25 Mart 2026 Çarşamba

Hürmüz Boğazı'ndan yükselen kriz: Kapitalizmin varoluşsal açmazı 

Tüm bu savaşlar arasında tüm bölge devletleri ve dünyanın gelecek günlerini belirleyecek en önemli hamle İran'ın Hürmüz Boğazı'nı kapatmasıyla başladı diyebiliriz. Enerji fiyatlarındaki ani artışlar; emperyalist ülkeler başta olmak üzere mali ekonomik sömürge olan ülkeleri de içine alabilecek daha büyük açlık ve sefalet, yıkım dalgaları yaratacaktır.

Kapitalist üretim biçiminin tarihsel gelişimi incelendiğinde krizlerin bu sistemin istisnai değil, aksine yapısal bir parçası olduğu görülür. Kapitalizm sürekli genişleme eğilimine sahip bir üretim biçimidir; sermaye birikimi daha fazla üretim, daha fazla pazar ve daha fazla enerji tüketimi gerektirir. Bu nedenle kapitalist ekonomi yalnızca toplumsal ilişkiler tarafından değil, aynı zamanda maddi üretim koşulları tarafından da belirlenir. Rekabet faktörüyle meta üretimine dayalı ekonomi, sürekli büyüme ve merkezileşme eğilimiyle kendi rakip şirket ve tekellerini ya ortaklıklar ya da iflaslar yoluyla yutarak ilerler, kendi doğal sınırlarına ulaştığı evrede emperyalist savaşlar ve yeni hammadde, pazar arayışları devreye girer. 

Enerji bu üretim sürecinin merkezinde yer alır. Sanayi devriminden itibaren kapitalist üretim süreçleri giderek artan ölçüde yoğun enerji kullanımına dayanmıştır. Kömür, petrol ve doğalgaz gibi fosil yakıtlar modern sanayi toplumunun üretim altyapısını oluşturmuştur. Bu nedenle enerji arzında yaşanabilecek herhangi bir kesinti yalnızca belirli sektörleri değil, bütün dünya ekonomisini etkileyebilecek sonuçlar doğurur. Bu durum enerji kaynaklarını yalnızca ekonomik değil aynı zamanda jeopolitik bir mesele haline getirir. Petrol üretim bölgeleri üzerinde kurulan hegemonya mücadelesi emperyalist rekabetin en önemli unsurlarından birisidir. Ortadoğu bu nedenle dünya ekonomisinin stratejik merkezlerinden biri haline geldi. Bölgedeki siyasi istikrarsızlıkların ve savaşların önemli bir kısmı enerji kaynakları üzerindeki kontrol mücadelesiyle bağlantılıdır.

Emperyalist küreselleşme çağında karın çevrim hızının yükseltilmesi bu ağların kesintisiz sürdürülebilir olmasıyla ilişkilidir. Koronavirüs krizi, küresel tedarik zincirlerinin kopmasına yol açmış ve hem iç hem de dış ticaretin durmasına; bundan kaynaklı 2020 yılında derin bir ekonomik krizi de tetiklemişti. 2008-09 krizinden başlayan inişli çıkışlı durgunluk evresi, pandemi sürecinin ardından varoluşsal kriz alametlerini derinleştirdi. Şu an Ortadoğu'da emperyalist Siyonist barbarlığın yeni dizayn çabalarının altında bu varoluşsal krizden ve Çin-Rusya emperyalist bloğuna karşı verilen hegemonya mücadelesinin sonuçlarını yaşamaktayız. 

İran bu enerji jeopolitiğinin en kritik aktörlerindendir. Dünya petrol rezervlerinin önemli bir kısmı Basra Körfezi çevresinde yoğunlaşmıştır. Dünyadaki petrol rezervinin yaklaşık yüzde 55'i, hali hazırdaki sanayi üretiminin enerji ihtiyacının yüzde 30'u bu bölgeden karşılanır. Bu bölgeden çıkan petrolün büyük bir bölümü Hürmüz Boğazı üzerinden dünya piyasalarına taşınır. Hürmüz Boğazı yalnızca dar bir deniz geçidi değildir; aynı zamanda küresel enerji dolaşımının en hassas noktalarındandır. Hali hazırdaki rezerv ve ham petrole ulaşım maliyetinin düşüklüğü; gelecek açısından da kapitalizmin, emperyalist küreselleşme aşamasında, emperyalist güçlerin bölge ve dünyasal çıkarları açısından önemli bir yerde durmaktadır.

Bu nedenle İran'da devam eden savaş ve emperyalist-Siyonist saldırganlık, yalnızca bölgesel bir çatışma olarak değerlendirilemez. Rusya-Çin ve ABD blokları arasındaki çıkar çatışmalarının görünür ve görünmez yanlarıyla en çok açığa çıktığı bölgedir. Filistin, Suriye, Irak ve Lübnan savaşlarından farklı olarak İran, petrol arzında büyük kesintilere yol açacak ve enerji fiyatlarının hızla yükselmesine neden olabilecek güçte olduğunu göstermiştir. Tüm bu savaşlar arasında tüm bölge devletleri ve dünyanın gelecek günlerini belirleyecek en önemli hamle İran'ın Hürmüz Boğazı'nı kapatmasıyla başladı diyebiliriz. Enerji fiyatlarındaki ani artışlar; emperyalist ülkeler başta olmak üzere mali ekonomik sömürge olan ülkeleri de içine alabilecek daha büyük açlık ve sefalet, yıkım dalgaları yaratacaktır. Savaşın ilk ay bilançosu tahmin edilenin çok üzerinde bir yıkım getirdi; doğrudan savaş alanı olan Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Kuveyt ve Irak'ın petrol tesisleri hedef alındı. En az 40 enerji tesisi zarar gördü, Liman ve LNG tesisleri büyük ölçüde imha edildi. Petrol üretimi ve ihracat keskin şekilde düştü. Çin, Hindistan, Japonya ve Güney Kore gibi üretim ve teknoloji merkezlerinde Hürmüz Boğazı'ndan petrole bağımlı ekonomiler olarak enerji arzının kesintiye uğraması üretim maliyetlerini etkiledi ve uzak doğu borsalarında ciddi kayıplara yol açtı. Almanya, Fransa ve İtalya gibi AB'nin lokomotif ülkelerinde ciddi resesyon riski belirdi ve sanayi rekabetinde ciddi güç kaybetmiş ekonomileri düşük büyüme ve enflasyon riskiyle karşı karşıya bıraktı. Afrika ülkeleri, Latin Amerika ve Güney Asya'da gıda fiyatları ve enerji maliyetlerinde yükseliş aynı zamanda ithalata bağımlı ekonomilerde ciddi bir zarar ve en önemlisi tüm bunların sonucu olarak açlık, yoksulluk ve borç bağımlılığını daha kırılgan olan mali ekonomik sömürgelerde de arttırdı. 

Emperyalist küreselleşme evresinde, küresel üretim ve tedarik zincirleri birbirine göbekten bağlı halkalar gibidir. Bu halkaların en olmazsa olmazı ucuz veya öngörülebilir bir hammadde maliyetinin oluşmasıdır. İran'ın Hürmüz Boğazı'ndan ticari gemi ve petrol tankerlerinin geçişine izin vermemesi karşı hamle olarak devreye soktuğu bir silaha dönüştü. Bu durum, küresel tedarik ve üretim zincirinde sanayi sermayesinin daralan hareket marjını ve azalan karlarını iyice dibe çekerek sermayenin finans ve banka sermayesine olan bağımlılığını arttıracak ve dev şirketler, tekellerin batmasına yol açabilecek büyüklükte bir küresel etki yaratacak güce sahip olduğunu şimdiden gösteriyor. 

Sanayi üretimindeki karların azalması ve büyüme rakamlarının her türlü teşvik, finansal destek ve rant ekonomisine rağmen istenilen düzeylere ulaşamaması da yeni kaynak ve alanların, düşük maliyetli hammaddeye ulaşım ve kamu kaynaklarının sınırsız yağmalanmasına olanak tanıyan savaş ekonomisini zorunlu kılmıştır. Emperyalist rekabetteki pozisyonunu kaybetmek istemeyen ABD'nin saldırgan bir şekilde dünyanın dört bir tarafındaki halklara tehditler savurması ve fiziki müdahaleyi tartışmasız ve tereddütsüz şekilde devreye sokması, emperyalistler açısından kaçınılmazdır. Bulundukları varoluşsal açmaz savaş ve katliamları bir zorunluluk haline getirmiştir.  

Enerji fiyatlarının yükselmesi üretim maliyetlerini doğrudan etkiler. Sanayi üretimi büyük ölçüde enerji kullanımına dayandığı için petrol fiyatlarında yaşanan artışlar birçok sektörde maliyet baskısı yaratır. Bu maliyet artışları tüketici fiyatlarına yansır ve enflasyonist baskılar ortaya çıkar. Bu da süper karları ortaya çıkarır ve emeğin genel kar kütlesi içerisinden alacağı payları da doğrudan etkiler. Bu durum sınıflar arası eşitsizlikleri derinleştirir ve aynı zamanda sermayenin merkezileşme eğilimini güçlendirir.

Enerji krizlerinin bir diğer önemli sonucu finansal piyasalar üzerinde ortaya çıkar. Modern kapitalist ekonomi büyük ölçüde kredi ve borç mekanizmalarına dayanır. Şirketler yatırımlarını çoğu zaman borçlanma yoluyla finanse eder. Enerji maliyetlerindeki artış şirket kârlarını düşürdüğünde borç ödeme kapasitesi de zayıflar. Bu durum finansal sistemde zincirleme bir etki yaratır ve finansal piyasaların çöküşünü tetikler.

2008-09 küresel ekonomik kriz, kapitalist ekonominin bu kırılgan yapısını açık biçimde ortaya koymuştu. Kriz sonrasında merkez bankaları büyük ölçekli para genişleme politikaları uygulayarak finansal sistemi ayakta tutmaya çalıştı. Ancak bu politikalar aynı zamanda küresel borç seviyelerinin artmasına neden olmuş ve kriz sonrası sermayenin daha da fazla finansallaşması ve borçlanmasını sağlamıştı. An itibariyle küresel GSYH 100 trilyon dolar civari, buna karşılık küresel borçlanma düzeyi hane halkı borçları, şirket ve devlet borçlarının toplamı 350 trilyon dolar civarındadır. Yüzde 350 civarındaki borçlanma düzeyi Hürmüz Boğazı'ndaki küresel enerji krizinin tetiklenmesiyle önümüzdeki birkaç ay içerisinde tahmin edilenin çok üzerinde seviyelere ulaşacaktır. Banka ve rant sermayesinin sanayi sermayesi içindeki oranının yükselmesi üretim ve sanayi sermayesini küresel krizlere düne göre çok daha fazla kırılgan hale getirir. 

Kapitalizme özgü krizler aynı zamanda servet transferi için tarihsel fırsatlar ve imkanlar da yaratır. Sanayi sermayesinin üretim iştahının kesilmesi yedek sanayi işsizlik orduları yaratır ve kronik kitlesel işsizlik, yoksulluk ve açlığın boyutlarını yükseltir. Artan enerji maliyetleri karların azalma eğilimini güçlendireceği için ücretliler sınıfı, piyasa koşullarında üretimini durduran ya da finansallaşmış sanayi sermayesinin faiz-rant sermayesine yönünü dönmesi ya da iflaslar yoluyla batışına tanık olacaktır. Dolayısıyla bu etki, ara katmanların erimesi ve işçileşmesi veya mülksüzleşmesi sürecini tekrardan tetikler. Savaşın maliyeti ve atılan her bir füzenin, kalkan her uçağın maliyeti ezilen sınıflara borçlanma ve yeni kölelik prangalarına dönüşür. Küresel pandemi krizinden bu yana ciddi anlamda mutlak ve nispi artı değer sömürüsü arttırmasına rağmen sermayenin merkezileşme eğilimi hız kazanmış ve genel kar kütlesi içerisinde işçi sınıfı ve yoksullar, gıda ve sağlıklı konuta ulaşım ve genel geçim sepetindeki alım gücünü dünya genelinde günden güne kaybetmektedir. Burjuvazinin sınırsız sömürü ve açlık dayatmalarına rağmen emperyalist küreselleşme evresindeki kapitalizmin kayığı su almaya devam ediyor. Tüm bu denklem içerisinde savaşın başında bir hafta gibi bir sürede İran'ı devireceğini vadeden ABD emperyalizmi, körfez ülkelerindeki ABD ve NATO üsleri ve Tel Aviv'e bombalar yağmasıyla pabucun pahalı olduğunu bir kez daha gördü. 

Emperyalist savaş ve müdahaleler aynı zamanda tarihsel kırılma ve devrimlerin arife günleridir. Bölge gerici devletleri ve işbirlikçi iktidarların sonunu hazırlayan toplumsal devrimler çağının kapısını aralamanın da düne göre çok daha yakın olduğu anlar bu tarz çelişkilerin keskinleştiği anlardır. Antiemperyalist bir mücadeleci çizgisinin savunulması ve açlık, sefalet ve katliamların her türlüsünü yaşayan ezilen halkların ortak mücadele birliği ve yan yanalığı özgür bir geleceğin kapısını aralayacak temel dayanılacak güçtür.