24 Nisan 2024 Çarşamba

Marksist Teori dergisi yazarı Olcay Çelik: 'Restorasyon' halk için değil, sermaye blokları için

14 Mayıs seçimleri vesilesiyle süren tartışmalar solda farklı yaklaşımların belirginleşmesini getiriyor. Marksist Teori dergisi yazarı Olcay Çelik, Türk ve Kürt aydınlarının çoğunun Millet İttifakı'nın "restorasyon" vaadine/ihtimaline bilimsel yaklaşmadığını belirterek, "birikimini ucuz, güvencesiz ve birbirine düşman halde tutulan işgücü ile sağlayan tekelci sermayenin bir sınıf olarak iktidarına son verilmeden faşizm yıkılamayacaktır" diyor.

14 Mayıs seçimleri birçok yönüyle tartışılmaya devam ediyor. İki aydan az bir zaman kalan seçimlerin Türkiye açısından önemli bir dönemeç olacağı muhakkak. Seçim sonuçları hem egemen burjuva klikleri bakımından hem de emekçi halklar, Kürt halkı ve bütün ezilenler bakımından yeni bir güçler dengesi yaratacaktır. Bu açıdan 14 Mayıs, bir sürecin sonundan çok belki daha sancılı yeni bir sürecin başlangıcı olacaktır. Bu sürecin belirleyici eğilimleri neler olacaktır? Egemen sınıfların programları nasıl bir Türkiye öngörüyor? "Restorasyon" vaadlerinin siyasi niteliği nedir? Bu ve benzeri sorular etrafında başlattığımız söyleşi dizisinin bu bölümünde Marksist Teori yazarı Olcay Çelik'le söyleştik.

Çelik, Türk ve Kürt aydınlarının çoğunun Millet İttifakı'nın (Mİ) "restorasyon" vaadine/ihtimaline bilimsel yaklaşmadığını belirterek, "birikimini ucuz, güvencesiz ve birbirine düşman halde tutulan işgücü ile sağlayan tekelci sermayenin bir sınıf olarak iktidarına son verilmeden faşizm yıkılamayacaktır" diyor.

Türkiye'nin kimine göre "100 yılın krizi", kimine göre "neoliberalizmin krizi" ya da birikim modeli krizi veya çoklu bir kriz yaşadığı hem egemenler cephesi hem de emekçi-sol tarafından ifade ediliyor. Buna dayanarak da 14 Mayıs seçimleri ya krizin derinleşmesi ya da çözümün kapısını açacak eşik olarak kritik bir tarih olarak ele alınıyor. Siz Türkiye'nin krizini nasıl tanımlıyorsunuz?
Buna yanıt vermek için öncelikle sorunun öznesini doğru koymalıyız. Türkiye toplum biçimi olarak kapitalist, devlet biçimi olarak (en azından) 43 yıldır kesintisiz bir şekilde faşist rejimle, yani politik özgürlük (söz-eylem-örgütlenme özgürlüğü) yokluğu ve devlet terörüyle yönetilen bir ülke. Emperyalist hiyerarşideki konumu itibariyle de bir mali-ekonomik sömürge. Egemen sınıf, yani Türk burjuvazisi aynı zamanda Kürdistan'ı sömürgeci boyunduruk altında tutuyor. "Kriz" dediğimiz şey bunların tamamında yaşanan bir durumu ifade ediyor. Çünkü hepsi birbiriyle ilişkili ve farklı düzeylerde birbirlerini koşulluyor.

Araştırma odağınıza göre kriz tahlilimizin ağırlığını bu ilişkilerden herhangi birine verebiliriz elbette… Örneğin iktisadi ilişkilerinden başlayacaksak, önce kapitalizmin emperyalist küreselleşme evresinin 2007-8 krizinden bu yana süren uzamış durgunluğunu ele almak zorundayız. Her ülke bu durgunluğu aynı şiddette yaşamadığı için, hemen ertesinde Türkiye'nin küresel üretim işbölümündeki rolünün ve sömürge statüsünün yarattığı çelişkileri de masaya yatırmak zorundayız. Daha da somutlaşmak istersek, krize Türk burjuvazisinin iki bloku arasındaki çelişkilerin dinamiğinden de bakmak durumunda kalırız. Türk burjuvazisinin tarihselliği açısından bakarsak da, yaşanan krizi, rejimin üzerine inşa edildiği sömürgeci zeminin Kürt halkının direnişi ve kazanımları karşısında çatırdamasından bağımsız okuyamayız.

Ancak tüm bu rol ve ilişkilerin en yüksek düzeyde soyutlandığı ve merkezileştiği yer siyasi yapıdır, haliyle. Dolayısıyla muhatabımız da devletin biçimi, yani faşist rejim olmalıdır. Bu haliyle biz mevcut krizi, tüm bu kriz ya da kriz tehditlerini yönetemeyen burjuva-faşist rejimin krizi, daha doğrusu "rejim krizi" olarak tanımlıyoruz. Böyle baktığımızda, 14 Mayıs seçimlerinin rejim krizinin aşılmasında oynayacağı rol sorusu da, rejimin sahibinin değil, niteliğinin değişip değişmeyeceği ile ilgili bir soru haline gelir.

Türkiye'nin yaşadığı krizden çıkması için egemen güçler arasında restorasyon tartışması sürüyor. Bu restorasyonun sağcı bir temelde gerçekleşemeyeceği, sola açık olması gerektiği görüşü ya da beklentisi var. Sizce Mİ'nın öngördüğü "restorasyon"un ekonomik ve siyasi programı "sola açık" bir demokrasi öngörüyor mü?
Açıkçası solda Türk ve Kürt aydınlarının çoğunun Millet İttifakı'nın restorasyon vaadine/ihtimaline bilimsel değil, hüsnü kuruntuyla yaklaştığını düşünüyorum. Diğer bir deyişle, insanlar olanı değil, olmasını arzu ettikleri şeyi bu ittifaka yansıtıyorlar. Örneğin Millet İttifakı'nın hangi sınıfın temsilcisi olduğu, Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem'in rejimin faşist niteliğinde bir değişiklik önerip önermediği veya kapitalizmin bu evresinde burjuva sosyal devlete dönüşün mümkün olup olmadığı değil de, Cumhurbaşkanı adaylarının kişisel "iyiliği" tartışılıyor. O iyi aday bulunup tüm bu sorular önemini yitiriyor ya da tâli hale geliyor. Bu "iyilik" atfı öyle saçma noktalara gidiyor ki, burjuva muhalefet hiçbir eyleminde ve metninde anlamlı bir demokratik restorasyon önermese de, bunu "taktik" gereği böyle yaptığı, "evlenince değişeceği" varsayılıyor.

Sınıfsal örgütlülüğü ve bilinci köreltilmiş kitlelerin ne pahasına olursa olsun Erdoğan'dan kurtulmaya indirgenmiş yakıcı arzularını dikkate almadan siyaset konuşulamaz elbette. Ancak kendiliğinden bilinç karşısında böylesine eğilmesi ve kendi teori, tarih ve kavramlarının içini bu derece boşaltması sol-sosyalist güçlerin bu bölüklerinin hiçbir şekilde iktidar bilincinin olmadığını ve köklerine kadar burjuva ideolojisinin ve burjuva muhalefetinin bir parçası olduklarını gösteriyor.

Oysa Türkiye'de politik özgürlüklerin gaspı ve sömürgecilik Türk burjuvazisinin tüm bloklarının ortak çıkarıdır, varoluşsal niteliğidir. Bu, onun geç kapitalistleşmesinden, yetersiz sermaye birikiminden, eşitsiz gelişim kanunlarından ve buna paralel olarak uluslaşmasını da bir halklar-inançlar hapishanesi olmak üzerine kurmuş olmasından kaynaklanır. Kendisi ile beraber işbirlikçisi olduğu emperyalizmi de besleyecek büyüklükte artı-değer sömürüsünü sağlayabilmek için aynı büyüklükte bir devlet terörüne ihtiyaç duyar her zaman. Demokratik ve halkçı yönde en ufak gevşeme işçi sınıfının, Aleviler'in, Kürt halkının ayaklanmasıyla sonuçlanır ve rejim darbeler, gerici iç savaşlar ve devlet terörü ile varoluşsal niteliğini hemen geri kazanmak zorunda kalır. Bu yüzden emekçi halklar politik özgürlükle hiç tanışamaz, demokrasi okulundan geçemezler. 100 boyunca hiç değişmemiştir bu.

Bu anlamda, Millet İttifakı'ndan demokratik restorasyon beklentisinin nesnel bir temelinin olmadığı, Türkiye'de burjuvazinin şu ya da bu blokunun halkçı-demokratik bir devrimin ya da değişimin öncüsü değil, bizzat engeli olduğu kavranmalıdır. Türk burjuvazisinin iki kanadı iktidar yarışında birbirlerine rakip olsalar da, rejime ortaktırlar. Örneğin AKP iktidarı faşist MGK diktatörlüğünü çözmüş, ancak yerine faşist şefçi diktatörlüğü ikame etmiştir. Millet İttifakı'nın iktidara gelmesi de "Güçlendirilmiş parlamenter faşizmi", yani MGK diktatörlüğünün hibrit bir varyasyonunu yeniden üretme iddiasındadır. "Restorasyon" halk için değil, sermaye blokları içindir. Her geçen gün tekrar görülüyor ki, birikimini ucuz, güvencesiz ve birbirine düşman halde tutulan işgücü ile sağlayan tekelci sermayenin bir sınıf olarak iktidarına son verilmeden faşizm yıkılamayacaktır.

Bu bir kehanet değil, İttifak'ın bileşenlerinin kirli sicilinden ve Ortak Politikalar Mutabakat Metni gibi temel metinlerinden açıkça anlaşılacak bir şeydir. Bunlarda politik özgürlük, Kürt halkının ulusal-kolektif hakları ve refah artışı konusunda esasa dair tek bir vaat var mıdır? "Terörle" mücadele ve savaş kesintisiz sürdürülecek, sendikal haklar 12 Eylül Anayasası düzeyinde kalmaya devam edecek, "rekabet üstünlüğü sağlamak" için yoksullaştırmaya ve yoksunlaştırmaya yeni bir birikim tarzında devam edilecektir. Açıkça belirtelim, bu haliyle Millet İttifakı'nın burjuva değişim programı, faşist şef Erdoğan'ın 2002'deki burjuva değişim programından dahi geridir.

Rejimin krizini demokratik ve halkçı bir geleceğe evriltmenin tek yolu vardır, o da Türk burjuvazisinin tüm bloklarını kapsayan egemenler cephesi ile Türkiye işçi sınıfı ve Kürt halkından oluşan ezilenler cephesi arasında bir saflaşmaya/kavgaya dönüştürmek ve faşist rejimi yıkarak antiemperyalist, antifaşist, anti-sömürgeci, cins özgürlükçü demokratik devrimi gerçekleştirmektir. Bu nokta tartışmamız sonucunda varacağımız değil, tartışmayı üzerine kuracağımız temel tez olmak zorundadır.

Kapitalizmin küresel durgunluğu ve Türkiye'nin küresel üretim işbölümündeki rolü ışığında, ABD/AB ile Rusya/Çin arasındaki rekabet ile Türkiye'nin "restorasyon" olasılığı arasındaki ilişki ve çelişkileri nasıl yorumluyorsunuz?
Emperyalist üretim işbölümünde, ya da diğer bir tabirle "küresel değer/tedarik zincirlerinde" metalardan ziyade süreçler üretilir. Bu süreçler içerisinde Türkiye kapitalizmine düşen rol, emperyalist ülkelerden aldığı borç ve sermaye malı ile diğer mali-ekonomik sömürgelerden ithal edilen hammadde ve yüksek teknolojili ara mallarını kendi ucuz emek-gücüyle montajlayıp, yine emperyalist ülkelere ihraç etmektir. Bu rolü oynamaya aday ülke sayısı çok, alıcı ise az olduğundan, metalarını değerinden daha düşük fiyata satmak, yani ürettiği artı-değerin aslan payını emperyalizme transfer etmek zorundadır. Rekabette üstünlük kazanabilmek için de yüksek fiyatlı sermaye malı alıp emeğin üretkenliğini artırma veya emek-gücünü daha da ucuzlatma yoluyla fiyatını daha da düşürmeye, ihracat hacmini artırmaya çalışır. Bu "dibe doğru yarış", kapitalizmin genişleme evresinde yerli burjuvazi için kârlıdır, çünkü bu sayede emperyalist pazarlara ulaşır. Kapitalizmin durgunluktan çıkamadığı, hem mali sermaye akımlarının, hem de küresel ticaretin yavaşladığı son 15 senede ise bahse konu yarış olağan seyriyle sürdürülemez biçimde yıkıcı hale gelmiş durumdadır. Bugün Türkiye'de "kitabî" anlamda bir ekonomik krizden bahsedilemese de, sınıflar arası servet transferini tahammülfersa hale getiren şey de, sınıf-içi çelişkilerin keskinleştiren de işte bu krizi erteleme çabasıdır.

Son 30 yılda Bu emperyalist üretim işbölümünden belki de en kazançlı çıkan şüphesiz kapitalist Çin olmuştur. Başlangıçta emperyalizmin ucuz emek-gücü deposu olan Çin, elde tutabildiği oran olarak düşük, ancak miktar olarak muazzam hacimdeki bu artı-değeri, önceki rejimden devraldığı merkezi devlet aygıtı sayesinde etkin ve ceberrut bir şekilde kullanarak üretim işbölümünün yüksek teknoloji üreten üst halkalarına tırmanma şansı yakaladı. Öyle ki bugün artık kendi tekelleri var ve artık kendi üretimini devredeceği ucuz işgücü ülkeleri arıyor. Ayrıca dünyanın en büyük borç vereni olarak devasa bir sermaye ihracı gerçekleştiriyor. Çin'in emek gücü artık çok ucuz değil. Ayrıca bir çok pazarda AB/D emperyalizminin sadece taşeronu değil, aynı zamanda doğrudan rakibi. Bu durum AB/D tekellerinin dünya proletaryasından transfer ettiği artıdeğerin azalmasına yol açıyor. Bugün AB/D ve Çin emperyalizmleri arasındaki saflaşmanın iktisadi zemini bu. Askeri emperyalist ve dünyanın enerji ağası olan Rusya'nın Çin'in AB/D hegemonyasına karşı saflaşması da emperyalist rekabeti giderek şiddetlendiriyor.

Türk burjuvazisinin rakip iki kanadı da kapitalist durgunluğun tepelerinde sallandırdığı kriz tehdidine karşı emperyalistler arasında giderek keskinleşen bu çelişkilerden faydalanmaya çalışıyor. AB/D'nin kendi tedarik zincirlerini yenilemek için, Çin'in ise AB/D pazarlarına erişebilmek için coğrafi olarak Batı'ya yakın ve ucuz üretim üsleri arayışı Türk burjuvazisinin ağzını sulandırıyor. TÜSİAD ve onun doğrudan siyasi temsilcisi olan burjuva muhalefet bu yeni rolün yüksek teknolojili sanayi üretimine odaklı bir birikim tarzı ile oynanabileceğini iddia ediyor. O kadar ki, neredeyse halkın demokrasi mücadelesi dahi inşaat ve teknoloji arasında yapacağı bir seçime indirgeniyor.

Evet, faşist şefin dolaysızca temsil ettiği kendi sermaye blokunu bir an önce tekelci sermaye konumuna eriştirebilmek için devleti nasıl seçici-kolektif bir birikim aygıtı olarak kullandığı, inşaat sermayesinin çıkarlarının işçi sınıfı ve ezilenler için daha fazla sefalet ve felaketten başka bir şey sunamayacağı ortadadır. Ancak bu, diğer blokun restorasyon vaatlerini iktisadi olarak geçerli kılmaya yetmemektedir. Kâr oranlarının düşüş eğilimi yasasının hükmünü icra etmesi bir türlü engellenemezken, küresel yatırım, istihdam, üretkenlik ve ticaret giderek yavaşlar ve yeni bir küresel kriz beklentisi böylesine artarken, Türkiye kapitalizmine bir teknolojik sıçrama ve refah artışı vaat etmek en hafif tâbirle hezeyanlı bozukluktur. Kaldı ki, propaganda edildiğinin aksine, bu blokun/ittifakın somutta önerdiği şey de zaten küresel üretim zincirlerinin yüksek fiyatlı/ücretli, yüksek teknoloji üreten halkalarına sıçramak değildir. Bu blok küresel rekabette geri kalmamak için mevcut üretim işbölümündeki rolünü teknik bakımdan modernize etmek, yani yeni sermaye malları ithal ederek üretkenliğini artırmak, böylece emeği ucuzlatmak derdindedir. Yeni makineleri kullanacak "nitelikli işgücü" büyürken, işsizlik artacaktır. Bunun için IMF'den kemer sıkma anlaşması ile borç alınacak ve kamu ihale-teşvikleri artık bu bloka akacaktır. Merkez Bankası "bağımsızlaşacak", yani mali sermaye yüksek faiz vurgunculuğu imtiyazını geri kazanacaktır. Belki enflasyon azalacak, ancak bu sefer de on milyonların harcayacağı bir geliri dahi kalmayacaktır. İki blokun da ortak çıkarı olan savaş sanayisi ve işgalcilik-yayılmacılık elbette hız kesmeyecektir. Tüm bunlar için en az Erdoğan'ınki kadar ceberrut bir burjuva devlet aygıtına ve iştahlı bir talana ihtiyaç duyacak olan bu programın kapı aralayacağı tek şey, haliyle, yine devlet terörü olacaktır. Kısaca, "Güçlendirilmiş Neoliberalizm" diyebileceğimiz bu birikim tarzının nasıl olup da bölüşümde adalete, siyasette ise "sol restorasyona" kapı aralayacağını anlamak elbette mümkün değildir.

Öyle ya da böyle restorasyon süreci ister siyasi ve ideolojik hegemonyanın tesisi olarak ister zor yoluyla birikim modelinin hayata geçirilmesi olarak gerçekleşsin, orta ve uzun vadede sol-sosyalist hareket açısından nasıl bir durum yaratır? Ve sol-sosyalist hareket bu duruma nasıl hazırlık yapmalı?
Açıkçası muhayyel restorasyon sonrasına şimdiden bakmayı zûl addediyorum. Sonranın koşullarını yaratacak olan şey bugünün koşullarına ne derece saldırdığımız olacaktır. Sorun da buradadır. Restorasyon beklentisi içindeki sol-sosyalist güçler bu saldırıyı hazırlamaktan imtina etmekte, hatta bu ihtimali marjinalleştirmektedir. "Kitlelerin henüz hazır olmadığı" tespiti de bunun gerekçesi yapılmakta, dolayısıyla "geri çekilip, kitleler içinde güç biriktirmemiz gerektiği" söylenmektedir. Peki, bu kavrayışa göre kitleler ne zaman hazır olacaktır? Elbette ki örgütlülük ve eylem düzeyi kendiliğinden, düzen-içi mücadele yollarıyla ve birikimli bir şekilde belirli bir seviyeye kadar artınca… Ancak bu ezberde safça bir tutarsızlık var. Burjuva demokrasilerinden farklı olarak, faşizm kitle mücadelesinin bizzat bu kendiliğinden, düzen-içi yollardan ve birikimli bir şekilde gelişimine karşı devreye sokulan bir devlet biçimi değil midir? Bu biçimin kendisinde esaslı bir değişiklik beklemiyorsak, hatta devlet terörünün artacağını öngörüyorsak, kitleler arzu edilen hareket/örgütlülük düzeyine nasıl erişecektir?

Örneğin biraz önce Millet İttifakı'nın burjuva değişim programının faşist şef Erdoğan'ın 2002'deki burjuva değişim programından dahi geri olduğunu belirtmiştik. Rejimdeki o geçici gevşeme hali dahi bu sol güçlerin kitleselleşmesini sağlamadıysa, Millet İttifakı'nın müstakbel iktidarı neden ve nasıl sağlayabilir? Üstelik şimdi kapitalizm o zamanki gibi bir genişleme değil, bitmeyen durgunluk evresinde, yani sosyal rüşvet ihtimalinin maddi koşulları da tükenmiş vaziyette. Veya 7 Haziran sonrasına bakalım. Ezilenlerin seçim zaferi sonucu 20 Temmuz 2015'te Suruç Katliamı ile başlatılan savaş sürecinde maalesef bir noktadan sonra benimsenen güvenlikçi politikalar ve "geri çekilme" taktiği arzulanan eylem ve örgütlülük düzeyini mi, yoksa faşist şefin gemi azıya almasını mı beraberinde getirdi? Peki, 7 Haziran sürecinde rejim partilerinden kesinkes yüz çevirmiş, özsavunma ve özyönetim iddialı/pratikli saflaşmadan fersah fersah geride kurulan mevcut saflaşmanın mücadeleyi ileri taşıması beklenebilir mi?

Türkiye ve Kürdistan'da ezilenlerin mücadelesi burjuvazinin şu ya da bu kanadının açtığı imkân ve alanlar sayesinde değil, burjuvaziye "rağmen" yükselmiş, hatta bu imkân ve alanları açan da bizzat mücadelelerin kendisi olmuştur. Dolayısıyla bugün "kitleleri hazır hale" getirecek olan şey de, sözde restorasyon ihtimalinden medet umarak kendi benliğini askıya almak olamaz. Bu yüzden sol-sosyalist güçler çareyi en geri zeminde, yani ekonomizmde, reformizmde, pasifizmde ve parlamentarizmde birleşip kitleselleşmekte değil, faşizme karşı kitle ve öncü şiddetini örgütlemekte aramak zorunda. Kavga etmek istememek dayak yemeye engel olmuyorsa dövüşmeyi öğrenecek, dövüşe dövüşe örgütlenip, kavgada kitleselleşeceğiz. Başka yol yok.