20 Şubat 2026 Cuma

Çeviri / Savaş mı, barış mı?*

İran ile ABD arasında süren görüşmelere ilişkin olan bu yazı komalah.org sitesinden ETHA tarafından çevirilmiştir.

İran ve Amerika arasındaki ikinci görüşmelerin, her iki taraftan çelişkili açıklamalarla birlikte Cenevre'de yapılması bekleniyor. Bir yanda, İran İslam Cumhuriyeti, enerji, petrol ve gaz ortak sahaları, madencilik projeleri ve hatta uçak alımı dahil olmak üzere geniş çaplı ekonomik işbirliği için Amerika ile anlaşmaya hazır olduğunu belirtti. Dışişleri Bakanlığı Ekonomik Diplomasi Genel Müdür Yardımcısı Hamid Ganbari, anlaşmanın sürdürülebilir olabilmesi için Amerika'nın da "yüksek ve hızlı ekonomik getiri sağlayacak" alanlarda fayda sağlaması gerektiğini savundu.

Diğer taraftan, Amerika Dışişleri Bakanı Marco Rubio, diplomasi tercihinde olduğunu belirtmiş olsa da, "Kimse İran ile başarılı bir anlaşmaya varamadı" vurgusunu yapıyor. Aynı zamanda, Amerika bölgeye ikinci bir uçak gemisi gönderdi ve görüşmelerin başarısız olması durumunda "uzun süreli askeri harekât" için hazırlanıyor. Ayrıca, Axios'a göre Trump ve Netanyahu, İran'ın Çin'e petrol ihracatını azaltmak için birlikte hareket etmeyi kabul etti; bu adım, Tahran'ın petrol gelirlerini ciddi şekilde düşürebilir.

Bu gelişmeler, her iki tarafın da diplomasi ve baskı araçlarını aynı anda kullandığını gösteriyor. Bu kombinasyon, görüşmeleri hem bir anlaşmaya hem de gerilimin artmasına yönlendirebilir.
Böylesi bir ortamda, İran halkı için asıl soru, "Bu senaryolardan birini desteklemek ya da karşı çıkmak" değildir. Halk, ne savaşın karar vereni ne de barışın yetkilisidir. Önemli olan, her iki senaryonun sonuçlarına karşı hazırlıklı olmak ve bağımsız bir güç inşa etmektir. Bu güç, siyasi açılış ya da çöküş anlarında, hem günlük yaşamı koruyabilmeli hem de İslam Cumhuriyeti'ne karşı mücadelenin geriye gitmesini engelleyebilmelidir.

Eğer bir anlaşma sağlanırsa, bu barışın halkın özgürlüğünü ve temel haklarını sağlaması pek olası değildir. JCPOA (Kapsamlı Ortak Eylem Planı) deneyimi hala tazedir. İran İslam Cumhuriyeti 150 milyar dolar ile işçi sınıfı ve toplumun alt kesimlerinin yaşam koşullarını iyileştirmedi; bunun yerine sınıfsal farklılıkları derinleştirdi, yolsuzluğu artırdı, rejimin güvenlik ve askeri gücünü güçlendirdi.

Petrol gelirlerinin artışı veya yabancı sermayeye erişim, halk refahı yerine, güvenlik, denetim ve baskı kapasitelerinin genişletilmesine dönüşebilir. Güvenlik baskısındaki nispi azalma, sivil, işçi, öğrenci ve kadınların örgütlenmesi için bir alan yaratabilir, ancak bu alan, her zaman güvenlik hesaplamalarına bağlı ve geri alınabilir olacaktır.

Anlaşmanın ciddi bir tehlikesi, sadece rejimin devamı değil, aynı zamanda Amerika için kabul edilebilir ve toplumun bazı kesimleri için daha tahammül edilebilir bir biçime dönüşmesidir. Böyle bir durum, halkın rejim değişikliği için duyduğu coşkuyu geçici olarak azaltabilir ve devrimci bir çöküş fırsatını yok edebilir. Anlaşma, talepler hareketinin kapasitesini artırabilir, ancak aynı zamanda İslam Cumhuriyeti'nin varlık araçlarını da güçlendirir.

Ancak bir savaş, sınırlı da olsa, kendi mantığını topluma dayatır. Her şey güvenlik meselesine dönüştürülür. Rejim güçleri ve istihbarat kurumları toplumu tamamen denetim altına alır, her türlü karşıtlık "ihanet" olarak etiketlenir. "Vatanı savunmak" gerekçesiyle, siyasi alan kapatılır, en temel haklar askıya alınır ve baskılar yoğunlaştırılır. Savaş, enflasyon, kamu hizmetlerinin çöküşü, işsizlik ve açlık getirir. Savaş demek, hastane, okul, su, elektrik ve konutun çökmeye yüz tutması demektir, yani göç ve evsizlik dalgaları sosyal bağları koparır.

Tabii ki, bu durum büyük halk hareketlerine yol açabilir, ancak örgütlenmiş ağlar ve önderlik olmadan, böyle bir ayaklanma sonuçsuz, maliyetli ve hatta gerici güçler için faydalı olabilir.

Gerçek şu ki, halk için hiçbir senaryo bir tercih değildir, her ikisi de farklı şekillerde ağır sonuçlar doğuracak. Barışta, esas tehlike rejimin devamı ve daha fazla kaynağa sahip olarak yeniden üretilmesidir. Savaşta ise, en büyük tehlike insani felaket ve güç boşluğu yaratılmasıdır. Her iki durumda da, bağımsız bir toplumsal güç inşa edilmezse, halk, kendi seçmediği koşulların çarkları altında ezilecektir.

Peki çözüm nedir? Çözüm, her zaman vurguladığımız gibi, aşağıdan örgütlenmek ve halk temelli yönetsel yapılarla güç boşluğunu doldurmaktır. Toplumsal hareketlerin başarısı, müzakerelerin veya savaşın sonucuna bahis yapmada değil, halk yönetimi için kapasite inşa etmekte yatar. Bu, halkın günlük yaşamını savunabilecek, ekmek, ilaç ve mahalle güvenliğini sağlayacak ağların kurulması demektir. Bu, işyerlerinde, mahallelerde, fabrikalarda, hizmetlerde, taşımacılıkta, petrol ve gazda işçi konseyleri kurmak, yerel halk meclisleri oluşturmak, dayanışma ağları ve mali destek fonları kurmaktır.

Gerçek şu ki, eğer halk, güç boşluğunu doldurmazsa, bu boşluğu İran Devrim Muhafızları, hükümetin reformcu kanadı ya da dış güçler dolduracaktır. Ancak ne yapılması gerektiği, bu iki senaryonun hiçbirinin gerçekleşmediği şu an için bellidir: Şu andan itibaren, mevcut toplumsal hareketlerin devamında, ekmek, iş ve özgürlük taleplerinin birleşik bir şekilde hayata geçirilmesi gerekir. Eğer yaşam ve iş talepleri özgürlükten ayrılırsa, bu, hükümet içindeki ya da sağcı burjuva muhalefetin şantajına dönüşür. Eğer özgürlük yaşamdan ayrılırsa, sloganlar maddi temelden yoksun olur. Toplumun sol güçleri, bu ikisini gerçek örgütlenme içinde birbirine bağlamalıdır.

Cenevre görüşmelerinde ne olursa olsun, ister bir anlaşmaya varılsın, ister savaş çıksın, halkın nihai kaderini belirleyecek şey değildir. Sol güçler, eğer kritik anlarda belirleyici bir güç olmak istiyorsa, bugünden itibaren sadece yukarıdaki sonuçları yorumlamak yerine, aşağıyı inşa etmeye odaklanmalıdır. Her iki senaryoya karşı da tek yanıt, aşağıdan örgütlenme, sınıfsal dayanışma ve halk temelli yönetimdir. Bu, özgürlük, eşitlik ve daha iyi bir yaşam adına her güç boşluğunu doldurmak için yapılmalıdır.

Kaynak: 
https://komalah.org/

Yazının orijinal başlığı:
Savaş mı, barış mı? Halk tercih yapmak zorunda değil, her iki senaryoya karşı örgütlenmelidir