30 Mart 2026 Pazartesi

Bakırköy'de üç kuşaktan sosyalist kadın gazeteciler anlattı: Her yerde üretiriz

3 Şubat siyasi kırım saldırısında tutsak edilen ajansımız emekçileri Nadiye Gürbüz, Pınar Gayıp ve Elif Bayburt, Bakırköy Kadın Kapalı Hapishanesi'nde tutuluyor. Ajansımız emekçisi Ebru Yiğit, Ekim 2025'de tutuklanmıştı. Atılım gazetesinin eski yazı işleri müdürü Hatice Duman da 23 yıldır hapiste. Pınar Gayıp'ın moderatörlüğünde 5 kadın gazeteci, kendi deneyimlerini ve sosyalist gazeteciliği konuştu. 

Mart ayının ilk günlerini karşılıyoruz. Haberden habere koşarken bazen de soluklanmak veya uzun yürüyüşler için adımladığımız sokaklardan Bakırköy Kadın Kapalı Hapishanesi'ne geleli 1 ay oldu. 

3 Şubat günü gerçekleşen operasyonda gözaltına alınıp Nadiye (Gürbüz) ve Elif (Bayburt) ile 5 Şubat'ta tutuklandık.

Bakırköy tutsak edildiğimiz bir mekan olduğu kadar üç kuşak sosyalist gazeteciyi de buluşturan bir alan. Bizi burada bir dönem Atılım Gazetesi'nin yazı işleri müdürlüğünü üstlenen Hatice (Duman) ve gazetecilik serüvenimizin bir parçasında buluştuğumuz Ebru (Yiğit) karşıladı. Şimdi günler birbirini kovalarken ve haftalık toplantımızı yaptığımızı -evet burada da her hafta toplanıp iş planlıyoruz- bir akşam "Neden biz birbirimizle söyleyişi yapmıyoruz?" diye sordu Ebru. Peşi sıra akan fikirler sorular bizi bu söyleşi yapmaya sevk etti. 

Bu söyleyişi de analog kamerada düzgün fotoğraf yakalamaya çalışan Nadiye ve Hatice'nin "travması"nı, Elif'in iyi fotoğraf karesi için deklanşörü sık kullanmamaya ikna keyfini, Ebru'nun payına zor zamanlarda düşen ETHA yolculuğunu ve benim sokak muhabirliğinden editörlüğe geçiş hikayemi okuyacaksınız. 

Bilmelisiniz ki kişisel deneyimimiz sosyalist basında çalışmanın bize katkıları, meslektaşlara öneriler, tutuklanma serüvenimiz ve Bakırköy'de yan yana gelmek bize ne hissettirdiğine ilişkin sorular çerçevesinde yaptığımız bu söyleşi bir o kadar zor keyifli ve bizi gazetecilikten koparmak isteyenlere yanıt. Sosyalist kadın gazeteciler olarak üretmeye düşünmeye ve söz söylemeye devam ediyoruz. Kalemimiz bu kez bizi yazacak ve son sözümüz; sosyalist basını susturamayacaksınız.

Sorularımız ve yanıtlarımız şöyle; 

Öncelikle hepimiz hoş bulduk. Sınırsızlığı ürettiğimiz Bakırköy Kadın Kapalı Hapishanesi'nde yan yanayız. Peki biz kimiz? Gazetecilik yolculuğuna nasıl çıktık, kendimizi tanıtarak başlayalım. 

Ebru: Benim basın alanında çalışma serüvenim biraz parçalı. 2012-2015 yılları arasında Azadi gazetesinde, 2018-2020 yılları arasında ETHA ve Atılım gazetesinde çalıştım. Tutuklanmadan önce de ETHA ve Atılım'da çalışıyordum. Yaklaşık 10 yıldır da sosyalist basına değişik konularda köşe yazıları yazıyorum. Şimdi ise hapishaneden basın yayın çalışmasına katkı sunmaya çalışıyorum. 

Hatice: Kim olduğumuz düşünce ile hayatın karıştığı noktalarda açığa çıkar, diye düşünüyorum. Kim olduğumuz sonsuzca aktığından, doğallığında hakikate ulaşma ve onu paylaşma ediniminde açığa çıkar zannımca. Bir bakıma sosyalist bir gazeteci olarak bu süreç içerisinde manamıza kavuşuruz esasında. Bu bakımdan ilk başlangıç hepimiz için önemli sanırım. İlk olarak, 1997 tarihinde Özgür Gençlik dergisinde çalışmaya başladım. '98 yılında da Atılım gazetesinde yazı işleri müdürü olarak gazeteciliğe devam ettim. İlk haberim de çok genç bir gazete dağıtımcısı ve sokakta bu faaliyeti yaparken katledilen İrfan Ağdaş'ın anması olmuştu. Bu habere giderken Gazi Mahallesi'nin neredeyse her duvarına işleyen isyana tanıklık edip bunu paylaşmanın hiç de kolay olmayacağını, böylece en başta görecektim. Dahası ilk haberimde heyecanımdan deklanşöre de epey basmışım. O kısıtlı koşullarda "acemi gazeteciye” tanınan toleransı da sanırım bol bol kullandım. Ama ne yazık ki gözaltına alınırken yakmak durumunda kaldım çektiğim pozları. Gecenin bir yarısı karakoldan bırakıldığımda yanımda sadece o saatten sonra geçerliliği olmayan mavi kartımla sokakta etrafıma şaşkınca bakmıştım. Neyse ki, nezarette tanıştığım o gençler beni eve kadar bırakmıştı. 

Nadiye: Devrimci gazetecilik maceram 19 Mart 1997 tarihinde Atılım gazetesi ile başladı. Lise mezunu 23 yaşında o tarihe kadar eline doğru düzgün kâğıt-kalem almamış, bilgisayar ve fotoğraf makinesi görmemiş bir genç kadındım. Ne yalan söyleyeyim çok korkuyordum. Yazı yazmak, haber yapmak benim için ürkütücüydü. Abdullah Öcalan'ın uluslararası komployla Türkiye'ye getirildiği tarih olan 1999-2000'de devrimci dayanışma için 4-5 ay Özgür Gündem gazetesinde çalıştım. 2003 yılına kadar Atılım gazetesinde muhabirliğe devam ettim. 2004 yılının başından itibaren radyoculuk serüvenim Özgür Radyo ile başladı, muhabirlik ve haber spikerliği ile devam etti. Özgür Radyo ve İzmir'de Demokrat Radyo'da genel yayın koordinatörlüğü, haber ve program sunuculuğu yaptım. 2020 yılı sonundan bu zamana kadar da Atılım gazetesi ve ETHA'nın emekçisiyim. 
 
Elif: 2022 yılının Ocak ayında ETHA'da çalışmaya başladım. 4 yıldır ETHA'da muhabirlik yapıyorum. 26 yaşındayım. Aslında gazetecilik çocukluğumdan beri en büyük hayalimdi. 2021 yılında patlak veren Boğaziçi direnişinde yolum devrimci sosyalistlerle kesişti. 1 yıl sonra ise bir sosyalist basın emekçisi olarak çalışmaya başladım.

Pınar: Gazeteciliğe 2015 yılında başladım; Rojava devrimine tanıklık etmek heyecanıyla çıktım yola. Devrim topraklarından ilk bilgilerimi alıp haberleştirmesi için İstanbul'da ETHA'ya ulaştıracaktım. Ne yazık ki ilk aktarımlarım Suruç'ta DAİŞ'in gerçekleştirdiği canlı bomba saldırısında çok sayıda ölü ve yaralıların olduğuydu. Mesleğe başlamadan İzmir'de her hafta elimde Hasan Ocak fotoğrafı ile katıldığım kayıp eylemlerinin ardından İstanbul'a ilk geldiğimde ilk takip ettiğim haber Cumartesi Anneleri eylemi oldu. Annelerin sessiz çığlığını cümlelere aktarırken Galatasaray Meydanı'nın hıncahınç, dolduğuna da yasaklanmasına da tanıklık ettim. Ve meydan yeniden açıldığında kayıp yakınlarıyla gözyaşı dökecek kadar yakınlık kurdum. Gazeteciliğim sokak muhabirliği ile sürdü. Yıllarca işçilerin direnişinden kadınların eylemlerine LGBT+'ların isyanına, hayvan hakları mücadelesine hep sokakta tanıklık ettim. Pankartın öte tarafından fotoğraf ve video çekerken sloganları içten içe eşlik ettim. 2021 yılından bu yana ise editör olarak bu mesleği sürdürüyorum. Gazeteciliğe olan sevdam baki. Ve sokak muhabirliğine özlemim sınırsızlığını koruyor. 

"Biz kimiz" sorusuna yanıtım da burada doğuyor. Biz yani sosyalist basın emekçileri her alanda ezilenlerin sesini duyurmayı ilke edinen, sokaktan masa başına direniş alanından hapishaneye ama ille de üretmeye devam eden gazetecileriz. Çünkü gazetecilik bizim için yalnızca bir meslek değil aynı zamanda sınırsızlık. 

Kimimiz 20 kimimiz ise 4 yıldır gazetecilik yapıyor. Peki sosyalist basında çalışmanın katkısı ürettikleri neler? 

Ebru: 2018 yılında ilk kez ETHA'da çalışmaya başlayacağım gün ajansımız basılmış, editör ve muhabir arkadaşlarımız tutuklanmıştı. O zaman zorlu bir çalışma alanı olacak diye düşünmüştüm. Maalesef yıllar beni yanıltmadı. O gün henüz haber yazmayı bile öğrenememişken ajansla yapılan dayanışma eylemlerinin ve ajansımıza yapılan ziyaretlerin haberini yaptım. Polis yine bilgisayarlarımıza fotoğraf makinelerimize el koymuştu. Ama dayanışma ile ve tüm olanaksızlığa rağmen sosyalist basının iradesine tanık ve onun bir parçası olarak ilk günümü tamamlamıştım. Sonrası ise bilindik aslında, birçok dönem olduğu gibi, baskı ve saldırılara inat halkın haber alma hakkını yerine getirmenin sorumluluğu...

Hatice: Sosyalist basında çalışmak bir ırmakta sonsuzca akmak gibi geliyor bana. Her an öğrendiklerimle hayata bakışım değişiyor. Dahası bu bakışı birçok olay bağlamından işleyerek yazıya dökmek ve bunu yeniden paylaşmak bambaşka bir sorumluluk ve aynı zamanda var oluşumuzu güçlendiriyor. Bu sürecin her noktasına işleyen insan emeğiyle de çoğalıyorsunuz, bir bakıma. Dahası yaşamın bütün canlılığına çok farklı bir noktadan temas ederek düşünceniz kadar yüreğinizi de genişletiyorsunuz. 1998 yılında Taksim'de çiçekçi kadınlarla röportajım vardı mesela. Sanırım bu bakıştan tıpkı çiçekçi kadınlar gibi birçok insanın da yüreğine giriyorduk. Israrımıza rağmen bizden çiçekler için para almamalarını hiç unutmam. Sosyalist basında çalışmanın katkılarının belki de en önemlilerinden biri hapishanede yazı ile kurduğum ilişkide açığa çıktı. 23 yıllık hapislik ancak yazı yazarak ve hayata baktığım geniş pencere ile akıp geçebilirdi, diye düşünmeden edemiyorum. 

Nadiye: Gazeteciliğe başladığımda hiçbir fikrim bilgim yoktu. Kendime de güvenmiyordum. Bu alanda yeteneğim olmadığını düşünüyordum. O zamanlar cep telefonu internet kullanımı böyle yaygın değildi. Gazetede sayımız fazlaydı ama teknik malzemelerimiz sınırlıydı. 4-5 kişiye bir bilgisayar düşüyordu. Fotoğraf makineleri için de aynısını söyleyebilirim. Üstelik fotoğraf makineleri dijital değildi. Yani ne çektiğimizi göremiyorduk. Film kullanıyorduk. Öyle istediğimiz kadar deklanşöre basıp sınırsızca fotoğraf çekemezdik. 

Burada gözlerimiz Elif'e çevrildi. 50-100 kez deklanşöre basıp kamerayı eskitmiyoruz.

Nadiye: Aslında hafızası çok güçlü bir insan değilim ama üzerinden 29 yıl geçmesine rağmen unutamadığım anılar var. Gazeteye çalışmaya başladıktan bir buçuk ay sonra 1 Mayıs mitingi yapılacaktı. O dönem Şişli'de Abide-i Hürriyet Meydanı'nda kutlanıyordu. Yoldaşlar haberi takip etmem için fotoğraf makinesi vermek istedi. Ama koskoca 1 Mayıs mitingi ve 4-5 fotoğraf makinemiz var. Ve fotoğraf çekmezsem bir dönem tarihini aktarmamış olacağım. Kabul etmedim. Elime bir ses kayıt cihazı tutuşturdular. O zaman “Görüş al” dediler ama polis benden hızlıydı. 

Kahkahalar yükseldi.

Nadiye: Polis kitleye saldırdı. Elimde ses kayıt cihazı bir çare kalakaldım. Şimdi gülüyorum bu halime ama o an çok zordu. İnsanlar polisle çatışıyor. İşkence ile gözaltına alınıyor. Ben hiçbir şey yapamıyordum. Sonra büroya döndük, herkese belli bölümler verildi haberi yapması için. Benim payıma kısa bir haber düştü. Yazdım editörüme götürdüm. "Olmamış, şöyle şöyle yazıp yeniden yaz" dedi. Bu böyle belki 10 kez tekrarlandı. Ben sabaha kadar kısacık bir haberi yazmakla uğraştım. Tabi editörüme epey sinirlendim, "Bir insan böyle mi eğitilir” diye.

Aynı yıl 1 Eylül'de Avrupa'dan Kürdistan'a doğru yola çıkacak, "Barış treni" eylemi vardı. Yasaklandı. Avrupa'dakiler İstanbul'a geldi, İstanbul'dan Amed'e doğru otobüslerle yola çıktık. Bu Kürdistan'a ilk gidişimdi. Yol boyunca özellikle Kürdistan sınırına girince neredeyse saat başı özel harekât polisleri tarafından durdurulduk, sokak infazları, katliamların yoğun yaşandığı bir dönem gece karanlığında cüssemin 2-3 katı özel harekât polislerinin saldırısı altında haber takip etmeye çalışıyordum. Her durdurulduğumuz noktada ayrı bir saldırı, hak ihlali yaşanıyordu. Fotoğraf çekiyordum. Siverek'te askeri zırhlı araçlarla önümüz kesildi. Etrafımızdaki boş arazide Sedat Bucak'ın silahlı adamları... Amed'e giremedik ve geri döndük. Dönüş yolunda araçlara saldırılar yaşandı. Neredeyse birkaç saatlik uykuyla yaklaşık 54 saat süren bir yolculuk yapmış olduk. Bu benim Kürdistan gerçekliğiyle ilk tanışmamdı. İstanbul'a dönünce bir otelde basın toplantısı düzenlendi. Otelden çıkan gazetecilerin filmlerine el konulduğunu öğrenince Barış Annelerine 3 makara filmimi verdim ve sağsalim çıkarmalarını sağladım. 3 günü bulan bu zorlu maceramın sonunda o üç makara filmden kullanabileceğimiz fotoğraf karesi 2 elin parmakları kadar ya vardı ya yoktu.

Gazetecilikten hiç anlamayan ve kendine bu kadar güvensiz bir insan için "Evet benden olmaz” diyebileceği şeyler bunlar. Deneyimsizliğime rağmen bana güvenen, hata yapmama izin veren, gazeteciliği öğrenmem için büyük çaba harcayan, emek veren çok fazla yoldaşım vardı. Onların emekleri ve bana güvenmeleri kırılma yaşamamı engelledi. Ve benden bir devrimci gazeteci hatta radyocu çıktı. Hepsine çok teşekkür ediyorum.  Devrimci basın için “okuldur” derler. Atılım gazetesinde gazeteciliğin yanı sıra politik akıl, yorumlama ve bunu sözlü, yazılı olarak sunma yeteneği kazandım. Çok farklı kesimlerden, fikirlerden insanlarla tanıştım. Özellikle sömürü düzenine, patronlara karşı direnen kadınlardan çok şey öğrendim. Devrimci gazetecilik, işçi sınıfı, kadınlar, gençler, ezilen hakların mücadelesine tanıklık ve onlardan öğrenmek… Aynı zamanda metal işçilerinin 1998 yılındaki büyük kalkışmasından 1999 Marmara depremine, Gezi ayaklanmasından, kadınların Özgecan Aslan ve Münevver Karabulut isyanına, hapishaneler direnişinden gençliğin 19 Mart 2015 isyanlarına kadar devrimci mücadele bakımından önemli dönemlere tanıklık ettim. Bunlar hem sosyalist bir gazeteci hem de sosyalist bir kadın olarak gelişimimi büyüttü. Bugünlere gelmemi sağladı.

Elif: Her şeyden önce gazetecilik etrafımızdaki bütün olan bitene dair çok bütünlüklü bir bakış açısı geliştirmemi sağladı. Pek çok gelişmenin birbiriyle ilişkisini, daha geniş bir perspektifle nereye oturduğunu bir gazeteci gözüyle çok daha iyi görebiliyorsunuz. Yine daha uzun soluklu eylemler, direnişler size işin mutfağını da görme imkanı sağlıyor. Bu anlamda takip ettiğim ilk iki büyük işçi direnişi, Birleşik Metal İş'in Farplass grevi ve DGD-SEN'in 2022 Migros depo direnişlerinin çok öğretici olduğunu belirtebilirim. Bir olayı hangi bakış açısıyla ele almamız, nasıl işlenmesi gerektiğini, neyin öne çıktığını, doğru tespit etmek ve o anlayışla haberi yazmak çok önemli. Hatırlıyorum; 19 Ocak 2022 Hrant Dink anması, hem benim katıldığım ilk Hrant Dink anması hem de takip ettiğim ilk birkaç büyük kitle eyleminden biriydi. O gün yapılan konuşmalarda öne çıktığını gördüğüm bir vurgu olarak Hrant Dink'in sesinin hala kulağımızda olduğu sözlerinin yön gösterdiği gibi bir vurgu ile hesabını sorma sözünü yinelendiğini de belirterek, "Hrank Dink anıldı; sesin kulağımızda, sözümüz söz” manşetiyle haberi hazırladım. Sonra pek çok site ve gazetenin haberine bakarak kendi haberimle karşılaştırdım. Sadece tek bir gazete tam olarak aynı manşette gördü: Agos gazetesi. İlk defa o an “Evet ben bir gazeteciyim, bu işi yapabilirim” diye düşündüm.

Elbette özellikle de benim gibi biraz daha çekingen, sessiz sakin bir tipseniz zaman içinde insanlarla nasıl en iyi şekilde iletişim kuracağınızı hangi cevapları alabilmek için hangi soruları sormanız gerektiğini öğreniyorsunuz. 

İnsan ilişkilerine dair de pek çok şey öğretiyor gazetecilik. İlk gittiğim işçi eylemlerinde zaten grevdeler, “Bir de ben yük olmayayım” diyerek işçilerin ikram ettiği bir dal sigarayı, bir bardak çayı reddederken zaman içinde esas büyük ayıbın ikram edilen sigarayı geri çevirmek olduğunu anladım. Hiç unutmuyorum, Ağaç A.Ş işçilerinin Saraçhane'deki İBB binasının önünde başlattığı ilk direnişte ofisimize yakın olduğu için işçilerle neredeyse her gün bol bol vakit geçirdim. 3 veya 4 günden sonra bir gün ara vererek Kartal'da Barış Annelerinin hasta ve infazı yakılan tutsaklar için gerçekleştirdiği eylemi takip etmeye gittim. O eylemde Barış Anneleriyle gözaltına alındım. Ertesi gün tekrar direniş alanına gittiğimde öncü işçilerin, "Haberlerde gördük, bizim kız gözaltına alınmış" dedik. İşçilerin “İyi misin?” diye sormasını hiç unutmuyorum. O kenarda duran kime ne soracağını bilmeyen ben, “Bizim kız” olmuştum artık.

Devrimci bir gazeteci olarak Türkiye'nin siyasal tarihine, kitlelerin mücadele tarihine tanık olmanın, bunu kayda geçirmenin hissettirdiği büyük sorumluluk ve tatmin duygusunu kelimelerle tarif etmek bazen güçleşiyor. 19 Mart eylemleri sırasında 50 bine yakın öğrencinin Maçka'dan Şişli Belediyesi'ne yürüdüğünü görmek, Gebze Kent Meydanı'nı dolduran binlerce metal işçisinin “MESS'e boyun eğmeyeceğiz” diye haykırdığını duymak, en ücra bir mahallede akşam vakti yapılan bir mahalledeki seçim bürosu açılışına, iki TOMA ile gelen yüzlerce polise rağmen, yağmur altında coşkuyla halay çeken Barış Anneleriyle tanışmak, 8 Mart'ta valiliğin yasağını hiçe sayan kadınların öfkesine tanık olmak; başımıza ne gelirse gelsin halka ve mücadeleye sonsuz bir inançla bağlanmanın, her karamsarlık anında silkelenip kalkmanın da gerekçesi oluyor.

Pınar: Sosyalist basında çalışmak, faşizmle yönetilen bu ülkede direniş demek. Her haber, kurulan her cümle başka bir mücadele alanı. Ben bu mesleğe Suruç Katliamı'yla başladım. Bombanın patladığı an yaralıları mı taşısam yoksa görüntü mü çeksem ikilemine düşmüştüm. Verdiğim kararla bir yandan yaralıları taşıdım bir yandan da haber bilgilerini topluyordum. Öğrendiğim şey, oradan yaşananların gerçek ve yalın haliyle kitlelere ulaşmasıydı. Acıyı ve yası, mutluluğu ne pahasına olursa olsun pay etmekti. Bana en çok katan ve insanın acısının propaganda malzemesine dönüştürülme duygusu. Geçtiğimiz akşam izlediğim kadın katliamı haberinin “Arabasının arkasında otistik oğlunun ceketi kalmıştı” diye servis edilmesi öğrendiğim bu öğretinin doğrulunu bir kere daha kanıtladı. 

Her birimizin yer yer komik, yer yer acı anıları oldu, oluyor. Kişisel deneyimlerden ne çıkardık, genç meslektaşlara neler öneririz biraz da bunları konuşalım.

Ebru: Ben zor bir dönemde, biraz da el yordamıyla öğrendim gazeteciliği. Bu nedenle kendime gazeteci demek yerine sosyalist basın çalışanı demeyi tercih ederim. Kişisel deneyimim, politikanın en önemli unsurlarından birinin basın-yayın faaliyeti olduğudur. Benim için gazetecilik, ezilenlerin megafonu. Çünkü bir eylemin en önemli ögesidir. Megafon kitlenin sesinin etki alanını genişletir. Gazetecilik de böyle megafon gibi ezilenlerin ve kitlelerin sesinin, doğal etki alanının dışına çıkmasını sağlar. Çünkü ezilenlerin ve kitlelerin sesini ne kadar kuvvetli olsa da megafonsuz etki alanı sınırlıdır. Şimdi yıllar öncesine dönme şansım olsa o megafonu daha çok yere götürmem gerektiğini kendime söylerdim. 

Hatice: 23 yıldır hapishanedeyim. Yazıyla kurduğum sürekli ilişkiden dolayı da hayatla kurduğum aktif ilişki de devam etti. Kuşkusuz buranın statik yapısından illaki etkileniyor insan. Bir de sosyal medyayı hiç tanımadım diyebilirim. Ancak yine de insan her şeye rağmen bakış açısını genişletebiliyor. Burada hatta hayatın dışına çıkışla birlikte gerçeğe daha iyi de dokunabiliyor. Zira düşünce karmaşasından uzak, daha sade bir zemine oturabiliyor. Yoksunluğa, çaresizliğe karşı düşünce hakikaten yaratıcılığını zorluyor. Hem de zorluklarla baş etmeyi öğretiyor. Elbette hapishane güzellemesi yapmıyorum ama madem ki buradayız, artık tadında yaşayalım biraz diyorum.

Nadiye: Aralarda bazı kesintiler olsa da aslında sosyalist gazeteciliği hiç bırakmadım. Atılım gazetesi ve radyoculuk deneyimim bana birçok olay ve olgunun haber değeri olduğunu öğretti. Bir sohbet, sokakta gördüğüm bir billboard, yaşanmış bir hikâye… Yani olay ve olgulara politik bir bakış açısı kazanmıştım. İlk başladığımda bana nasıl emek verildiyse ben de yeni başlayanlara aynı emeği vermeye çalıştım. Pınar'ın değimiyle balık tutmayı öğrendim.

Pınar: Asla kandıramıyorum zaten “Yoldaş o haberi yetiştiremem 'yaparsın', 'O yazıyı ben yazamam', 'yazarsın'” diyor. Neyi yapamam dediysem hep bana yaptırıyor. 

(Burada şakalaşma ve gülüşmeler)

Nadiye: Yeni gazetecilere önerim. Spotsuz, başlıksız haber olmaz. Ben öyle öğretmedim size. Haber girişinde aynı cümleler kurulmaz. Bunu da anlattım size. Bana yapılanı yapmadım. Bir haberi 10 kere yazdırmıyorum, diye yüzüm yumuşak sanmayın.  Haberlerinizi düzgün yazın ya alt tarafı bir basın toplantısı haberi izleyip 10-15 fotoğraf çekemezsiniz. Bir masada oturmuş 4-5 kişiden ne yaparsanız yapın farklı bir poz çıkmaz. Artık dijital fotoğraf kullanıyoruz tamam. Ama her makinenin deklanşörüne basma ömrü var. Yazık değil mi fotoğraf makinelerine?

Elif: Benim önerilerim… Grev alanında size ikram edilen ilk sigarayı kabul etmek tabii ki ilk önerim. Ne kadar zorlanırsanız zorlanın sadece bir anı olmadığını ve kendinizden çok daha büyük bir şeye hizmet ettiğinizi unutmamak. Uzun yola çıkıyorsanız mutlaka yanınıza yiyecek ve su almak, kamera bataryalarınızın durumunu kontrol etmek. Doğru fotoğraf karesini yakalamak için bazen uzun süre beklemeniz ve tekrar tekrar denemeniz gerektiğini bilmek. Sahada tek başına çalışmadığınızı, çoğu zaman çok sayıda farklı kurumdan gazeteciyle birlikte çalıştığınızın ve onların da işlerini en iyi şekilde yapmaya çalıştığını farkında olmak. İşler yolunda gitmezse onlardan yardım istemekten çekinmemek, onların yardıma ihtiyaç olduğunda bunu esirgememek, olay örgüsüne kendinizi fazla kaptırmamak, sizden bilgi geçmenizi bekleyen bir haber merkezi editör olduğunu unutmamak, onların da işini olabildiğince kolaylaştırmaya çalışmak, önemli olanın sizin kafanızda kurduğunuz ideal bir haber değil işçilerin, kadınların, gençlerin ne söyleyeceği olduğunu bilmek ama cevaplanması gereken soruların da peşinden koşmak, bu işin çok gergin stresli ve yorucu olduğunu, bunun sadece sizin için değil çalışma arkadaşlarınız için de geçerli olduğunu aklında tutmaya çalışmak, insan gerçekliğine yabancılaşmamak, bol bol okumak sadece kendi fikrinize yakın gördüklerinizi değil çok geniş bir skalada haber kaynaklarını takip etmek.

Pınar: Yıllarca yaptığım gazetecilikte her haberimle bağ kurdum, direniş saflarına ortak oldum. Kadınların eylem hazırlıklarına katıldım. Asla kimsenin haberini yapıp geçmedim. Kaçırılan ve haftalarca babasından haber alamayan genç kadının ev hapsinde olduğum dönem moralimin bozuk olduğu anı hissedercesine “iyi ki varsınız” mesajı, kaldığı yurtta uğradığı istismarın faillerini yargılansın diye birlikte gece gündüz vakit geçirdiğim engelli kadının bana güvenip çocuk yaşta da istismara maruz kaldığını anlatması, failler tutuklandığında sevincini benimle paylaşması kararımın ne kadar doğru olduğunun somut örneği oldu hep. 11 yıl basın emekçiliği tarihimde gözümü dolduran bunlar gibi çok anı biriktirdim.

Elif ve Nadiye epey öneri sıraladı. Bana pek bir şey kalmasa da ben de birkaç şey ekleyeyim. Örneğin; editörlerin de sokak muhabirliği yaptığını, sizin gibi aynı zorlukları yaşadığını unutmayın ama en önemlisi sokakta olunan her anı değerlendirmek önemli. Haberlerle bağ kurarak mekanikleşmemek örneğin.  Gazeteciler arasında yaygın olan “haber atlatmak” olarak bilinen hususlarla güven zedelemeyin. Öncelik her zaman haberin en hızlı şekilde kitlelere ulaşması, rekabet değil basın emekçileri arasında dayanışma.

Hatice, 23 yıllık tutuklu Ebru ise bizden önce tutuklandı. 5 Şubat'ta da tutsak edilen Nadiye, Elif ve benim açımdan da tutuklanma serüvenimiz sanırım merak edilir.  Hatice 23 yıl oldu neler anlatırsın bize?

Hatice: Tutuklandığım tarih 13 Nisan 2003. 10 yıl boyunca tutuklu yargılandım, bu sürenin sonunda müebbet hapis cezası verildi. Beklediğim bir durum değildi. Ebette hatta 30 yıl insan hapishanede nasıl yaşar diye sormuştum kendim kendime. Ancak yaşadığımız toprakların da gerçekliği buydu ki, bu soruların yanıtını da yaşarken buluyoruz, kervan yolda düzülüyor. Bir de yüzlerce gazetecinin katledildiği bir dönemde bunu bile bir “şans” saymak gerek. 

Nadiye: Gazetecilik yaptığım dönemde 3 kez tutuklandım. İlk ikisi; 2009 yılında Demokrat Radyo'da çalışırken İzmir'de gözaltına alındım, İstanbul'a getirildim. 7,5 ay Bakırköy Kadın Kapalı Hapishanesi'nde kaldım. Bu iki dosyadan da beraat ettim. Gazetecilik döneminde şimdilik son tutukluluğumu şu an yaşıyorum. 

Elif: Özel harekat polisleri 2 Şubat'ı 3 Şubat'a bağlayan gece baskın düzenledi, Nadiye ile birlikte gözaltına alındık.  3. gün 5 Şubat Perşembe günü adliyeye çıkarılarak tutuklandık. Bu benim İlk tutsaklığım. 

Hatice: Benim de ilk tutukluluğum.

Burada yine kahkahalar…

Pınar: Yanıtlar ilerledikçe kahkaha tufanı eşlik ediyor söyleşiye. Zaten tutuklanmamız da trajikomik. Filmi çekilse "Pardon" ile yarışır. Gazeteciliğim bir kez daha bu dosyaya “örgüt üyeliği”ne “delil” olarak konulan fotoğraflarla tescillendi. 8 itirafçı da benim ETHA editörü olduğumu ihbar etmiş. Söyleyişinin başından bu yana anlattığım 11 yıllık gazetecilik serüvenimi yani sokak muhabirliği ile başlayan editörlüğüm. 

Artık son sorumuza geri geliyoruz. Yan yana Bakırköy'de olmayı hiç düşünmemişken şu an bir hücrede söyleyişi yapıyoruz. Bence okurlarımız da merak ediyordur. Bakırköy Kadın Kapalı Hapishanesi'nde tutulmak ne hissediyor? 

Ebru: Koğuşa ilk geldiğimde Hatice'yi görünce, 'Hayat bizi burada buluşturdu' diye düşündüm. Hatice hemen ajansı, gazeteyi sordu. Aklı yüreği hala sosyalist basındaydı. Ben de yarım kalan haber planlarımı, yazılarımı düşünüyordum. 4 ay sonra Nadiye, Elif, Pınar ve Müslüm'ün tutuklandığını öğrendim. 
Bu defa ajansı ve gazeteyi dert etmeye başladım, Hatice gibi. Birkaç gün tek düşüncem sosyalist basını nasıl destekleyeceğimizdi. Sürekli 'Biz ne yapabiliriz?' diye düşündük. Sanırım böyle zamanlarda insan taşıdığı sorumluluğun daha çok farkına varıyor. Tutsak olmak aradan 4 ay ya da 23 yıl geçse de gazeteci sorumluluğunu unutturmuyor. 6 yıl önce ajansa geldiğim gün tutuklananlar arasında Pınar da vardı. Bakırköy'e onların görüşüne geliyordum. Şimdi ise aynı koğuşta kalıyoruz. Ama Bakırköy sadece tutsak gazetecilerin değil, bitmeyen sosyalist basının geleneğine de tarihine tanıklık ediyor.

Hatice: Ebru'nun tutuklandığını görüşte öğrenmiştim sanırım, Bakırköy'e getirildiğini de. Karşılaşmamız heyecanlıydı. Aynı odada kalınca sorularımla bunaltmış da olabilirim O'nu. Nihayetinde basın hızla değişiyor. Özellikle de sosyalist medya olgusunu anlamaya çalışıyorum. Bir de Ebru'nun gelişi ile elbette hapishaneye de bir ışık gelmiş oldu. Biz Ebru'yla böyle günleri devirirken öğrendik gözaltı haberlerini. 4 gün sonra da 81 kişinin tutuklanması ile şoka uğramadım desem yalan olur. Hızla şoku atlatıp mekanımıza kimlerin geleceğini merak edip durduk. Bakırköy'e getirdiklerini öğrendiğimde aklımdan çıkmayan anılar kafamda uçuşuyordu. Koğuşumuzun kapısının her an açılmasını da bekledim heyecanla ki, o sesi üst kattan dahi rahatça duyabiliyorum. Kapı açılıp artık birbirimizle karşılaştığımızda elbette gözyaşıma hakim olamadım sarıldık onca yılın özlemiyle.

Pınar'la daha önce kalmıştık, daha kapı açılmadan sesinden tanımıştım. Nadiye'yi 28 yıl sonra gördüm elbette yaşlanmıştık biraz ikimiz de. "Aaa Pınar", “Aaa Nadiye” derken "Aaa Elif"ciğimle de daha sonra tanışacaktım. Şimdi karşımda ve hayatın en güzel gülücüklerinden birini atıyor bana. 

Elif'in yanakları bu arada al al oldu, biraz da utangaç bir gülücük attı.

Tutuklamalar üzücü ancak koğuş kapısından içeri girdikten sonra ortamın tadına varmak gerek hakikaten. Hapishanenin ilk giriş mottosu bu olmalı bence. Zaten arkadaşlar da şu “müşahade” denilen hücrelerde kapmıştı bunu. Bu kadar kuşak bir araya gelmişken insan başka nasıl düşünebilir bilmiyorum. Haliyle koğuşumuz da epey aydınlandı. 

Nadiye: Bir kez daha Bakırköy Kadın Kapalı Hapishanesi'ndeyim ve tabii ilginç bir durum yaşıyorum şu an. Pınar ve Elif ile birlikte çalışırken tutuklandık. Ebru 2025 Ekim'inde tutuklandı ve tutuklandığında Ebru da çalışma arkadaşımdı. Hatice 23 yıldır tutsak ve yan yana geleceğim hiç aklıma gelmezdi. Onunla da 23 yıl önce birlikte çalıştık. Atılım gazetesinde 3 kuşaktan kadın gazeteciler (Hatice, ben, Pınar ve Ebru, en küçüğümüz Elif) yan yana gelince kendimize söyleşi yapma fikri çıktı. 

Elimizi hızlı tutalım dedik. Malum bizi tutuklayanlar yan yana olmamızdan da rahatsız. Her an yeni bir sürgün sevkle ayrı hapishanelere gönderilebiliriz. Elimizin altında bilgisayarlarımız olmayınca Hatice ve benim dönemime geri döndük içimizde de en antrenmanlı Hatice tabii ki. O daha bilgisayara alışmadan tutsak edildi. Hani biz bilgisayarımız olsa fena olmazdı tabii ki ama gördüğünüz gibi bu üretmemizi engellemiyor. 

Elif: Dürüst olmak gerekirse tuhaf en başta. Sonuçta yayın çizgimizin sermaye rejiminin sürekli hedeflerinden olduğunun bilincindeydim ve bunu göze alarak bu yola girdim. O yüzden üzgün falan hissetmiyorum açıkçası. Aksine bu öngördüğümüz bir operasyondu ama yine de bu benim için farklı bir deneyim, hala alışmaya çalışıyorum. Buraya gelip Hatice ve diğer devrimci tutsaklarla tanışmaktan, yan yana çalışmaktan büyük keyif aldım. Çok şey öğrendiğim Ebru ile tekrar buluşmak mutluluk verici. Biz gazeteciler her daim içinde bulunduğumuz somut koşullarla çalışmayı öğrenmek, bunu da hızlı yapmakla mükellefiz. O yüzden burasını da kendim için yeni bir çalışma ve öğrenme mekanı olarak görüyorum. 

Pınar: Bu 3. tutsaklığım, 3. kez Bakırköy'e gelişim. 2018'de yine ETHA'da çalıştığım için tutuklanmıştım. Hatice karşılamıştı o yıllar. ETHA'ya yeni gelen Ebru görüşçümdü, her görüşte yazı yazmamı isterdi. Görüş kabinli camı ardından yazı önerisinde bulunurdu. Bu kez Hatice'nin yanında Elif, Nadiye ve beni karşılayanların arasındaydı. Bir buçuk yıla yakın tutsaklığımın ardından yine geçen sene katledilen meslektaşlarım Nazım ve Cihan için eylem yapmak istediğim için işkence ile gözaltına alınıp tutuklandım. Bakırköy'e getirildim ama bu koğuşa değil Marmara Hapishanesi'ne götürülene dek burada kaldığım 10 gün boyunca bu koğuşa gelmek 2018'de beraber kaldığım arkadaşları görmek için neler neler yaptım, olmadı. Ama bu kez üç kuşak gazeteciyi Elif'le bir araya getiren bu mekan şimdi üretim alanımız. Yazı önerileri, haber önerileri havalarda uçuşuyor. Tutsaklık çok şey öğretiyor insana, hele bir de tutsak gazeteciysen, her ayrıntı habere dönüşüyor. Bugünlerde gündemimiz sürgün sevkler. Şayet farklı hapishanelere gönderilmezsek kolektif üretimlerle devam edecek tutsak gazeteciliğimiz.