Kate Rogali yazdı / Trans kız kardeşlerimiz 8 Mart'a!
Kadınlara şiddetten başka bir şey sunmayan bu düzene karşı mücadelenin ön saflarında yer almak gerekiyor. Kadınlar olarak, komünistler, sosyalistler ve demokratlar olarak 8 Mart'ta sokağa çağrı yapıyorsak, trans kız kardeşlerimizi de yanımıza çağırmak ve onlara mücadelenin ön saflarında yer açmak bizim görevimiz. Sağlık hizmetlerine erişim, güvenceli iş ve nefret ile şiddetin son bulması talepleri hepimizin ağzından yükselmeli. Ve tüm trans kız kardeşlerimize sesleniyoruz: Yerimiz kadın devriminin ön saflarıdır!
Bu yıl 8 Mart Emekçi Kadınlar Günü, artan şiddet, savaş ve emperyalistlerin yeni bir paylaşım savaşına hazırlandığı koşullarda karşılanıyor. Bu gelişmeler birbirlerinden ayrı bir biçimde ele alınamaz, tam tersine bütün bu gelişmeler birbirini karşılıklı olarak koşulluyor. Trans kadınlar ve LGBTİ+'lar, erkek egemen düzenin ezilenleri olarak bu sertleşen koşulları özellikle hissediyor ve bu bağlamda bu düzene karşı mücadelenin öncüleri olmaları gerekiyor.
Emperyalistlerin yeni bir dünya savaşına hazırlıkları sıçramalı bir biçimde gelişirken, etkileri bütün dünyada hissediliyor. Avrupa devletleri silahlanmayı sürdürürken, Avrupa Birliği ve emperyalist dünya sistemi içinde kendi konumlarını yeniliyorlar. ABD, özellikle Ortadoğu başta olmak üzere dünyanın farklı bölgelerinde askeri saldırılarını sürdürüyor; Türkiye ise Ortadoğu'da sömürgeci bir bölgesel güç olarak egemenliğini genişletmek ve sağlamlaştırmak için yeni adımlar atıyor. Bu gelişmeler, bütün bu ülkelerde faşist hareketlerin güç kazanmasıyla birlikte ilerliyor. Çünkü savaş her zaman aynı zamanda "iç cephede” de savaş anlamına geliyor. Erkeklerin siperlere sürülerek top mermisi hâline getirilmesi için kadınlar yeniden eve kapatılıyor, yeni işçilerin ve askerlerin "yeniden üretimini” sağlamakla görevlendiriliyor. Böylece kapitalist sistem ayakta tutuluyor.
Yıllardır dünya genelinde ataerkil şiddetin, tecavüzlerin ve kadın cinayetlerinin arttığını görüyoruz. Bu şiddet, kadınların sisteme boyun eğmesini sağlamak için kullanılıyor. Kapitalist devletler bu şiddeti örtbas ediyor, siyasal olarak meşrulaştırıyor ve ideolojik olarak besliyor. Erdoğan'ın ilan ettiği "Aile Yılı”, ABD, Türkiye ve faşist HTŞ çetelerinin Rojava'daki kadın devrimine karşı yürüttüğü imha savaşı, Trump'ın ve Avrupa devletlerinin giderek sertleşen erkek egemen yasaları bu gerçeği açık biçimde gösteriyor. Kapitalist devletler, özgürlük isteyen kadınlara hiçbir şey vaat etmiyor.
Cins çelişkisinin keskinleşmesi ve kadınların dünya çapındaki direnişine karşı erkek egemen güçlerin seferber edilmesi, LGBTİ+'lar üzerinde de ağır biçimde hissediliyor. LGBTİ+'lara yönelik cinayetler ve nefret suçları dünya genelinde artıyor; buna LGBTİ+ karşıtı yasaların yürürlüğe girmesi eşlik ediyor. Bu politikalar inkârcı bir karakter taşıyor ve dünyanın neredeyse her yerinde trans bireyler, özellikle de trans kadınlar, erkek egemen faşistlerin hedef tahtasına oturtuluyor. Trans cinayetlerini belgeleyen yıllık "Trans Murder Monitoring"in verilerine göre, dünya genelinde öldürülen trans bireylerin yüzde 94'ünü trans kadınlar oluşturuyor.
Bu durum, aynı zamanda faşistleşmenin bir belirtisi olarak karşımıza çıkıyor: Varlıkları inkâr edilen ezilenler giderek daha fazla toplumun dışına itiliyor, kamusal alandan silinmeye zorlanıyor ve sokağa sürülüyor. Aynı zamanda trans kadınlar giderek daha sık biçimde diğer kadınlar için sözde bir "tehdit” olarak gösteriliyor. Bunun bir örneği İngiltere'de yaşanıyor; geçtiğimiz yıl gerici kadın örgütlerinin baskısıyla trans kadınların hukuken kadın olarak tanınması hakkı geri alındı. Dünya genelinde pek çok trans kadın güvencesiz işlerde çalışıyor ya da seks işçiliğine zorlanıyor; kentlerin çeperlerinde, gettolarda yaşamaya mahkûm ediliyor ve insanca yaşamdan kopuk biçimde her gün aşağılanmaya, inkâra ve şiddete maruz kalıyor.
Ancak son yıllara baktığımızda, trans bireylerin -çoğu zaman trans kadınların öncülüğünde- güçlü bir direniş geliştirdiğini de görüyoruz. Daha bir yıl önce Meksika'da bir grup trans seks işçisi, kız kardeşlerinden birini öldüren katil erkeği koruyan iki adliye binasını yerle bir etti. Avrupa'da ve Türkiye'de de translar, erkeklerin ve devletin şiddetine ve inkârına karşı sokaklara çıkıyor; Onur Yürüyüşlerinde ya da Transları Anma Günü'nde direnişi büyütüyor.
Bunun ötesinde, 8 Mart gibi günlerde, ezilenlerin safında savaşan ve yaşamlarını erkek egemenliğine ve kapitalizme karşı mücadeleye adayan Filipinli gerilla Ka Daisy ve Kürt komünist Okan Altunöz de anılıyor.
Bugüne kadar örgütlü ve kolektif direniş örnekleri sınırlı kalıyor; muhtemelen hepsini de bilmiyoruz. Ancak açık olan şu ki, giderek daha fazla LGBTİ+ birey kaderini kendi ellerine almak istiyor. LGBTİ+'lar erkek egemenliğe karşı mücadelede özel bir rol oynuyor. Yaşam hakkını savunan LGBTİ+'ların açık, cesur ve militan varoluşu, ataerkil düzene karşı güçlü bir ideolojik etki yaratıyor. Çünkü LGBTİ+'lar, son nefesini vermekte olan, iki cinsiyete dayalı bir düzen olmadan ayakta duramayan egemenlik sisteminin dışında kime zarar veriyor ki? LGBTİ+'ları inkar eden ve ezen düşman ile evlere kapatılan ve tecavüze uğrayan kadınların karşısındaki düşman aynı. Kapitalizmin ayakta kalmak için ihtiyaç duyduğu ve faşizmin benzeri görülmemiş biçimde körüklediği erkek egemen sistem, ortaklaşan sömürümüzden ve baskı altına alınmamızdan besleniyor.
Bu nedenle trans kadınların kız kardeşleriyle omuz omuza, Uluslararası Kadın Mücadele Günü'nde sokaklara çıkması hayati önem taşıyor. Kadınlara şiddetten başka bir şey sunmayan bu düzene karşı mücadelenin ön saflarında yer almak gerekiyor. Kadınlar olarak, komünistler, sosyalistler ve demokratlar olarak 8 Mart'ta sokağa çağrı yapıyorsak, trans kız kardeşlerimizi de yanımıza çağırmak ve onlara mücadelenin ön saflarında yer açmak bizim görevimiz. Sağlık hizmetlerine erişim, güvenceli iş ve nefret ile şiddetin son bulması talepleri hepimizin ağzından yükselmeli.
Ve tüm trans kız kardeşlerimize sesleniyoruz:
Yerimiz kadın devriminin ön saflarıdır!