İran savaşı etkisi: Türkiye ekonomisi ve işçi sınıfı
Türkiye'de devam eden enflasyonla mücadele veya 'dezenflasyon' adı altındaki mülksüzleştirme ve soygun operasyonları, emekçi sınıflar ve yoksullar açısından bıçağın kemiğe dayandığı tarihsel bir süreçte yaşanıyor. Gıdaya, sağlığa, eğitime ve konuta erişimde ciddi sorunlar yaşayan emekçi sınıflar, an itibariyle çalışabilir nüfusun her üç kişisinden birinin işsiz durumda olduğu hakikatiyle yüzleşiyor.
İran'a karşı başlatılan emperyalist ve Siyonist saldırganlık; enerji santralleri ve doğalgaz sahalarının vurulması ile Hürmüz Boğazı'ndaki kısıtlamalar, savaşın ilk ayının geride kaldığı şu günlerde, dünyada enerji krizinin yol açtığı ekonomik sarsıntıları dünle kıyaslanamayacak kadar belirgin hale getirdi. Avrupa sanayisinin, resesyon evresinden stagflasyon evresine geçmesi çok muhtemel. Çin ile rekabet avantajını kaybeden Avrupa ekonomisi, artık rekabet edemez duruma geliyor. İran savaşının doğrudan etkisi, en çok enerji ithalatına bağımlı ekonomilerde belirginleşmeye başladı. ABD'nin enflasyon verileri revize edildi ve bu durumun büyüme rakamlarına doğrudan etkisi olacak. Benzer şekilde, enerji ithalatına bağımlı Hindistan ve Çin gibi ekonomilerde farklı senaryolar konuşulsa da, enerji girdilerindeki artışın genel sanayi üretimini ve resesyonu tetikleyeceği bir gerçek.
Hürmüz Boğazı'nda başlayan kriz, günlük 9 milyon varil arz açığı yaratarak tam olarak Avrupa ekonomisinin ihtiyacı kadar bir üretimin kesintiye uğramasına yol açtı. En iyi senaryoda bile varil fiyatının 110 dolar civarında olması bekleniyor. 2008–09 krizinde ise petrol fiyatı 145,8 dolara kadar çıkarak tarihi rekorunu kırmış ve sanayi üretimi durma noktasına gelmişti. Kötü senaryo için 170 dolar, aşırı kriz senaryosu için ise 200 dolar civarında tahminler öne sürülüyor. 170 dolar seviyesindeki petrol fiyatının gerçekleştiği bir senaryoda, krizin etkileri burjuva iktisatçıları açısından bile iki katına çıkıyor. Yani arz şokunun yarattığı fiyat şoku, buna bağlı enflasyon şoku ve sonuç olarak burjuva iktisadın doğal sonucu olan büyüme kaybı ile daha derin ekonomik krizler kaçınılmaz hale geliyor.
Varoluşsal krizin içindeki emperyalist küreselleşme çağındaki kapitalizm, Türkiye gibi emperyalist ilişkilere göbekten bağlı ve mali-ekonomik sömürge statüsündeki bir ekonomiyi nasıl etkiler? Önümüzdeki dönemde burjuvazi, bu yükü emekçilere nasıl ödetmeye çalışacak?
Emperyalist küreselleşme çağının neoliberal birikim rejimi, büyüme rakamlarını referans alarak ilerler; ancak bu büyüyen rakamlar, genel kar kütlesi içerisinden emekçilerin ya da ücretlilerin aldıkları ücretleri düşürme üzerine kurulu bir yapıya sahiptir. Türkiye'de 2020 Pandemi kriziyle başlayan soygun süreci, emeğin genel kar kütlesi içerisindeki payını yüzde 28'e kadar düşürmüş ve ilk bölüşüm şokunu emekçiler, 2022 yılında enflasyona karşı ezilen ücretlerle yaşamışlardı. Sermaye cephesinde ise kar patlamaları yaşanmış ve asıl kırılma, yoksullaşma krizinin en derinleştiği dönem 2022 yılı olmuştur. Bu etki günümüzde de artarak devam ediyor.
Ardından, yüksek faiz ve kur politikasıyla emekçilerin genel geçim sepetindeki alım gücü, AKP-MHP faşist şeflik rejimi ve işbirlikçisi burjuvazinin insafına bırakıldı. 2023 Haziran ayında göreve gelen Mehmet Şimşek'in orta vadeli programı ise, hiperenflasyon ve yüksek faiz politikasıyla emekçileri hem işsizlik hem de açlıkla sınayarak, ücretleri enflasyon karşısında ezmiş ve 2022 yılının ardından ikinci sefaleti yaşatmıştı. Bu durum, gıda fiyatlarında yıllar içinde başlayan yüksek enflasyonla birleşerek, emekçileri ve ezilenleri adeta kuru ekmeğe muhtaç bir hale getirmiştir. Yeminli işbirlikçi Şimşek, emekçilerle adeta dalga geçercesine, ücretlerin artırılmasını isteyen sendika ve sivil toplum örgütlerine, ücretlerin baskılanmasının "talep yönlü enflasyonu" yükselteceğini ve enflasyonla mücadelede Türkiye'nin elini güçsüzleştireceğini buyurmuştu.
Faşist şeflik rejimi ve onun sözcüsü Şimşek'in, Türkiye'nin emek yoğun üretime dayalı ihracatında rakip pazarlar olan Mısır ve Bangladeş gibi ülkelerle rekabet edilebilir düzeyde bir ücret politikası uygulamak istemesi ve Pandemi sonrası tedarik zincirlerinin kopması ve küresel durgunluğun etkisiyle görece dezavantajlı burjuvazisini güçlendirme kaygısı temel etkendi. Yani "emekçiye sefalet burjuvaziye cennet" vadeden faşist şeflik rejimi, bu yıllar içerisinde de faşist baskıları ezilenler ve toplumsal muhalefet üzerinde arttırdı. Faiz ve kur sarkacında ezdirilen ücretler; küresel durgunluğun etkisiyle Türkiye gibi mali ekonomik sömürgelerde resmen ocaklara düşen bir yangına dönüştü.
Bölgesel savaşların etkisiyle savaş sanayisinde ihracatçı konumuna yükselen ve kendi iktidarına yakın sermaye gruplarını da devlet teşvikleri ve kamu kaynaklarıyla hatırı sayılır düzeyde bir zenginlik seviyesine taşıyan faşist şeflik rejimi; tüm bu tablo içerisinde TÜSİAD'çı kanadını yani mali oligarşiyi faiz rantıyla zengin ederken, ucuz iş gücü cennetleri yaratarak kendi iktidarına yakın MÜSİAD ve Anadolu sermayesini de ihya etmeyi başardı. Bu denklemin içerisinde emekçiye MESEM tezgahlarında ölüm, esnek ve güvencesiz çalışma, kölelik, sefalet zamları kaldı. Baskılanan ücretlere karşı gelen irili ufaklı grevlerin hepsi faşist devlet terörüyle bastırılmaya ve direnişlerin öncülüğünü yapan sendikacı ve politikacılar tutuklama terörüyle susturulmaya çalışıldı.
Türkiye'de devam eden enflasyonla mücadele veya 'dezenflasyon' adı altındaki mülksüzleştirme ve soygun operasyonları, emekçi sınıflar ve yoksullar açısından bıçağın kemiğe dayandığı tarihsel bir süreçte yaşanıyor. Gıdaya, sağlığa, eğitime ve konuta erişimde ciddi sorunlar yaşayan emekçi sınıflar, an itibariyle çalışabilir nüfusun her üç kişisinden birinin işsiz durumda olduğu hakikatiyle yüzleşiyor. DİSK-AR verilerine göre Türkiye'de geniş tanımlı işsiz sayısı 12 milyon 109 bine ulaşmış; geniş tanımlı kadın işsizliği oranı yüzde 39,5 olarak gerçekleşmiş ve her on işsizden sekizi sefalet ücretinin katmerlisi olan işsizlik ödeneğinden bile yararlanamaz durumda. Zamana bağlı eksik istihdam ve ümitsiz işsizlerle birlikte 5,4 milyon kişi çalışmak istemesine rağmen iş bulamıyor; 3,8 milyon kişi haftalık 40 saatten az çalışıyor ve daha fazla çalışmak istiyor. Bu durumun etkileri, savaşın bölgesel ve küresel etkileri hesaba katıldığında daha da ağırlaşacak.
Enerji ithalatına bağımlı sanayi, üretim maliyetlerindeki artışı işçi ücretlerine yansıtacak ve bunun da karları istenilen düzeye ulaştırmaya yeterli gelmemesi durumunda sermayenin finansallaşma yoluyla banka ve rant sermayesine kayışını hızlandıracaktır. Üretim iştahı kesilen yerli ve uluslararası burjuvazi, işsizliğin geniş tanımlı halinin yüzde 30'lara dayandığı koşullarda; yedek sanayi işgücü ordularını daha da büyütecek ve işçilerin pazarlık gücü neredeyse tamamen düşecek, ücretler ise; "talep yönlü enflasyon" oluşturulur diye faşist diktatörlük tarafından tekrardan baskılanacak. Böylece kar kütlesinden emekçilere düşen pay daha da azalacak ve sermaye, bir krizden daha, gelir uçurumları yaratmış ve merkezileşmiş şekilde çıkacak. Enflasyonun, savaşların, sefalet zamlarının ve yoksullaşma krizinin etkilerinin yine emekçi sınıfların sırtına yüklenmesi burjuvazinin ve işbirlikçi faşist iktidarların tek çıkış yoludur.
Bu muhtemel senaryonun değişmesi, devrimci mücadelenin ve antiemperyalist bir çizgide sürdürülecek mücadele kanallarının yaratılmasına bağlıdır. Yaklaşan NATO zirvesini dağıtmak ilk görevimizdir. Emekçi sınıflar için, mücadele etmek ve öncü-ilerici kuvvetlerin arkasında toplanmak dışındaki her alternatif, kölelik zincirlerini ve sefaletin boyutlarını arttıracaktır. Emperyalist savaşların ve yoksulluğun faturası dolaylı ve direkt baskı ve yasaklarla ezilenlere kesilmek isteniyor. Sermayenin kar hırsı; yaşadığımız sefalet ve rezilliklerin nedenidir. Çözüm; tüm bu haksız savaş ve sömürü düzeninin sorumlusu olan burjuvazi ve faşist diktatörlükten hesap sorma kararlılığında olmamıza bağlıdır. "Üretenin tükettiği bir dünya kurmak" için düne göre koşullar çok daha hakiki bir zemine oturuyor. Bu bilinç ve kararlılıkta olmak; yarını kuracak olan temel güçtür.