1 Aralık 2021 Çarşamba

Hafızadan bulantıya, bir serginin düşündürdükleri

Savaşla, kayıplarla, ağır hak ihlalleriyle ilgili bir serginin açılışı neden bu şekilde yapıldı, neden eserlerin önünde gülerek poz veriliyordu?

Ahmet Güneştekin'in Hafıza Odası isimli sergisinin açılışı iki gün önce Diyarbakır'da Keçi Burcu'nda yapıldı. Dünden beri sosyal medyada sergi, sergiye katılanlar, çekilen fotoğraflar ve düzenlenen gece ile ilgili çok sayıda paylaşım yapıldı.

Bu paylaşımlardan herhalde en ilklerden birini yapan biri olarak tweet yazarak anlatamadığım meramımı, tartışma büyüyerek devam ettiği için, bir yazı ile anlatmak istedim.

Ahmet Güneştekin'i pek tanımıyorum açıkçası. Benim eksikliğim. Sanat nedir, sanatçı kimdir, sanat kimin için, nasıl yapılmalıdır konusunda ahkam da kesemem. Ancak sanatın ve sanatçılığın doğasında muhaliflik olduğuna/olması gerektiğine, dolayısıyla sanat yoluyla da insan hakları ve demokrasi mücadelesi verilebileceğine inanan birisiyim.

Bu nedenle bugün yaşanmakta olan, daha önemlisi geçmişte yaşanmış olan hak ihlalleriyle ilgili sanatsal çalışmalara, hafıza mekanlarının düzenlenmesi, korunmasıyla ilgili işlere ilgi duyar, bu çalışmaların yaşananları, hakikati geniş bir kesime anlatmak için bir araç işlevi görebileceğini düşünür, bu tip işleri elimden geldiğince takip etmeye çalışırım. Gittiğim ülkelerde de hafıza mekanlarını, savaşlarla, soykırımlarla ilgili müzeleri, anıtları görmeye gayret ederim.

Ahmet Güneştekin'in Hafıza Odası isimli sergisi hakkında bir şeyler duymuş, serginin Diyarbakır'a geleceğini duyunca da heyecanlanmıştım. Pandemi nedeniyle ertelenen serginin açılışının sonunda geçen cumartesi günü yapılacak olmasına sevinmiştim.

Sergiye Keçi Burcu ev sahipliği yapıyor. 2015 yılında Sur'da başlayan çatışmalardan önce de kültür ve sanat çalışmalarına ev sahipliği yapan Keçi Burcu çatışmalar nedeniyle kapatılmış ve çevresi zarar görmüştü. Keçi Burcu'nun anlamlı bir sergi ile hayata döneceğini görmek, Diyarbakır ve bölgede sanat ve kültür alanlarında çalışmalar yapan kişi ve grupların, özgürce kullanabilecekleri bir mekana kavuştuklarını ve kültürel mirasımızın korunduğunu görmek sevindiriciydi benim açımdan.

Dolayısıyla bana göre sıkıntı ne Keçi Burcu'nun bir sergiye ev sahipliği yapmasıdır, ne de Ahmet Güneştekin'in sergisinin kendisidir. Sergide yer alan bazı eserleri oldukça etkileyici ve sarsıcı bulduğumu da söylemem gerekir. Serginin Diyarbakırlılarla buluşmasında da bir sıkıntı olduğunu düşünmüyorum.

Ancak serginin esas hedef kitlesi Diyarbakır halkı mıdır, onu tartışabiliriz belki zira serginin esas olarak burada yaşananlara yabancı ve sessiz kalan insanlara ulaşması gerektiğini düşünüyorum. Bunun gerçekleşmesi için bir şeyler yapılacaksa, sergi başka şehirlere de taşınacaksa mesela, bir sıkıntı yok bana göre. Benim açımdan sıkıntı serginin açılışı sırasında ve sonrasında yaşananlardı.

Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası'nın ev sahipliğinde gerçekleşen serginin açılışına ve akşam düzenlenecek olan yemeğe sağ olsunlar beni de davet ettiler. Serginin açılış saati olan 17'den biraz daha erken gittim Keçi Burcu'na. Sadece basına açık olduğu sırada sergiyi gezip, bazı fotoğraflar çektim.

Dışarı çıkarken, serginin girişinde yer alan, gözaltında kaybedilen, faili meçhul cinayetlere kurban giden kişilerin isimlerinin yazılı olduğu sokak tabelalarından oluşan eserin önünde mankenler gibi poz vererek fotoğraf çektiren şık giyimli birkaç kişiyi gördüm. Şaşırdım, hatta gözlerime inanamadım. Bir süre kendilerini şaşkınlıkla izledim ve herhalde bu sevimsiz tabloyu belgelemek, insanlara göstermek istediğimden bu pozu veren bazı insanların fotoğraflarını çektim o anda.

Meğerse münferit değilmiş gördüğüm şey. Dışarıya çıkınca, henüz içeri girememiş bazı arkadaşlarla şaşkınlığımı paylaşınca “daha bu ne ki, yukarıda tabutlarla fotoğraf çekenler var” dedi birisi. Bunun üzerine burcun en üst tarafında açık havada sergilenen tabutları görmeye gittim.

Tabutların rengarenk olması beni rahatsız etmedi açıkçası o anda. Hatta bir arkadaş “bunlar neden renkli” diye sorunca, sanatçının her tabutun farklı yaştan, cinsiyetten, etnik kökenden, dinden, coğrafyadan insanları temsil etmesi için böyle bir tercihte bulunmuş olabileceğini düşündüğümü söyledim. Sonuçta sanatçının aklından ne geçtiğini kim bilebilirdi…

Ama tabutların arasında neşeyle koşuşturan, gülümseyerek artistik pozlar vererek defalarca fotoğraf çektiren, ay bu olmadı bir de şu yönden çekelim diyen insanları görünce kanım dondu. Orada duran arkadaşlarımdan birisi ziyaretçilerden birinin topuklu ayakkabısının topuğunu bir tabutun üzerine koyarak mankenler gibi poz vererek dahi fotoğraf çektirdiğini söyledi.

Birkaç kişi, burcun duvarının dibinde donmuş kalmış bir şekilde bir süre o insanları izledik. Onlar coşkuyla gülerek fotoğraf çektirdikçe kızgınlığımız arttı. Ben de bir ara onların fotoğraflarını çektim. Tanık olduğumuz rezilliği kayıt altına almak istedim.

Sonra böyle bir sergide karşılaşacağımı hiç düşünmeyeceğim bazı gazetecilerle, ünlülerle karşılaştım. Garip bir yabancılık duygusu yaşadım o anda. Neredeydik biz? Ne yaşıyorduk?

Aşağıya indiğimde dışarıdaki kalabalık iyice büyümüştü. Birkaç arkadaşla, eserlerle coşkuyla ve gülerek fotoğraf çeken insanlardan, organizatörlerin abartılı protokol telaşından filan bahsedip rahatsızlığımızı, kızgınlığımızı paylaştık bir süre. Ben o akşam düzenlenen yemeğe de davetliydim ama böyle bir ahaliyle yemekte bir arada olmak istemediğimi söyleyip eve gitmek üzere oradan ayrıldım. Birkaç arkadaşımın da aynı şeyi yaptığını sonradan öğrendim.

O akşam sosyal medyada gezinirken, sergiye giden bazı arkadaşlarımızın da bazı eserlerin önünde gülümseyerek poz vererek fotoğraf çektiklerini gördüm. Sonra başka paylaşımlarda akşam yemeğinde konser verildiğini, halaylar çekildiğini gördüm. Böyle bir serginin ardından neden eğlence düzenlendiğini anlamakta güçlük çektim.

Savaşla, kayıplarla, ağır hak ihlalleriyle ilgili bir serginin açılışı neden bu şekilde yapılmıştı, bazı insanlar neden İstanbul'dan buraya kadar gelmişlerdi, neden gelişleri bir turistik gezi gibi tertiplenmişti, neden eserlerin önünde gülerek poz veriliyordu neden sergi katılımcıları ile düzenlenen yemek müzikli, eğlenceli, danslı idi? Herhalde bu sorular birçok insanın aklına gelmemişti. Ve bu hazindi…

Bu paylaşımları da görünce içimdeki rahatsızlık iyice büyüdü. Dünyanın neresinde böyle bir şey yaşanabilir ve normal görülebilirdi ki? Mesela Berlin'deki soykırım anıtı olan tabutların önünde gülerek fotoğraf çekilebilir miydi? (Ki bunu yapan bir grup genç birkaç yıl önce olay olmuştu) Soykırıma ya da savaşlara ilişkin bir müzede herhangi bir eser önünde gülerek poz vermek kimin aklına gelirdi?

Bunu yapan insanlar hemen kınanmaz mıydı? Hadi dışarıdan gelen bazı kişiler insanlıktan nasibini almamış, zaten burada yaşanan hak ihlallerini hiçbir zaman dert edinmemiş kişilerdi. Peki yalnızca dışarıdan gelenlerde değil, bizde de bir yabancılaşma, bir sıkıntı, bir duyarsızlık yok muydu? O insanları oraya kim davet etmişti? O organizasyonu kim yapmıştı? O tabloyu görünce kimler rahatsız olmamıştı? Hak ihlalleri konusunda aşırı duyarlı olduğunu düşünen bazı insanlarımız neden eserler önünde gülerek poz vermişlerdi? Neden?

Sorulacak o kadar çok soru varken rahatsızlığımı iki tweetle dile getirmeye çalıştım:
Ama bütün bunlar yetmemiş gibi bugün bir sosyal medya paylaşımı sayesinde Ertuğrul Özkök'ün de o akşam yemekte olduğunu, hatta gecede halay çektiğini öğrendik. Rahatsızlık bir anda bulantıya dönüştü. Şunu söylemeliyim ki Özkök'ün yaptığı hiçbir şey, hiçbir kötülük beni şaşırtmaz. Kötülüğü onu bağlar. Ama onu davet etmek (Güneştekin davet etmiştir belki, bilemem), ağırlamak, hele böyle bir sergi açılışından sonra birlikte halaya durmak, o birlikte halaya duranların büyük ayıbıdır. Benim için esas mesele o ayıptır.

Umarım tüm bu yaşananlar, hafıza, geçmişle yüzleşme ve adaletten ne anladığımız, hak ihlalleri konusunda yaşanılan yabancılaşma, görünürlük/network/olduk olmadık her yerde gülümseyerek fotoğraf çekme derdimiz gibi bazı meseleleri ve zaaflarımızı düşünmek, dönüşmek için sarsıcı ve yapıcı bir etkide bulunur. Yoksa bundan sonra beter bulandırıcı şeyler göreceğiz demektir.