20 Haziran 2024 Perşembe

Bağdadi’nin ölümü

Söz konusu coğrafyaya dönük oryantalist bakış burjuva laisizm kaynaklı itham ve küçümseme konuyu anlamanın uzağındadır. Bağdadi’den sonra da DAİŞ ve türevleri türlü biçimlerle varlığını sürdürecektir. DAİŞ, Müslüman Kardeşler-İhvan-Hareketinin ve türevlerinden biriydi. Ana akım İhvancılarla ihtilaftı. Türkiye’de Nusra ve türevlerine sempatiyle bakanların DAİŞ’e mesafesine tanık olduk, oluyoruz. Bunlar çeşitli şebekelerin iktidar çekişmesidir.
 

IŞİD/DAİŞ lideri Bağdadi öldürüldü. Sınırlı taraftar kitlesi dışında geniş bir nefretin konusu olan Bağdadi’nin ‘öldürülmesi sempati-nefret darlığı dışında ele alınmalı.
Zarkavi ve Bağdadi, El Kaide geleneğinin iki büyük sapkın-saldırgan ismi olarak ortaya çıktı. Hızla taraftar topladı. Türkiye’de de örgütlendi. Kitle katliamlarına -bilhassa 2015 ve sonrasında- yöneldi.

DAİŞ, giderek uluslararası kontrgerilla mantığına uygun olarak emperyalistler açısından kullanışlı bir katiller güruhuna döndü. Tahmin edilebilir pek çok istihbarat örgütünün, DAİŞ içinde aparatları, kadroları ve memurları olduğu sıklıkla iddia edildi.

Çeşitli zamanlarda, ABD’den, Rusya’ya ve AB ülkelerine dek pek çok merkezin yetkilileri DAİŞ ile politik İslamcı-ırkçı faşist koalisyon arasında sıkı bağlar ve hatta bir tür vasalite ilişkisi olduğunu iddia etti. Bunlar önümüzdeki dönemin güncel tartışma konularından olmayı sürdürecektir.

Ancak asıl yol aldırıcı soru şudur: IŞİD, iddia edildiği gibi, başından beri bir katiller sürüsü, bir istihbarat teşekkülü veya kontrgerilla şebekesi miydi?

Hayır? Sonuçlarından bakarak, ilkel bir ‘eylemler kime yarıyor’ komploculuğuyla, basit nefretlerle hakikate ulaşılamaz. 

ABD emperyalizminin Müslüman halklara zulmünün, Müslümanların onuruna saldırmanın biriktirdiği öfke patlamalarından beslenen, onu kullanan-manüple eden ve oradan beslenen bir reaksiyon hareketiydi.

Olağan şartlarda emperyalist işgal-saldırı ve aşağılama siyasetine, yerel diktatörlüklerin zulmüne ilerici-demokratik halk isyanlarıyla yanıt verilmesi en doğru çıkış noktası olurdu.

Ancak sosyalizmin taktik yenilgisi ve prestij kaybıyla eş zamanlı emperyalist açık işgaller döneminden bir sol-sosyalist seçenek geliştirilemedi.

Böylesi tarihsel kırılma zamanlarında ezilen insanlık iki kuvvetli refleksten birine yönelir. Ulusçuluk yahut dinsellik. DAİŞ ikinci seçenekten beslendi. Zemin müsaitti ve bunu en reaksiyoner biçimde, dinci-mezhepçi-kadın düşmanı bir çerçeveye hapsederek sürükleyicisi oldu.

Bütün dinler bakımından ikili bir yan vardır. İlki halkçı demokratik içerik, ikincisi iktidarcı despotik salgınlık ve yayılmacılık.

İkincisinde yaygın bir ‘mistik hezeyan’ görülür. Bu bahiste bütün dinlerin azılı-saldırganları birbirini aynalar, büyütür ve yankılar. Evangelistlerle DAİŞ’çiler bu hezeyanda birleşirler. Farklı gerekçelerle bütün bu odaklar aynı amaca yönelir: Diğer inançları dinler aleyhinde kendilerinin egemenliğindeki bir dünya imparatorluğu. Kendilerini seçilmiş-görevli-misyon sahibi zannetme halleri mistik hezeyanlara kapılanların müşterek davranış çizgisini çerçeveler.

Dolayısıyla bize olağan dışı, dengesizlik, manyaklık gibi görülen her şey bu düşünsel-duygusal motivasyon sahiplerince makul, izah edilebilir pratiklerdir. Durum iyi veya kötü olmanın, kızgın veya kindar olmanın ötesine geçer. Marks’ın negatif içerik yükleyerek ifadelendirdiği ‘ideoloji’nin her katliamı-saldırganlığı temize çeken ve teşvik eden işleri en çok burada öne çıkar. 

Marks din konusunu ‘sınıf mücadelesi biçim’ çerçevesinde ele aldı. Büyük oranda haklıydı. Emperyalistlerin Müslüman halklara dönük saldırganlığı da bu kapsamda bir saldırıydı. Ancak DAİŞ ve türevlerinin yapıp ettikleri bu nesnel zeminin istismarı ve zehirlenmesiydi.

Pek çok örneği Müslüman çoğunluklu coğrafyalarda görülen ‘Arap Baharı’ bu istismara karşı bir tür toplumsal müdahale ve düzeltme hareketiydi. Demokratik karakterli bir onur ve özgürlük isyanıydı. DAİŞ ve türevlerine karşı alternatif bir çıkıştı.

Söz konusu coğrafyaya dönük oryantalist bakış burjuva laisizm kaynaklı itham ve küçümseme konuyu anlamanın uzağındadır. Bağdadi’den sonra da DAİŞ ve türevleri türlü biçimlerle varlığını sürdürecektir. DAİŞ, Müslüman Kardeşler-İhvan-Hareketinin ve türevlerinden biriydi. Ana akım İhvancılarla ihtilaftı. Türkiye’de Nusra ve türevlerine sempatiyle bakanların DAİŞ’e mesafesine tanık olduk, oluyoruz. Bunlar çeşitli şebekelerin iktidar çekişmesidir.

DAİŞ’in teslim olması ve güç kaybı, İhvancıları sevindirdi. Bunlar kuvvetli kurumsal destek de buluyor. Adıyaman-Urfa-Bingöl hattındaki İslamcı örgütlenmelerle Hizbu-kontracı sosyal zemin, bu odakların güç mücadele sahalarındandır ve kontrgerillacı insan kaynağının hiç de az olmadığını gösterir.

Karşıdevrim cephesindeki çekişme IŞİD/DAİŞ-İhvancılık odaklı ve tümü Şia düşmanlığında birleşir ve hususen Alevi düşmanlığı belirgindir. Üstat dedikleri Necip Fazıl misal, selefiliğe karşıdır. Ama Aleviliğe onlardan daha düşmandır.

Oradan demokratik, halkçı bir mücadele odağının çıkması imkansızdır. Toplumsal, siyasal ve kültürel gençlik gericilikleri doğurur, üretir. Sadece dinsellik değil, egemen ulus milliyetçilikleri de böyle.

İleriye sıçrayamayan geriye düşer, orada debelenir ve çürür. Kapitalizmin varoluş krizi bir ileri sıçramanın nesnel zeminini sunuyor. Ne var ki, uç veren yeni döneme karşın, hala ‘eylemsizlik momenti’ aşılmış değil.

Ele alınan tüm konuların muhtevasını demokratikleştirme bu amaçla önem kazanıyor. Düz ve doğrusal bir aşama değil içererek aşma kaçınılmaz. Konu özelinde diğer dinler gibi İslam ve Hristiyanlar Rönesans’ının katkıları dahil insanlığın uyanış dönemlerinin bütün birikimini sahiplenmek tutulacak yolu aydınlatan ışıklardandır.