11 Şubat 2026 Çarşamba

Sessizliğin ihtilali: Aziz Köylüoğlu ve insanı koruma sırrı

Gazeteci Mahir Engizek, ajansımıza yönelik saldırılara karşı başlattığımız dayanışma yazıları kampanyası kapsamında yazdı.
 

Bazı insanlar dünyaya iz bırakmaz. Çünkü iz bırakmak istemezler. Onlar dünyaya, izlerin kimin adına kaldığını sormak için gelir. 

Aziz Köylüoğlu’nu, bizim Kemal'i ilk düşündüğümde, aklıma gelen şey bir yüz değildir. Bir tarih de değildir. Hatta bir hikaye bile değildir.

Aklıma gelen şey bir çekilme hareketi. Geri çekilmek, çoğu zaman korkuyla karıştırılır. Oysa geri çekilme bazen en bilinçli politik jesttir. Özne, kendini merkezden aldığında olan bitenin ağırlığını başkalarının sırtına yüklemediğinde, kendi varlığını hakikatin önüne koymadığında, işte orada başka bir düzlem açılır. 

Aziz’i anlamak için önce şunu kabul etmek gerekir: O, görünmek istemeyen bir figürdü. Ama görünmezliği seçen herkes gibi, görünmezliğin bedelini biliyordu. Modern dünyada görünürlük bir ayrıcalık gibi sunulur. Sosyal, politik ve kültürel alan kendini sürekli teşhir eden öznelerle doludur. Konuşanlar, gösterenler, açıklayanlar, anlatanlar…

'BEN KONUŞTUĞUMDA KİMİN SESİ KESİLİYOR?': TEMSİLİN İMHASI
Aziz’in durduğu yerde başka bir soru vardı: “Ben konuştuğumda, kimin sesi kesiliyor?” Bu soru, onu klasik anlamda bir gazeteci, bir anlatıcı ya da bir temsilci olmaktan çıkarır. Çünkü temsil etmek, çoğu zaman yerine geçmektir. 

Aziz ise yerine geçmeyi reddetti. Ben onu böyle tanıdım. Sahada, masada, yürürken, beklerken... Hep aynı mesafeyi koruyordu. Ne dışarıdan bakan soğuk bir mesafe, ne de içeriye çöken istilacı bir yakınlık.

Bu mesafe, etik bir mesafeydi. Onun varlığı, bulunduğu yerde bir ağırlık yaratmazdı. Ama bir denge yaratırdı. Sanki ortam, onun sessizliğiyle yeniden ayarlanırdı. Sessizlik burada bir eksiklik değil, bir yöntemdi. 

Çünkü Aziz, kelimelerin çoğu zaman fazla olduğunu biliyordu. Fazlalık, hakikati örtmenin en yaygın biçimidir. Bu yüzden o, önce dinlerdi. Ama bu dinleme pasif değildi. Dinlemek, onun için politik bir eylemdi. Dinlemek, acele etmemek demektir. Dinlemek, başkasının zamanını kabul etmek demektir. Dinlemek, anlatılana değil, anlatılamayana kulak vermek demektir. 

Aziz’in asıl yeteneği burada ortaya çıkıyordu. O, söylenmeyenle ilişki kurabilen nadir insanlardandı. Bir mekana girdiğinde, herkes nereye bakacağını düşünürken, o şunu düşünürdü: “Burada kim, neden susuyor?”. Bu soru basit değildir. Çünkü suskunluk çoğu zaman bir tercihten değil, bir zorunluluktan doğar. Ve zorunlu suskunluklar, iktidarın en görünmez izlerini taşır.

Aziz’in pratiği, tam da bu görünmez izlerle ilgileniyordu. O, olayların kendisine değil, olayların insan üzerinde bıraktığı tortuya bakardı. Bu tortu bazen bir duraksamaydı. Bazen bir bakışın yön değiştirmesi. Bazen cümlenin ortasında yutulan bir kelime. Bu yüzden onun yaptığı şey klasik anlamda “belgeleme” değildi. 

Belge, çoğu zaman sabitlemek ister. Aziz ise sabitlemekten çok, açık bırakmayı tercih ederdi. Açık bırakmak, izleyene ya da okura alan tanımaktır. Bu alan, vicdanın devreye girdiği yerdir. Onunla çok çok nadir de olsa denk gelmiş olsak bile, sık sık şunu hissederdim: Aziz, tanıklığı tek başına üstlenmek istemiyordu. Tanıklığı bulaşıcı kılmak istiyordu. Çünkü tek bir kişinin tanıklığı, kolayca bastırılabilir. Ama paylaşılmış bir tanıklık, direnç üretir. 

Bu nedenle o, kendini geri çekerken aslında başkalarını ileri çağırıyordu. Bu bir çelişki gibi görünür. Ama devrimci etik, zaten çelişkilerle düşünmeyi gerektirir. Aziz Köylüoğlu’nun politik önemi burada başlar: O, özneyi merkeze alan anlatıyı reddetti. Kahramanlık fikrine mesafeli durdu. Fedakarlığı yüceltmedi. Acıyı sergilemedi.

Bunun yerine şunu yaptı: İnsanı, olduğu yerde bıraktı. Bu, sanıldığı kadar kolay bir şey değildir. Çünkü insanı olduğu yerde bırakmak, ona müdahale etmemeyi değil, onu araçsallaştırmamayı gerektirir. Aziz’in etik hattı tam buradaydı. İnsan, hiçbir koşulda bir malzeme değildir. Ne büyük anlatılar için ne haklı davalar için ne de tarih yazmak adına.

Bu yaklaşım, onu romantik yapmaz. Aksine, son derece serttir. Çünkü romantizm çoğu zaman insanı yutar. Etik ise insanı korur. Aziz’in duruşu, bu koruma refleksinden doğuyordu. Onunla yollarımız kesiştiğinde, henüz bu kadar net düşünmüyordum. 

Ama şimdi geriye dönüp baktığımda şunu görüyorum: Aziz, bir kişi olmaktan çoktan çıkmıştı. O, bir pozisyondu. Bu pozisyon; konuşmadan önce durmayı, göstermeden önce düşünmeyi, anlatmadan önce geri çekilmeyi içeriyordu.

Bu yüzden onun yokluğu, bir boşluk gibi hissedilmedi. Bir sessizlik genişlemesi gibi hissedildi. Bazı sessizlikler vardır, insanı yutar. Bazıları ise insanı düşünmeye zorlar. Aziz’in ardından kalan sessizlik, ikinci türdendi. Ve ben onu yazmaya tam da buradan başlıyorum: yani bir insanın geri çekilerek nasıl iz bıraktığını anlamaya çalışarak.

ŞİDDETİN RİTMİNE BARİKAT: DURMANIN VE YAVAŞLAMANIN RADİKALİZMİ
Şiddet, her zaman bağırarak gelmez. Bazen sessizdir. Bazen düzenlidir. Bazen haklı gerekçelerle konuşur. Aziz Köylüoğlu’nun dünyaya baktığı yer, şiddetin tam bu belirsizliğinde kuruluydu. O, şiddeti yalnızca patlayan, yıkan, öldüren bir eylem olarak ele almazdı. Şiddet, onun için aynı zamanda bakışın yönünde, dilin seçiminde, anlatının kurduğu hiyerarşide gizliydi.

Bu yüzden Aziz, devrimci olmayı bir cesaret meselesi olarak değil, bir sınır bilgisi olarak kavrardı. Nerede duracağını bilmek. Ne zaman konuşacağını bilmek. Ne zaman susacağını bilmek. Şiddetin yoğun olduğu alanlarda, bu bilgi hayatta kalma bilgisinden daha değerlidir. Çünkü hayatta kalmak bedensel bir refleks olabilir, ama insan kalmak, bilinçli bir karardır.

Aziz’in durduğu çizgi tam buradaydı. Biz onunla bazı alanlarda denk gelince şunu fark ederdim: Ortam ne kadar sertleşirse, O o kadar yavaşlardı. Herkes hızlanırken, o durur, herkes bağırırken, o sessizleşirdi. Bu bir kaçış değildi. Bu, şiddetin ritmine teslim olmama kararıydı. Şiddet, ritim dayatır. Hız ister. Netlik ister. Taraf ister.

Aziz ise bu dayatmaya karşı şunu sorardı: “Bu hız kimin işine yarıyor?” Çünkü hız, çoğu zaman düşünmeyi imkansız kılar. Ve düşünmenin askıya alındığı yerde, etik kolayca silinir. Onun pratiği, devrimci alanlarda sıkça rastlanan bir tuzağı bilinçli olarak aşmayı amaçlıyordu: Amaç adına insanın silinmesi. Aziz, amacı tartışmaya açmazdı. Ama yöntemi sürekli tartışırdı. Bu çok kritik bir ayrımdır. Çünkü amaçlar çoğu zaman soyuttur. Yöntemler ise bedene dokunur. Ama tarih, genellikle amaçları yazar, bedenlerde kalan izleri görmezden gelir.

Aziz’in dikkati, tam da bu görmezden gelinen yerde yoğunlaşırdı. Şiddetle temas eden her öznenin önünde bir eşik vardır. O eşiği geçtiğinde, artık sadece karşısındakiyle değil, kendisiyle de mücadele etmeye başlar. Aziz bu eşiğin farkındaydı. Ve o eşiği kutsallaştırmayı reddetti. Şehadet fikrine mesafesi buradan geliyordu. Ölümü yüceltmezdi. Ama ölümü inkar da etmezdi. Ölüm, onun için kaçınılmaz bir sonuç değil, politik bir kırılma noktasıydı. Bir insanın ölümü, bir anlatıyı güçlendirebilir. Ama aynı zamanda bir yöntemi sorgulanamaz hale de getirebilir.

Aziz, bu sorgulanamazlıktan korkardı. Çünkü sorgulanamayan her şey, zamanla iktidara dönüşür. Onun devrimci etiği, iktidar fikrine mesafeyle şekillenmişti. Bu mesafe, pasiflik değildi. Bu mesafe, sürekli tetikte olma haliydi. Şiddetin içine doğan örgütlü yapılar, çoğu zaman kendilerini meşrulaştırmak için anlatılara ihtiyaç duyar. Bu anlatılar, fedakarlık, adanmışlık, kahramanlık gibi kavramlarla örülür.

Aziz bu dili kullanmazdı. Çünkü bu dilin, insanı bir sembole indirgeme riski taşıdığını bilirdi. Sembol olmak, görünür olmak gibi sunulur. Ama sembol olmak, aynı zamanda yerinden edilmek demektir. Etinden, sesinden, tereddütlerinden koparılmak demektir. Aziz, insanın yerinde kalmasını isterdi. Çelişkileriyle. Korkularıyla. Geri adımlarıyla. Bu yüzden onunla birlikte olanlar, kendilerini daha “büyük” hissetmezdi. Ama daha sorumlu hissederdi. Sorumluluk, onun dünyasında merkezi bir kavramdı. Hak talep etmekten önce, yük taşımak anlamına gelirdi.

Aziz, şiddetin insanı nasıl daralttığını çok iyi biliyordu. Daralan insan, basitleşir. Basitleşen insan, kolay yönetilir. Bu yüzden o, karmaşıklığı korurdu. Bir olayın tek bir açıklaması olmadığını ısrarla hatırlatırdı. Bir eylemin birden fazla sonucu olduğunu. Bir kararın yalnızca bugünü değil, yarını da belirlediğini. Bu yaklaşım, devrimci aceleyle çelişir. Ama etik derinlikle uyumludur. 

Aziz’in yalnız kaldığı anlar da oldu. Bu tür duruşlar, kalabalık üretmez. Ama iz bırakır. Onunla aynı mekanda bulunan insanlar, bazen rahatsız olurdu bu duruştan. Çünkü o duruş, herkesin kendi sınırını fark etmesine neden olurdu. Şiddetle temas eden etik, rahatlatıcı değildir. Aksine huzursuz eder. Aziz’in varlığı, tam olarak bu huzursuzluğu yayardı. Ama bu huzursuzluk yıkıcı değildi. Uyarıcıydı. 

Bir şeyi yanlış yaptığında bağırmazdı. Ama susuşuyla, o yanlışın ağırlığını herkesin üzerine bırakırdı. Bu, güçlü bir politik yöntemdir. Çünkü insanı savunmaya değil, düşünmeye zorlar. Aziz Köylüoğlu’nun devrimci konumu, şiddetin ortasında bile etik düşünmeyi askıya almayan nadir örneklerden biridir. Bu yüzden onun kaybı, yalnızca bir insanın kaybı değildir. Bir denge noktasının kaybıdır. Ama her denge noktası, geride bir soru bırakır.

Ve Aziz’in bıraktığı soru şudur: “Bu yapılan, insanı çoğaltıyor mu, yoksa insanı tüketiyor mu?”. Bu soru, kolay bir soru değildir. Ama devrimci olan da zaten kolay olanı sormaz.

Bir insan öldüğünde ne olur? Bu soru, çoğu zaman duygusal bir cevaba çağırır. Oysa ben Aziz Köylüoğlu’nu düşündüğümde, bu soruyu başka türlü sormak zorunda kalıyorum:

Bir insan ortadan çekildiğinde, geride ne tür bir boşluk kalır?

Çünkü yokluk, her zaman eksilme değildir. Bazı yokluklar düzeni sarsar. Bazıları ise düzeni daha da sağlamlaştırır. Aziz’in yokluğu, rahatlatıcı bir boşluk yaratmadı. Tam tersine, alışılmış akışı bozan bir yerinden oynama yarattı. Onun fiziksel olarak ortada olmayışı, birçok insanı ilk kez şu soruyla baş başa bıraktı:

“Şimdi bu bakışı kim taşıyacak?”

Bu soru, bir miras sorusu değildir. Bir sorumluluk sorusudur. Çünkü Aziz geride tamamlanmış bir öğreti bırakmadı. Bir el kitabı, bir manifesto, bir kesin yol da bırakmadı. O, bir yöntem boşluğu bıraktı. Ve yöntem boşlukları tehlikelidir. Çünkü kolayca dogmayla doldurulabilirler.

Aziz’in yokluğundan sonra ilk fark ettiğim şey buydu: Herkes onun adını anıyordu, ama onun yerini almak isteyen çok az insan vardı. Çünkü onun durduğu yer konforlu değildi. Netlik sunmuyordu. Kesin cevaplar üretmiyordu. Aksine, insanı sürekli kendi eylemiyle yüzleştiriyordu. 

MİRAS DEĞİL HESAPLAŞMA: AYNA OLARAK YOKLUK
Bu yüzden Aziz’in yokluğu, bir anma duygusu yaratmaktan çok, bir hesaplaşma alanı açtı. Kim neyi neden yapıyordu? Hangi görüntü neden çekiliyordu? Hangi anlatı kimin işine yarıyordu? Bu sorular, onun hayattayken sorduğu sorulardı. Şimdi, o sorular ortada kaldı. Yokluk bazen böyle çalışır. Sesi kesilen kişinin soruları, ortamda yankılanmaya devam eder. 

Aziz’in yokluğunda fark ettiğim bir başka şey de şuydu: Onun pratiği, ancak kaybolduğunda görünür oldu. Bu bir çelişki gibi durur. Ama bazı duruşlar, ancak eksildiğinde fark edilir. Çünkü varlık halindeyken, denge sağlarlar. Denge sağlanan yerde ise farkındalık düşüktür. Aziz bir denge unsuruydu. Hızlananı yavaşlatan, kolay konuşanı durduran, fazla emin olanı tereddüde davet eden bir denge.

Bu yüzden onun yokluğu, çoğu yerde hızın arttığı bir döneme denk geldi. Daha fazla konuşma, daha fazla gösterme, daha fazla iddia… Ama bu artışla birlikte, etik gerilim de arttı. Çünkü denge yoksa, uçlar çoğalır. Aziz’in ardından kalan en önemli etki, insanların artık daha sık şu cümleyi kurmasıydı: “Bunu yaparken doğru yerde miyiz?”

Bu soru, onun yokluğunun en somut varlığıdır. Ölüm, çoğu zaman kutsallaştırılır. Ama Aziz’in yokluğu kutsal bir alan yaratmadı. Aksine, çok dünyevi bir alan açtı. Bu alanda şu sorular dolaşıyordu: Hangi görüntü gerekli? Hangi söz erken? Hangi sessizlik ihanet?

Bu soruların kesin cevapları yoktur. Ama bu soruları sormak, bir etik hattın hala canlı olduğunu gösterir. Aziz’in yokluğu, bu hattın test edildiği bir süreç oldu. Onu tanıyanlar için bu süreç kolay değildi. Çünkü Aziz’in varlığı, bir tür dış denetim gibiydi. Bağırmadan, yargılamadan, ama sürekli orada olarak. Şimdi o yoktu. Ve herkes kendi iç denetimiyle baş başa kaldı.

Bu, zor bir durumdur. Çünkü iç denetim, bahaneleri kabul etmez. Aziz’in yokluğu, bahanelerin azaldığı bir alan yarattı. Bir görüntü çekildiğinde, bir cümle kurulduğunda, bir eylem yapıldığında… Artık arka planda görünmeyen bir soru dolaşıyordu: “Bunu Aziz görseydi, ne düşünürdü?”

Bu soru, bir otorite sorusu değildir. Bir etik yankı sorusudur. Çünkü Aziz’in gücü, kimseye ne yapacağını söylememesindeydi. O, yalnızca insanların kendi yaptıklarıyla yüzleşmesini sağlardı. Bu yüzden onun yokluğu, bir boşluk değil, bir ayna işlevi gördü. Ve aynalar rahatlatıcı değildir. 

Yokluk, burada bir kapanış olmadı. Bir açılma oldu. Aziz Köylüoğlu’nun fiziksel olarak ortadan kalkması, onun temsil ettiği pozisyonu ortadan kaldırmadı. Aksine, o pozisyonu sahipsiz bıraktı. Sahipsiz pozisyonlar ya hızla doldurulur ya da uzun süre boş kalır. Aziz’in bıraktığı yer, hızla doldurulmadı. Çünkü o yer, otoriteyle değil, yükle tanımlıydı. Yük taşımak isteyen azdır. Ama yükü fark eden çoktur. 

Bu yüzden bugün Aziz’in yokluğu, hala bir gerilim üretir. Bu gerilim, anılarla değil, sorularla beslenir. Ve ben bu soruların hala dolaşımda olmasını, onun en güçlü politik etkisi olarak görüyorum. Bir insan öldüğünde, geride cevaplar bırakıyorsa, düşünce durur. Ama bir insan öldüğünde, sorular bırakıyorsa, düşünce devam eder. Aziz’in yokluğu, düşüncenin devam ettiği bir boşluktur.

Bir insanın ardından ne kalır sorusu, çoğu zaman yanlış sorulur. Çünkü “kalan şey”i nesneler üzerinden düşünmeye alışığızdır. Metinler, kayıtlar, görüntüler, hatıralar…

Oysa bazı insanlar, arkalarında bir şey bırakmaz. Onlar, bir şeyin nasıl yapılacağını bırakır. Aziz Köylüoğlu’nun sürekliliği tam da burada başlar. Onun etkisi, maddi bir miras gibi devralınmaz. Taklit edilmez. Kopyalanmaz. O, ancak yeniden üretilerek taşınabilir. Bu yüzden Aziz’in bıraktığı şey bir çizgi değil, bir yön duygusudur. Yön, hedef değildir. Yön, ilerlerken sürekli yeniden ayarlanan bir iç pusuladır. Bu pusula, sabit ilkelerden değil, durumsal farkındalıktan beslenir.
Aziz’in yönteminin zor tarafı budur. Hazır cevap sunmaz. Her seferinde yeniden düşünmeyi zorunlu kılar. Bu yüzden onun pratiği, öğretilmekten çok içselleştirilir. Bugün onunla aynı mekanları paylaşmamış, aynı koşullarda bulunmamış insanlar bile benzer soruları soruyorsa, bu bir rastlantı değildir. Bu, yöntemin çalıştığını gösterir. Çünkü yöntem, kişiden bağımsızlaştığında güçlenir. Kişiye bağımlı kaldığında ise, onunla birlikte kaybolur.
Aziz’in duruşu kişiye bağımlı değildi. O yüzden kaybolmadı. Ben bugün dünyaya baktığımda, onunla aynı cümleleri kurmuyorum. Aynı kelimeleri kullanmıyorum. Aynı yerlerde durmuyorum. Ama kendimi sık sık aynı eşiğin önünde buluyorum. Şu eşiğin: “Bunu yapabilirim, ama yapmalı mıyım?”

Bu soru, teknik bir soru değildir. Ahlaki bir soru da değildir yalnızca. Bu, politik bir sorudur. Çünkü politika, yalnızca neyin yapılacağıyla değil, neyin yapılmayacağıyla da ilgilidir. Aziz’in sürekliliği, bu yapılmayanlarda gizlidir. Çekilmeyen bir görüntüde. Kurulmayan bir cümlede. Erken atılmayan bir adımda.
Bunlar dışarıdan görünmez. Ama alanı belirler.

Alanı belirleyen şeyler, çoğu zaman görünmeyenlerdir. Bu yüzden Aziz’in etkisi, yüksek sesle değil, düşük frekansta çalışır. Gürültü üretmez. Ama yön şaşırtmaz. Bugün birçok genç insanın, kendiliğinden benzer bir etik hassasiyet geliştirdiğini görüyorum. Bunu bir akıma bağlamak mümkün değil. Bir örgütsel çizgiye de. Bu, daha çok bir ortak sezgi halidir. Bu sezgi, insanı merkeze alan ama insanı yüceltmeyen, acıya bakan ama acıyı kullanmayan, hakikati arayan ama onu sahiplenmeyen bir sezgidir.

Aziz’in yöntemi, tam olarak bu sezgiyi besler. O yüzden onun yokluğu, bir kopuş yaratmadı. Bir yayılma yarattı. Yayılma, kontrol edilemez. Ama canlıdır. Bugün onun adını bilmeyen biri bile, benzer bir etik sınırda durabiliyorsa, işte orada süreklilik vardır. Süreklilik, isimle taşınmaz. İsimle sınırlanır.

Aziz’in adının bir simgeye dönüşmemesi, onun en büyük kazanımıdır. Çünkü simgeler, zamanla donar. Ama yöntemler, koşullarla birlikte değişir. Aziz’in bıraktığı yöntem, değişmeye açıktır. Ama özünü kaybetmez. Özü şudur: İnsan, hiçbir zaman araç değildir. Bu basit gibi görünen cümle, pratikte son derece radikaldir. Çünkü dünya, insanı sürekli araç haline getiren düzenlerle çalışır. Bu düzene karşı çıkmak, yüksek sesle konuşmakla değil, doğru yerde durmakla mümkündür.

Aziz’in durduğu yer buydu. Ve şimdi, o yer kimseye ait değil. Bu iyi bir şeydir. Çünkü o yer, sahiplenildiği anda kirlenir. O yer, ancak sorumlulukla ziyaret edilebilir.

Ben bu metni yazarken, bir anma borcu ödemiyorum. Bir hatırayı kutsamıyorum. Yalnızca şunu yapıyorum: Bir yöntemi görünür kılmaya çalışıyorum. Çünkü görünür olmayan yöntemler, zamanla kaybolur. Ve bazı yöntemler kaybolmamalıdır. Aziz Köylüoğlu’nun temsil ettiği şey, bir hayat hikayesi değildir. Bir kahramanlık anlatısı hiç değildir. O, insanın kendini geri çekerek dünyaya nasıl daha dürüst dokunabileceğinin örneğidir.

Bu örnek, bugün de geçerlidir. Yarın da geçerli olacaktır. Çünkü etik, zamana bağlı değildir. Koşullara bağlıdır. Koşullar değiştikçe, etik yeniden düşünülür. Ama insanı araçsallaştırmama ilkesi değişmez. Bu yüzden Aziz’in sürekliliği, bir hatırlama pratiği değil, bir dikkat halidir. Dikkat, en politik eylemlerden biridir. Ve ben bu metni, bu dikkati diri tutmak için yazmaya karar verdim. 

Başka bir sonuç yok. Başka bir kapanış yok. Yalnızca şu yön kalıyor: Daha yavaş bak. Daha az konuş. Daha çok düşün. Ve her seferinde kendine şunu sor: “Burada insanı çoğaltıyor muyum, yoksa eksiltiyor muyum?” Bu soru yaşadığı sürece, Aziz Köylüoğlu’nun sürekliliği de yaşayacaktır.