Özgül Saki yazdı / Çocuklarla birlikte ve çocuklar için eşit ve özgür bir yaşam
Bir başka boyut da çocukların kendi yaşamlarının bir öznesi olarak değil; devletin proje nesnesi, ailenin yatırım aracı olarak görülmesi. Oysa çocuklar, kendi hayatları üzerinde söz, yetki ve karar sahibi olması gereken toplumsal özneler. Bu gerçek sistematik biçimde yok sayılarak “Çocuklar geleceğimizdir” söylemi ile çocukların bugününü feda eden bir anlayış meşrulaştırılıyor. Oysa çocuklar, kimsenin geleceği olmak zorunda değil.
14 Nisan'da Urfa'nın Siverek ilçesinde, daha önce açık liseye yönlendirilmiş 19 yaşındaki bir genç okula av tüfeğiyle girdi; 16 kişi yaralandı. Ertesi gün Maraş'ta, annesi öğretmen, babası emniyet amiri olan 13 yaşındaki bir çocuk babasının kasasından aldığı silahla iki sınıfa girdi: 1 öğretmen, 8 öğrenci hayatını kaybetti, 20 kişi yaralandı; saldırıyı yapan çocuk bir veli tarafından öldürüldü.
Saldırıyı gerçekleştiren çocuklar farklı toplumsal kesimlerden geliyorlar. Bu iki saldırıda ortak olan şey ise yıllardır öğrenciyi müşteri olarak gören, piyasacı bir anlayışla çocukları patronların insafına bırakan, ÇEDES ile okulları tarikat ve cemaatlere teslim etmiş, ırkçı, ayrımcı, militarist bir eğitim sisteminin en korkutucu sonuçları olması. Silahların baba kasasından, öfkenin ise umutsuzluk ve yalnızlık ile kuşatılmışlıktan geldiği iki durum.
Bu iki olay bu konuda tehlikeli bir eşiğin geçildiğini gösteriyor: 2024-2026 arasındaki ardışık saldırılar, bireysel vakadan sistematik örüntüye geçişin işaretleri.
Türkiye'de eğitim sistemi, 2000'lerin başından bu yana köklü bir dönüşüm geçirdi. Bu dönüşüm rastlantısal değil; rekabeti körükleyen sınav merkezli, neoliberal birikim modeliyle organik biçimde eklemlenen dini referansları esas alan, bilinçli bir siyasi tercihin ürünü.
2002-2003 eğitim yılında yalnızca 246 olan özel okul sayısı, 2024-2025'e gelindiğinde 14 bin 700'e ulaştı. Toplam okullar içinde özel okul payı yüzde 2'den yüzde 19'a çıktı. Aynı dönemde devlet okulları için ayrılan MEB bütçesinin payı ise 2002'deki yüzde 17,18'den 2026'da yüzde 10,3'e indi.
Eğitimde Piyasalaşma — Temel Göstergeler
▶ Özel okul sayısı (2002): 246
▶ Özel okul sayısı (2024-2025): 14.700 (+5.870%)
▶ MEB bütçesinde eğitime ayrılan pay (2002): %17,18
▶ MEB bütçesinde eğitime ayrılan pay (2023): %9,18
▶ OECD'de öğrenci başına devlet harcaması sıralaması: 36 ülke içinde 34.
▶ OECD'ye göre her 4 çocuktan biri: okula aç gidiyor
Bu verilerin gösterdiği net gerçek: Eğitim bir hak değil, satın alınan bir hizmet; öğrenci müşteri, başarı ise meta. Parası olan çocuk 9 kişilik sınıfa, parası olmayan 45 kişilik sınıfa gidiyor. Bu eşitsizlik, zamanla umutsuzluğa, umutsuzluk öfkeye dönüşüyor.
Bugün çocukların içinde bulunduğu tabloyu kuşkusuz yalnızca eğitim sistemi üzerinden okumak yeterli değil. Daha geniş bir çerçevede toplumun içine sürüklendiği yapıyı görmek gerekiyor.
Patriyarkal kapitalist sistem kendi sermaye birikim krizini tüm coğrafyayı kaplayan sömürgeci politikalar ve süreklileşen savaşlar ile aşmaya çalışıyor. Buna bağlı olarak siyasal yapı faşist, zorba, otoriter bir biçimde yeniden yapılandırılıyor. Böyle bir düzende şiddetin toplumsal ilişkilerin tüm hücrelerine kadar içselleşmesi şaşırtıcı değil dönemin açık gerçeği. 24 yıldır AKP iktidarı da sömürgeci emperyalist sistemin içinde kendine alan açmak için sınıf düşmanı, kadın düşmanı, eşitlik ve özgürlük düşmanı bir hatta tüm toplumu zapturapt altına alan politikalarıyla hiç kuşkusuz bu şiddet rejiminin temel sorumlusu.
Çocuğa karşı devlet şiddeti yıllardır savaş bölgesinde Kürt çocukları, İstanbul gibi kentlerde ise sosyalistlerin, devrimcilerin örgütlü olduğu mahallelerdeki çocuklar üzerinden meşrulaştırıldı. Şimdi ise yapısal çözümler üretmek yerine yine hedef tahtasına çocukların konulduğu yasal düzenlemelerin meşrulaştırılmasını izliyoruz.
Bir başka boyut da çocukların kendi yaşamlarının bir öznesi olarak değil; devletin proje nesnesi, ailenin yatırım aracı olarak görülmesi. Oysa çocuklar, kendi hayatları üzerinde söz, yetki ve karar sahibi olması gereken toplumsal özneler. Bu gerçek sistematik biçimde yok sayılarak “Çocuklar geleceğimizdir” söylemi ile çocukların bugününü feda eden bir anlayış meşrulaştırılıyor. Oysa çocuklar, kimsenin geleceği olmak zorunda değil.
Toplumsal yaşamı tamamen şiddet yoluyla baskı altına almak için atılan adımların okullardaki yansımaları yaşadıklarımız.
Bir çocuğu şiddet faili haline getiren bir sistem sorgulanmadan hiçbir çözüm üretilemez. Sorun; şiddeti normalleştiren, militarizmi yücelten, çocukları baskı ve rekabet altında ezerek yalnızlaştıran sistemin ta kendisi.
Zorunlu eğitim çağındaki 612 bin 814 çocuk 2023-2024 yılında hiç okula gitmedi. Buna geçici ve uluslararası koruma kapsamındaki çocuklar da dahil edildiğinde bu rakam 855 binin üzerine çıkıyor. MESEM'de kayıtlı 561 bin 288 öğrenci bulunurken, kayıt dışı çalışanlar da dahil edildiğinde okul sıralarında oturması gereken yaklaşık 3 milyon çocuk iş yerlerinde sömürüye maruz kalıyor.
Yoksulluk ve Dışlanma — Temel Göstergeler
▶ Eğitim dışındaki Türkiye vatandaşı çocuk (2023-24): 612.814
▶ Tüm koruma statüleriyle eğitim dışı çocuk: 855.000+
▶ MESEM'de kayıtlı öğrenci: 561.288
▶ Fiilen çalışan çocuk sayısı (tahmini): ~3 milyon
▶ Ortaöğretimde net okullaşma oranı (2024-25): düşüş eğiliminde
Bu koşullarda büyüyen çocuklar daha yaşamlarının başında derin bir eşitsizlikle karşılaşıyor. Umutsuzluk yalnızca bireysel bir duygu değil, toplumsal bir sonuç. Gelecek perspektifinin ortadan kalktığı, kamusal kurumlara güvenin zayıfladığı bir ortamda çocuklar kendilerini dışlanmış hissediyor. Bu dışlanmışlık zamanla öfkeye, öfke ise şiddete dönüşüyor. Bu nedenle okullarda yaşanan şiddet, toplumdaki adaletsizliklerin ve eşitsizliklerin doğrudan bir yansıması.
Son yirmi yılın eğitim politikasının ikinci büyük ekseni, müfredatın ve okul kültürünün dinî referanslarla yeniden yapılandırılması oldu. İmam hatip okullarının sayısı 2002'deki 450'den 2024-25'e kadar 1.730'a çıktı
Okul açılış törenlerinin dinî ritüellere dönüştürülmesi, sınıf ortamına giren cemaat ağları, zorunlu din derslerinin ağırlığının artırılması — bunlar pek çok çocuk için okulu yabancılaştırıcı, baskılayıcı ve cezalandırıcı bir mekâna dönüştürdü. Aile Yılı ile birlikte okullarda 'toplumsal cinsiyet' kavramının kullanılması yasaklanmaya çalışıldı; bu kavramı derslerinde işleyen öğretmenler hakkında soruşturma açıldı.
Bu yapılandırmanın kritik sonucu: Eleştirel düşüncenin bastırıldığı, sorgulamanın itaatsizlik olarak çerçevelendiği, otoritenin kutsal bir hiyerarşiyle pekiştirildiği — öğrencinin düşünsel, bedensel özgürleşme imkânın kalmadığı bir sistem. Yerine geçen şey ise ya içselleştirilmiş boyun eğme ya da boyun eğmenin içselleştirilemediği hallerde açığa çıkan, önce sessiz direniş, sonra kontrol dışı öfke.
Ayrıca çocuklara karşı işlenen suçlar sistematik olarak cezasız bırakılırken çocuklar; mafyatik ilişkiler, çeteleşme ve suç ağlarının içine çekiliyor. Üstelik bu süreç, yalnızca “dışarıdan” değil; aileden kamu kurumlarına, eğitim sisteminden güvenlik bürokrasisine kadar uzanan bir zincir içinde gerçekleşiyor. Her gün çocuk istismarı, “çocuk işçi” cinayeti ve çocukların şiddet ağlarında kullanılmasına dair haberler sıradanlaşıyor. Bu ülkenin çocuklarının büyük çoğunluğu bugün ne özgür ne eşit ne de güvende.
Bu yüzden Siverek ve Maraş'ın hemen ardından iktidarın refleksinin baskıyı artırmak olması hiç şaşırtıcı değil. Sosyal medyayı suçladılar. Daha fazla kamera, daha fazla polis, daha fazla yasak önerdiler.
Açıklanan 'Güvenlik' Önlemleri
▶ 55.000 okula: kamera sistemi + emniyet izlemesi
▶ 'Risk puanı' sistemi: öğrenciler puanlanacak, yüksek riskli okullara kolluk
▶ Giriş-çıkış saatlerinde: riskli okullara polis ekibi
▶ Okul girişlerine: turnike ve metal dedektör (bütçesi belirsiz)
▶ İstanbul'da bir okulda velilerden turnike için en az 2.000 TL istendi
Oysa araştırmalar bu tür uygulamaların işe yaramadığını net biçimde gösteriyor. ABD'de 2013-2023 arasında 1.468 okul silah olayı yaşandı — bu, önceki on yılın dört katı. Bunun üzerine okullarda metal dedektör ve güvenlik görevlisi yerine sosyal-duygusal öğrenme (SEL) programları hayata geçirildi; ama değişen bir şey olmadı.
'Okullarda kışla' mantığıyla kurulan her pedagojik düzen, güvenliği artırmak yerine şiddeti kurumsallaştırıyor. Kampüslerde artan denetim ve polis varlığı, güvenliği sağlamaktan çok öğrencileri kriminalleştirmeye ve sürekli gözetim altında tutmaya yarar. Bu uygulamalar özellikle yoksul ve ayrımcılığa uğrayan çocukları daha fazla hedef haline getirir.
Nitekim yaşanan şiddet olaylarının otizm, DEHB, bipolar ya da şizofreni gibi tanılarla ilişkilendirilmesi son günlerde okullarda ayrımcılığı körükleyip çocukların bir kez daha ayrımcılık ve dışlama pratikleri ile karşı karşıya kalmasına yol açtı.
Bugün okullar; betonlaşmış, nefessiz alanlara dönüşmüş durumda. Çocuklar ağaç görmeden, oyun oynayamadan büyüyor. Kalabalık sınıflarda, sürekli sınav baskısı altında, rekabetle kuşatılmış bir eğitim sistemine mahkûm ediliyor. Eğitim; çocukların gelişimini destekleyen bir süreç olmaktan çıkmış, yalnızca sınav başarısına indirgenmiş bir hale dönüşmüş durumda.
Bugün çocuklar; çocuk olarak yaşayamadıkları, işçileştirildikleri, özellikle kız çocuklarının eğitimden koparıldığı bir sistem içinde büyüyor.
Tam da böyle bir dönemde, çocukların zaten daralan yaşam alanları daha da kısıtlanmakta; sokaktan, okul bahçesinden koparılan çocuklar bu kez sosyal medya yasaklarıyla karşı karşıya bırakılmaktadır.
Çünkü mevcut eğitim politikaları, çocukları özgür bireyler olarak değil; itaatkâr, denetlenen ve yönlendirilen nesneler olarak kurguluyor.
Topluma zorla dayatılan müfredat ile kadın düşmanı, LGBTİ+ karşıtı, göçmen karşıtı ve militarist bir eğitim anlayışı hakim kılınmak isteniyor.
Cihat kavramının müfredata yerleştiği, fizik derslerinde dahi savaş ve silah teknolojilerinin normalleştirildiği bir ortamda, çocukların şiddete yönelmesini “anormal” bir durum gibi sunulamaz. Öyle ki bu sistem şiddeti yeniden ve yeniden üreten bir zemini bizzat kendisi kurmaktadır.
Oysa başka bir eğitim mümkün. Çocuğu merkeze alan, eşitlikçi, özgürlükçü, bilimsel ve demokratik bir eğitim. Sanatın, kültürün, oyunun, dayanışmanın olduğu; çocukların kendini ifade edebildiği bir okul mümkün.
Çocukları özne olarak gören, onların karar süreçlerine katıldığı, eğitim emekçileriyle birlikte demokratik biçimde inşa edilen bir eğitim mümkün.
Bunu gerçekleştirebilmek ise radikal bir toplumsal siyasal sınıfsal dönüşümü gerçekleştirebilecek birleşik bir mücadele gerektiriyor.
* DEM Parti İstanbul Milletvekili, eğitimci