7 Ocak 2026 Çarşamba

Rojhat Rüzgar yazdı | Yeni yılın parolası: Örgütlü mücadele kazanır

Çünkü, gelişmeler Kürt halkının merkezinde durduğu Rojava/Kuzey ve Doğu Suriye halkları ile Süveyda'daki Dürziler ve sahil bölgesindeki Alevileri aynı düşmana karşı direniş saflarında bir araya getiriyor. Baas rejiminin halklar arasına ektiği düşmanlık zehri, eşit ve özgür yaşam isteğiyle ortadan kalkıyor. Halkların birbirine yakınlaşması, Rojava devriminin deneyimlerinden öğrenerek daha büyük bir mücadele gücü açığa çıkarılmasının olanaklarını da büyütüyor.

2025 yılının Ortadoğu için oldukça zorlu ve kritik dönem olarak kayıtlara geçtiğini söyleyebiliriz. Emperyalizmin, devrim ocaklarını söndürme stratejisine bağlı olarak başta Filistin ve Kürdistan olmak üzere Ortadoğu'da yok etme saldırıları ya da çok yönlü tasfiye planlarının işlediği yoğun bir dönemi geride bıraktık.

Önceki yılın sonunda Suriye'de Baas rejimi yıkılmıştı. Faşist cihadist HTŞ çeteleri, emperyalistlerin yıllarca hazırlığını yaptığı bir planla önce Halep'i, ardından Şam'a kadar tüm rejim bölgelerini ele geçirdi. Sömürgeci Türk devletinin desteklediği çeteler, devrim toprakları olan Şehba ve Minbic'e saldırdı, işgal etti. Faşist şeflik rejimi, tam bu anı Rojava devrimini yok etmenin fırsatı olarak gördü. Yılın ilk ayları Rojava/Kuzey ve Doğu Suriye için bir varlık-yokluk savaşına tanıklık etti.

Türk devleti, Özerk Yönetimin tasfiyesine kadar ilerleyecek bir saldırının hayalini kurarken, Tişrîn ve Qereqozak hattında halk direnişi duvarına çarptı. Tüm zorlamalarına rağmen hat kırılamadı. Halkın ordusu, büyük bedeller pahasına tarihi bir zafer elde etti. Rojava devrim güçleri, bir kez daha varlık hakkını kazandı. Bugün eğer Rojava/Kuzey ve Doğu Suriye halkları, eşit ve özgür yaşamlarına devam edebiliyorlarsa, bu en başta Tişrîn-Qereqozak'tan Deyr Hafir'a kadar uzanan cephe hattında aylarca süren direnişin kahramanları sayesindedir.

Geçmişte Rojava'nın varlığı için hep "defacto" ifadesi kullanılırdı. Bugün Özerk Yönetim'in geleceğinin ve hatta bir statüsünün olup olmayacağına ilişkin tartışmaların açıktan yapıldığı bir döneme tanıklık ediyoruz. Emperyalist ve sömürgeci devletlerin planı oldukça berrak; tasfiye.

Rojava devrimi, büyük bir kuşatma altında direniyor. İçinde çok büyük tehlikeler ve riskler barındıran, ama aynı zamanda ezilenler lehine kimi imkanların emarelerinin de olduğu bir dönemdeyiz. Bölgeye doğrudan etkide bulunan tüm aktörler, merkezi idare ya da farklı özerklik biçimleri üzerinde tartışıyor. Bundan, bölge halkları için en uygun olanına yönelik bir arayış olduğu anlaşılmamalı. Bu demokratik bir tartışma değil. Bu, tasfiye fikri üzerine inşa edilen bir tartışma.

Baas rejiminin yıkılmasının ardından Suriye sahasında taşlar bir kez daha yerinden oynadı. Ve bugüne büyük savaşların içinden geçilerek varıldı. Bu dönemi; güçler dengesinin sürekli hesap edildiği bir politika oluşturma anı olarak da tarif edebiliriz. Tümü küçük ya da büyük bir bölgeyi tutan silahlı güçlerin varlığında, bölgenin dinamikleri birbirini tartıyor. Hiçbir taraf; dönemi var olandan daha azına razı olacak bir pozisyona sürüklenerek kapatan olmak istemiyor.

Emperyalist ABD ve Batılı ortakları; Şam yönetiminde HTŞ ile devam etmek istiyor. Kapitalist emperyalist dünya ile işbirliği yoluna giren Golani'nin HTŞ'si, hem yıkılan iktidarın yerine geçen Sünni bir güç olarak, hem de daha kolay yönetilebilir olarak kabul ediliyor. Sahadaki en örgütlü güç olan Kürtler, halkçı, demokratik ve kadın özgürlükçü kimlikleri nedeniyle, emperyalistler tarafından bir iktidar alternatifi olarak görülmüyor. O nedenle HTŞ'nin şu an için bir başka alternatifi yok.

HTŞ'nin ipleri emperyalist ABD'nin elinde. Ortadoğu politikasını İsrail ve Türkiye'ye rol dağıtarak sürdüren ABD, Türk devletinin HTŞ'ye hamilik yapma çabasını görmezden gelmiyor. İsrail'in müdahalesiyle hazmetmediklerini gösteriyor ve daha yönetilebilir hale getiriyor.

Sömürgeci Türk devleti, kontrol yarışına girdiği HTŞ üzerindeki etkisinin, ABD eliyle kırılmasına-zayıflamasına karşı durmaya ve zaman kazanmaya çalışıyor. HTŞ'nin anlaşma yolunda adım atma süresini uzattıkça, yeni bir siyasi zeminde yeni bir kararlar çıkarmanın fırsatını arıyor. Kendilerinin olmadığı bir masada, öyle ya da böyle bir anlaşmaya imza atılarak sürecin geri döndürülemez bir hale gelmesini engellemek istiyorlar. Son dönemde Türk devletinin tüm hesapları bunun üzerine kurulu. Hakan Fidan'ın son Şam ziyaretinde Golani'nin "ABD istiyor, bizi çok baskı altına almayın" dediği söyleniyor. İyi geçmeyen ziyaret, ABD Başkanı Trump'ın Beyaz Saray'daki üçlü toplantıda alınan kararların tekrar tartışılmaya açılmasına ya da sürecin uzatılmasına karşı bir tutum olarak da yorumlanabilir. Hakan Fidan'ın sözünün kesilmesi, bir başka zamanda diplomasi krizine dönüşebilecek bir olaydı. Türk devletinin, İsrail ile ilgili cümle kurmasına müsaade edilmediği gibi önceden bu konulara girmemesi için uyarıldığı anlaşılan Hakan Fidan, buna sesini dahi çıkarmadı.

10 MART ANLAŞMASI
Geride kalan yılda, örgütlü bir güç olarak Kürtlerin attığı en önemli adımlardan biri Qamişlo'da düzenlenen birlik ve ortak tutum konferansı idi. Ardından Arap aşiretlerinin Özerk Yönetim saflarında duruşunu görünür kılan Hesekê ve Reqa'daki toplantılar önemli bir rol oynadı. Kuzey ve Doğu Suriye'nin Kürt-Arap ittifakını canlı kılan bu adımlarla Şam karşısında Özerk Yönetimin eli güçlendi.

Özerk Yönetim'de bir araya gelen halkların desteğini arkasına alan QSD yönetimi, HTŞ'nin iktidarını kabul ettirmek için giriştiği Alevi katliamına karşı, sürece müdahale edecek bir girişimde bulundu. Ve bunun sonucunda ortaya 10 Mart anlaşması çıktı. İmzalandığı dönemde kimi maddelere yönelik eleştiriler olmasına rağmen bu anlaşmanın, en başta o günlerde devam eden Alevi katliamını durdurmaya yönelik müdahale rolü önemli olarak değerlendirilmişti. 10 Mart anlaşması, içeriğine ilişkin tüm eleştirel değerlendirmelere rağmen yılın geri kalanında yeni Şam rejimi ile Özerk Yönetim arasındaki görüşmelerin ana eksenini oluşturdu.

ABD'nin girişimleri sonucu önüne konulan anlaşma metnini imzalamadan önce Golani, Türk devlet yetkililerini aramış ve "ben imzalıyorum haberiniz olsun" demişti. Yani bugün AKP'sinden MHP'sine pek çok ismin dem vurduğu 10 Mart anlaşması, aslında Türk devletinin o günlerde hiç de memnun olmadığı bir metindi. Sömürgeci Türk devleti kendinden bağımsız geliştiği için razı gelmediği bu anlaşmaya bugün sarılmış durumda. Bunun nedeni ise; Suriye ordusu ile birleşme olasılığını QSD'nin dağıtılması için bir fırsat olarak görmesidir. Bugün gelinen aşamada, Türk devleti bu anlaşmanın yürürlüğe girmesini Suriye siyaset sahnesinde kalmanın bir olanağı olarak da görüyor.

Türk devleti, İmralı görüşmeleri ve PKK'nin silah bırakması sürecinin devamında Rojava'daki güçlerin silahsızlandırılmasını sağlayacak bir durumu dayatıyor. QSD'nin silah bırakmasının ihtimal dahilinde olmadığını kendileri de gayet iyi biliyor. Kürtlerin kazanım elde etmesini, özellikle herhangi bir statü oluşmasını engellemenin yegane yolu sürecin ilerlememesi için gerekçeler yaratmak. Bunun için de sömürgeci Türk devletinin yetkilileri her ağızlarını açtıklarında, ya Dêrazor ve Reqa'nın HTŞ'ye teslim edilmesini, olmuyorsa QSD'nin blok olarak değil tek tek kişiler olarak orduya katılmasını, bu da olmuyorsa Suriyeli olmayanların Rojava'dan çıkmasını vs. zikrediyor. Bunlar Türk devletinin işi yokuşa sürerken sürekli tekrarladığı gerekçeleri oluşturuyor.

10 Mart anlaşmasının hayata geçirilebilir olup olmadığı dahi bir tartışma konusudur. Devrimci demokratik güçler ile DAİŞ zihniyetiyle katliamlara girişen bir çete güruhunun birlikte ortak bir ülke yönetimi kurması mümkün değil. Entegrasyon bir yana dursun, buna yönelik bir inanç da yok açıkçası. QSD ile Şam yönetimi arasındaki görüşmelerin, başta Kürtler olmak üzere Kuzey ve Doğu Suriye halkları, Süveyda'daki Dürziler ve sahil bölgesindeki Alevilerin özerklik taleplerinin görünür kılınmasını sağladığı aşikar. Türk devleti, görüşme sürecinin uzamasından bu nedenle bu kadar rahatsız.

Ekim ayının başında Halep'in Kürt mahalleleri Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê'nin kuşatmaya alınması ve yaşanan saldırılar da Türk devlet politikasının bir sonucudur. Emperyalist güçleri, Özerk Yönetim bölgelerine yönelik saldırı isteğine ikna edemeyen, HTŞ'ye doğrudan QSD'ye yönelik bir savaş kararı aldıramayan Türk devleti, kendi beslediği ama aynı zamanda HTŞ'nin ordusunun da bir parçası olan çeteler eliyle provokasyonlar yaratıyor. Suriye iç savaşının başından bu yana direnişin sürekli devam ettiği iki devrimci mahallede istikrarsızlık yaratmak ve neticede teslim almak istiyorlar. Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê'deki direniş geleneği, çetelerin "bu bölgeyi boşaltın" dayatmasına karşı direnişin simgeleşeceği alanlar olacaktır. Bu kararlılık ve hazırlığa sahipler.

Son aylarda Dêrazor hattında, son günlerde ise Halep, Deyr Hafir ve Tişrîn hatlarında yaşanan saldırılar, bu yaklaşımların bir sonucu. Şu an Tişrîn bölgesi, bir dönem Ayn İsa ve Til Temir'deki cephe hatlarında olduğu gibi, her gün çeşitli saldırıların yaşandığı ve çatışma halinin sıcak tutulduğu bir sürece dönüştürülmek isteniyor. 2025 yılının başında aylarca sürdürülen direniş, daha büyük hazırlıklarla devam ediyor.

Paris'te HTŞ ile ABD-İsrail arasında yapılan görüşmeler öncesinde de olası sonuçları engellemek için Süveyda'daki Dürzilere saldırılar organize edilmişti. Şimdi bir kez daha Halep'in Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê mahalleleri kuşatma altında tutulurken, Alevi kentleri Lazkiye ve Tartus hattında saldırılar yoğunlaştı. Humus'ta bir caminin bombalanması, Ceble ve Lazkiye'de Alevi yürüyüşlerine yönelik silahlı saldırılar, sokaklarda gezen eli palalı saldırganların pogrom girişimleri yaşandı. Türk devlet aklının bu saldırıların arkasında olduğundan şüphe yok.

Sömürgeci Türk devletinin Kürt düşmanlığı devam ettikçe, savaş politikalarını HTŞ eliyle sürdürme arayışı da son bulmayacak. Ancak halkları birbirine karşı kışkırtan bu politikaların uzun vadeli bir geleceği yok. Çünkü, gelişmeler Kürt halkının merkezinde durduğu Rojava/Kuzey ve Doğu Suriye halkları ile Süveyda'daki Dürziler ve sahil bölgesindeki Alevileri aynı düşmana karşı direniş saflarında bir araya getiriyor. Baas rejiminin halklar arasına ektiği düşmanlık zehri, eşit ve özgür yaşam isteğiyle ortadan kalkıyor. Halkların birbirine yakınlaşması, Rojava devriminin deneyimlerinden öğrenerek daha büyük bir mücadele gücü açığa çıkarılmasının olanaklarını da büyütüyor. Düne göre daha fazla örgütlü ve eylemli duruş sergilemeye başlayan Alevi halkı ile dayanışmayı büyütmek, onların mücadele kararlılıklarını da artıracaktır. Sahil bölgesinden devrim topraklarına ulaşan Aleviler, özsavunma hazırlıkları ve örgütlü mücadele bilinciyle buluşuyor. HTŞ'nin halkları yok sayan tekçi zihniyeti, Aleviler ve Dürzilerin yüzlerini Rojava halklarına çevirmesine ve yeni etkileşimleri koşulluyor. Bugünden sonra daha büyük bir örgütlü halk gücü yaratmanın imkanları geliştikçe, yeni kazanımların da kapısı aralanacaktır.