma eylemleri yaptığını öğrendik. Böylesi yoğun saldırıların yaşandığı bir dönemde sınıf hareketinde birleşik mücadele ruhu korumak neden önemli?
Öncelikle sosyalistlere, sendikacılara ve kadınlara dönük tasfiyeci saldırı karşısında harekete geçen, sokakta ve bulunduğu her yerde sesimiz olan tüm dostlara, emek ve özgürlük güçlerine, kadın özgürlük hareketinden arkadaşlara teşekkür ediyoruz. Bizi güçlendirdiler.
Tam da dayanışma eylemlerinde söylendiği gibi, "Saldırı hepimize, mücadele hep birlikte" olmalı. AKP faşist rejimine, sermayeye, erkek egemen sisteme karşı mücadele eden herkes saldırı altında. Kapitalist dünya ve emperyalist sistem kriz içinde, işçi sınıfı ve halklar yeni isyan dalgasıyla bu barbarlık çağına direniyor, yeni bir dünya istiyor. Kadınlar eşitlik ve özgürlük için, gençler gelecek için direniyor.
Türkiye'de 2025 yılında 94'ü çocuk 2 bini aşkın işçi iş cinayetinde yaşamına yitirdi. Açlık sınırı altında ücret, uzun çalışma saatleri, güvencesizlik, sendikasızlık, kadın işçilere mobbing ve taciz, MESEM'lerde çocuk işçi sömürüsü, 11 milyonu aşan işsizler ordusu, yüzlerce kadın cinayeti ve şüpheli kadın ölümleri, eğitim, sağlık ve yargıda yaşanan çöküş, Kürt halkının onurlu barış talebinin tasfiyeci bir baskıyla "terör" girdabına alınması, kayyum atamaları, siyasetçilerin, belediye başkanlarının tutuklanması gibi ağır politik, sosyal ve ekonomik sorunlar emek hareketinin kendini ekonomik mücadele ile sınırlandırmaması gerektiğini gösteriyor. Faşizme, sermayeye karşı emek ve özgürlük güçlerinin demokratik cephede yan yana gelerek, işçi sınıfı ve edilenlerin alternatif bir program etrafında ve fiili meşru mücadele temelinde birleştirilmesi acil bir görev olarak önümüzde duruyor.
Son birkaç yılda işçi ve emekçilerin tersane, depo, inşaat, metal, tekstil, sağlık, hizmet ve birçok sektörde fiili meşru eylem, direniş, grev ve işyeri işgalleri nasıl büyük bir mücadele potansiyeli biriktiğini gösterdi. Emek hareketinden dostlara çağrımız, sendikamıza ve sosyalistlere dönük tasfiyeci saldırıları, her günkü mücadelenin bir parçası olarak ele almaları, 8 Mart'ta, 1 Mayıs'ta, komployu teşhir etmeleri, politik tutsaklarla beraber sendikacıların özgürlüğü için ses vermeleridir.
Kadın özgürlük hareketinden arkadaşlarımıza ise çağrımız, erkek egemen rejimin biz sosyalist kadınlara dönük tutuklama saldırısına karşı kadın dayanışmasını büyütmeleridir. Tabii ki konfederasyonumuz DİSK ve DİSK'li kadın arkadaşlarımızın gözaltına alınmamız sonrası gösterdikleri sahiplenmeyi sürdürmeleri, keyfi tutuklamaların bir an önce son bulması, sendikal mücadeleyi sokakta sürdürmemizin sağlanması açısından önemli bir rol oynayacaktır.
*Bakırköy Kadın Kapalı Hapishanesi'nde tutulan muhabirimiz Elif Bayburt'un 22 Şubat'ta postaya verdiği mektubu, elimize yeni ulaştı.