27 Ocak 2026 Salı

Aynur Ege Dîcle yazdı | Reqa'da yeniden 'hilafet'in ilan edilmesine hazırlanılıyor

Bugün Raqa'da yeniden DAİŞ bayrakları dalgalandırılıyor. Bu bayrak Kürdistan ve Ortadoğu'yu bekleyen yeni bir karanlık dönemin işaretidir. Emperyalistler, siyonistler, işgalciler, bölgesel gerici rejimler işbirliğinde yeni dönemin yönetilmesinde; yeni mezhep savaşları, bölgesel ve iç savaşlar serisine başvurabileceğini görebiliriz. 

Tüm ilerici kamuoyu; insanlık Suriye ve Rojava-Kuzey ve Doğu Suriye'de yaşananları yakından takip ediyor. DAİŞ'in hilafet ilan ettiği Reqa'da; farklı ulus ve inançlardan oluşan QSD güçlerinin ortak hamlesiyle özgürleştirilmesinin üzerinden, yaklaşık 9 yıl geçtikten sonra bugün yeniden kent meydanına -HTŞ işbirliğinde- DAİŞ bayrağı asıldı. DAİŞ işgali boyunca Reqa'da halka büyük barbarlık, vahşet, katliam, kadınlara dönük cinsel saldırı, her türlü zulüm, işkenceler yaşatıldı. Kent bugün yeniden emperyalist, siyonist, işgalci, gerici güçler eliyle karanlıklara gömüldü. Bu karanlığı şimdi Rojava'nın tüm kentleri üzerine çekmek istiyorlar.

Rojava'da gazeteciliğimin ilk yılları aynı zamanda savaşın yoğun olduğu zamanlardı. Devrim bana savaş muhabirliği deneyimini böylesi, en sıcak zamanlarda yaşattı. O dönemler aynı zamanda; Kürt, Arap, Süryani halklarının kahraman evlatlarının büyük direnişlerine tanıklık ettiğimiz zamanlardı. Birbirinden değerli kadın ve erkek savaşçıyla tanışmış, birbirinden mütevazı ama bir o kadar kararlı, iradeli duruşlarına tanıklık etmiştim. O insan güzelleri DAİŞ'in halklara, özelde kadınlara yaptıkları vahşeti gördükçe, tanık oldukça daha büyük savaşıyor, düşmana öfkeleri bir o kadar bileniyordu adeta. Onların cesaretli duruşları, savaşçılıkları bölge ve dünya halklarında gelişen korkuları yıkan büyük bir güç de oluyordu. Savaşta ileri doğru yapılan her hamle ile birlikte DAİŞ'in yarattığı o korku duvarı da yıkılıyordu. Ve elbet dünya ilerici insanlığının bildiği, kabul ettiği gibi DAİŞ'in yenilgisinin başlangıcı Kobanê, Şengal onur ve özgürlük savaşlarında başladı. Reqa'nın faşist/barbar çetelerden temizlenme operasyonuyla son nokta vurulmuştu. Bu sadece DAİŞ'in değil, onun destekçisi sömürgeci Türk devleti içinde büyük bir yenilgi olmuştu. Faşist şef Erdoğan başkanlığında AKP Kürtlere kaybettirmek istediyse de halklar arası kurulan ittifakla birlikte ona bu zevki değil yenilgiyi tattırdı. 

Sosyalist yurtsever bir gazeteci olarak bu süreçlere kameramla tanıklık yaparken birbirinden farklı yoğunlukta duygular da tattım elbette. Farklı yaşlardan savaşçılarla cephede tanışma onurunu yaşadım. Devrim ve feda ilişkisini düşündüğümde bugün hafızamda capcanlı olan örnekler hala büyük bir coşku verir bana. Örneğin olağan görüntülerden olan 70'ine yaklaşmış bir amcanın ve teyzenin elinde silah, sırtında raxtı ile nöbet başında olması insanda coşku, heyecan, saygı, minnet gibi türlü duygular tattırıyordu. Savaş bugün olduğu gibi dünde sadece cephedeki çatışmalardan ibaret değildir. Oraya gelmeden önce mühimmattan, lojistiğe, muharebeden, cephaneye, sağlık alanına kadar farklı işlevi olan ama birbirini tamamlayan çeşitli tipte örgütlenmeler gerektirir. Farklı yaşlardan kadınları, teyzeleri, amca, dayıları görmek de olağandı. Henüz ergenliğinin ilk demlerinde olan geri hizmetlerde çalışmalara destek veren gençleri görmek de mümkündü. Rojava Devriminin tasfiyesinin gündemde olduğu bugün de bunun gibi sayısız örnekleri görüyoruz. 

Halk direnişi sözü Rojava bakımından o gün olduğu gibi bugün de bir reailitedir. Zira devrim bugüne kadar ayakta kaldıysa farklı ulus ve halklardan tüm özgünlüğüyle, zenginliğiyle devrimi sahiplenmesindendir. 

KÜRDİSTAN VE ORTADOĞU SAVAŞLAR KADAR DİRENİŞLERİN MERKEZİDİR
Reqa'nın özgürleştirildiği o saatlerde birçok muhabir arkadaşım gibi beni de en çok etkileyen şeylerden biri kadınların zorla giydirildikleri çarşafları büyük bir sevinçle çıkartıp önümüzde yakmalarıdır. O görüntüler milyonların hafızasına kazınmıştı. Yine aynı karelere yansıyan bir başka şey de şuydu. Ellerindeki küçük çıkınlarıyla çoğu durumda aç biilaç halde kadını erkeğiyle özgür alanlara gelen Reqalılar YPJ-YPG'lilerle buluştuklarında ilk yaptıkları şeylerden biri savaşçılara sarılmak öpmek ve bir sigara yakmak olmuştu. Bir başka şey ise, genç Arap kadınların hemen daha o anda YPJ saflarına katılma kararı almalarıydı. Bunlar, Reqa'nın özgürleştirildiği anlarda tanık olduğum, aktarabildiğim sınırlı örneklerdir. 

Bu yazıda, tüm süreci tarihçe gibi anlatmak değil niyetim. Sadece o dönemle ilgili, birkaç hatırlatma yapmak istiyorum. O büyük direnişin tanıklığını yaparken aynı zamanda faşist DAİŞ'in halk ve kadın düşmanı yüzlerini de dünyaya anlatmaya çalışıyorduk elimizden geldiğince. DAİŞ korku yayma amaçlı barbarlığının propagandasını yapıyordu. Til Temir'de Süryani ve Asurilere dönük kitlesel katliamlar yapılmış, kadınlar kaçırılmış, halklara ait mülkler talan edilmişti. Hatırlanacaktır MLKP savaşçısı ve LGBTİ+ olan İvana Hoffmann ve yoldaşı Coşkun İnce'yle birlikte YPG'li yoldaşları DAİŞ'e karşı savaşta Til Temir'in Til Nasır köyünde ölümsüzleştiler. Özellikle İvana Hoffmann'ın Alman-Afrikalı bir LGBTİ+ olarak bu savaşta yer alması Rojava Devriminin etrafında enternasyonal mücadelenin geliştirilmesinde önemli eşiklerden biri olmuştu. 

DAİŞ Şengal'de de Êzidî halkına dönük büyük bir kitlesel katliam yapmış, karşısında HPG-YJA-Star ve MLKP gerillalarının da öncülüğünde büyük bir savaş başlatılmıştı. Halkın savunması hızla alınmıştı. Binlerce kadının kaybedildiği, halkın katledildiği soykırım saldırısında gerillanın müdahalesine kadar açlık ve susuzluktan ölümle yüz yüze kalmıştı. 1 yıla yakın devam eden savaşta eşsiz kahramanlıklar, fedai duruş açığa çıkmıştı. Aynı dönemde Kobanê kuşatma altına alınarak katliam saldırısı başlatılmıştı. DAİŞ, Reqa'yı hilafetinin başkenti ilan etmiş, Gre Spî, Minbic gibi işgal ettiği alanlarda buna bağlı toplumsal ideolojik yapı inşa etmişti. Faşist DAİŞ'in Reqa'nın işgaline giden süreçte Ermeni, Süryani, Asuri vd. diğer inanç ve halklar buraları terk etmişlerdi zaten. Ağırlığı sünni müslüman Araplar ve çok sınırlı Kürtler kalmıştı. Bu bölgelerde de halklara dönük büyük bir zulüm yaşattı. İşgal ettiği kentler; YPJ-YPG-QSD'li Kürt, Süryani, Arap savaşçılarla özgürleştirmesi sonrası buralarda ki DAİŞ barbarlığı açığa çıkmıştı. 

Faşist DAİŞ ilan ettiği hilafet sistemine göre bölge halkına bir yaşam dayatılmış bu doğrultuda kurallar, yasaklar belirlenmişti. Hukuka, yasaya, adalete bu anlayış doğrultusunda içerik kazandırılmıştı. Örneğin çarpıcı birkaç uygulamalara dair anekdotlar aktarmak isterim. Şer'î hükümler esas alınıyor ama burada da yine uygulayanın niyetine, isteğine göre ceza artışı olabiliyordu. 

Hukuk, cezalandırma yöntemleri islam hukukuna göre yapılıyor, kısasa kısas yöntemi işletiliyordu. Örneğin bu bölgelerde sigara içmek kadın ve erkekler için bütün olarak yasaklanmıştı. Bu yasağı çiğneyenler toplumun da görebileceği biçimde teşhir ediliyor, cezalandırılıyordu. Cezalandırma biçimi, bazen kentin ortasında bu amaç için yapılan kafes gibi bir yerde aç susuz günlerce bekletme ya da bir kentin ortasında kırbaçlama şeklinde olabiliyordu. Bölge özgürleştirildikten sonra ise hem halkın gözlemi hem de çetelerden kaçanların verdiği bilgiler de tüm yasak ve kuralların çoğu durumda emirlerin ve onlara yakın olanların bunun dışında tutulduğu yönündeydi.

Birbirine düşmanlaştıran halk içinde ihbarcılık yaygınlaştırılmıştı. Öyle ki, kişisel sorunlarını komşuluk hukuku içinde çözmek yerine DAİŞ yönetimine ihbar edilmesi teşvik ediliyordu. Bölge halkı içinde BASS rejimi döneminde var olan ekonomik gelirde makas açıklığı DAİŞ'le birlikte çok büyümüş, yoksulluk çok derinleşmişti. DAİŞ döneminde örneğin rüşvet bir yandan teşvik edilirken, öte yanda "rüşvet haram" diyerek veren-alan ayrı ayrı cezalandırmalara gidilebiliyordu. Örneğin hırsızlık olayında bu eylemi yapan ya da iddia edilen kişi hangi eli ile yapmışsa hırsızlığın çapına göre el ya da parmağın kesilmesiyle cezalandırılabiliyordu. Yine toplumda rıza, biat, korku kültürünü inşa etmek için kimi cezalandırmalar kent meydanlarında teşhir ediliyordu. Bazen aylarca bir zindanda, bazen de bir kentin ortasındaki bir kafeste, yazın kavurucu sıcağında, kışın soğukta aç ve susuz günlerce bekletme biçiminde cezalandırma yöntemlerine gidiliyordu. 

Dönem içinde halkla yaptığımız çeşitli görüşmelerde bize anlattıkları cezalandırma yöntemlerinden birinin kuyuya atmak olduğu belirtilmişti. Bir "cezalandırma yöntemi" olarak sonu belirsiz olan kuyulara canlı atılan insanlardan bahsediliyordu. Kuyulara atılanların geri dönüşlerinden bahsedilmiyordu elbet. Kaçırma ve infazların boyutu da halkın anlattığı ortak durumlardı.

DAİŞ'in karanlık yüzünün kadınlar için daha büyük saldırı, vahşet olduğu burada da görülüyordu. Kadınların varlığı, zorla giydirildiği burka-peçelerin arkasında yok sayılmıştı. Kadınlar, Baas rejimi döneminde sınırlı da olsa yer aldıkları kamu yaşamından, DAİŞ'le birlikte yasaklanmıştı. Kadının ne toplumsal ne ev yaşamında herhangi bir varlığından, iradesinden bahsedilemiyordu. Kadınların yanında bir erkek olmadan dışarı çıkmalarının yasaklanması ilk uygulamalardan biri olmuştu. Kız çocukları, DAİŞ emirleri için zorla ikinci, üçüncü eş olarak ailelerinden alınabiliyordu.

Buna kim karşı çıkarsa çıksın sonucunun ölüm olduğu belirtiliyordu. Kız çocukların okula gitmesi yasaklanmış var olan okullar ise içerik değiştirmişti. Hilafet çizgisinde zorunlu "eğitim" veren kurumlar açılmıştı. Buralarda esasta DAİŞ'in ideolojisi doğrultusunda bir toplumun alt yapısı oluşturuluyordu. Aynı zamanda buralarda eğitim alan çocuklar "çocuk savaşçılar" olarak hazırlanıyordu. Bunlar sadece anlatımlarla da sınırlı değildi. O kurumlara ait çekilen kimi fotoğraf kareleri basına yansıtılmıştı. 

DAİŞ'in inşa etmek istediği yaşamın ideolojik çizgisi doğrultusunda şöyle dayatmaları oluyordu: Halktan vergi adına zorla para alınması da sisteme aitti. Kimsenin itiraz etme hakkı yoktu, aksi durumda hayatıyla ödemesi işten bile değildi. DAİŞ zengin-yoksul çelişkisini daha da derinleştirmişti. Örneğin hilafet kurallarına göre en asgari yaşam koşulları halka dayatılırken emirler ve onlara yakın olanlar bunun dışında tutuluyordu. Örneğin TV, internet vb. teknolojik iletişim araçlarının kullanılması, izlenmesi yasaklanmış ve çoğu evlerde kaldırılmışken emirler ve onlara yakın olanların evlerinde LC TV'ler görmüştük. 

YA BARBARLIK YA SOSYALİZM
Bu anekdotları aktarmamız sadece bir hafıza tazelemek değildir elbet. Gelecekte bölge ve dünya halklarını bekleyen tehlikenin bir kısmına dikkat çekmek. ABD-İngiltere'nin başını çektiği DAİŞ-El Kaide artığı HTŞ'si eliyle bölgede yeni bir sistem kuruluyor. Emperyalist ABD dünden bugüne Müslüman Kardeşler, El Kaide, Taliban vb. ile siyasi-bölgesel çıkarları doğrultusunda kurduğu ilişkiler sistematiği bugün de HTŞ-DAİŞ ile kurulan ilişki içinde veri oluşturuyor. DAİŞ çetelerinin kamplardan ve hapishanelerden ABD gözetiminde çıkartılması bu kirli planların bir parçasını oluşturuyor. 

Bugün Raqa'da yeniden DAİŞ bayrakları dalgalandırılıyor. Bu bayrak Kürdistan ve Ortadoğu'yu bekleyen yeni bir karanlık dönemin işaretidir. Emperyalistler, siyonistler, işgalciler, bölgesel gerici rejimler işbirliğinde yeni dönemin yönetilmesinde; yeni mezhep savaşları, bölgesel ve iç savaşlar serisine başvurabileceğini görebiliriz. Tüm bunlar 3. dünya savaş emarelerinin biriktiği günümüzde emperyalistler ve ittifak içindeki bloklarla paylaşım çatışması, savaşının, çelişkilerin arttığı, sahaya da yansıdığı koşullar da oluyor. Küresel emperyalist sistemin yeni bir krizinin sonuçlarını bertaraf etmek için bu savaşlara başvuracağını belirtebiliriz. Mezhep, inanç vb. adına tüm yapılan savaşların esasta kapitalizmin kendi krizlerinin sonucu olduğunu unutmamak gerekmektedir. Kendi krizinden çıkmak için de ezilen halklara, kadınlara, doğaya yıkımı, kıyımı dayatmaktadır. Bunun karşısında ezilen halklar, uluslar, cinsler antiemperyalist ve antikapitalist cins özgürlükçü bir mücadeleyi büyütme zemininde güçlerini birleştirmeli; dünya ezilen halklarının, işçilerin, kadınların önünde tek seçenek var: Ya barbarlık ya sosyalizm!