8 Mart 2026 Pazar

Umudun saçlarını ören kadınlar - Sevdi Aycıl

Şehrin alnında kan lekesi.
Ruj sesi, kirpik kılıcı.
Sokakların ufkunda tırnak izleri boydan boya…
Karanlığı yırtıp atıyor,
Umudun saçlarını örüyor kadınlar.

Dünyanın dört bir yanında yükselen çığlıklar, karanlığın görünmez duvarlarını yumrukluyor. Kadına yönelik şiddet yalnızca Türkiye'nin değil, tüm dünyanın en yakıcı gerçeklerinden biri haline geliyor. 

Bir yanda cins kırımına varan saldırılarla ülkeyi adeta bir kadın mezarlığına çeviren erkek egemen sistem; diğer yanda ise hak ve özgürlük mücadelesi için sokağa çıkan, örgütlenen ve hakkını arayan kadınlar var. Hayatın her alanında baskıya, sömürüye, şiddete, tacize ve tecavüze maruz bırakılan kadınlar; eylemlerde, işçi grevlerinde ve adliye önlerinde haklarını savunmaya devam ediyor.

Eril tahakküm, kendi konfor alanını koruyabilmek için eğitimi, kültürel yapıyı, dini söylemleri ve toplumsal normları kendi lehine yeniden üretmeyi sürdürüyor. Cinsiyet eşitsizliği ise bu düzenin en güçlü dayanaklarından biri olarak güçlendiriliyor. 

Bugün kadına yönelen şiddet dur durak bilmiyor. Ardında yarım kalan hayatlar ve tamamlanamamış hikâyeler bırakıyor. Adlarını sayamayacağımız kadar çok kadın, en güvende olmaları gereken yerlerde, kendi evlerinde öldürülüyor.

İktidarların ekonomik, sosyal ve siyasal sıkışmışlığı çoğu zaman kadınların yaşam hakkını koruyacak politikalar üretmek yerine baskıyı artırmayı beraberinde getiriyor. Kadın özgürlük mücadelesi veren sosyalist kadınlar hedef haline getiriliyor, gözaltına alınıyor ve tutuklanıyorlar. 

8 Mart Emekçi Kadınlar Günü'nde sokaklara barikatlar kuran devlet, aynı barikatları kadınları korumak için kurmuyor. Kadınlar hayatta kalabilmek için ellerinden geleni yaparken çoğu zaman uzaklaştırma kararı verilen erkekler tarafından, hatta ceplerinde koruma kararları varken dahi öldürülüyor ya da şiddete maruz kalıyorlar.

Şiddet çoğu zaman devletin uygulamalarıyla adım adım örülüyor. Erkekler yargılanmak yerine serbest bırakılıyor; tutuklu yargılananlara ise "iyi hal" ve "tahrik" indirimleri uygulanarak cezalar adeta ödül gibi hafifletiliyor.

Kadınlar şiddetin farklı biçimleriyle işyerinde, evde, adliyede, fabrikada, sokakta, otobüste ve tarlada karşılaşmaya devam ediyor.

Oysa kadınların mücadelesi yeni değil. Bir asırdan daha uzun bir geçmişe dayanıyor. 20. yüzyılın başında işçi hareketinin yükseldiği yıllarda kadınlar ağır çalışma koşullarına, düşük ücretlere ve siyasal haklardan yoksun bırakılmaya karşı örgütlenmeye başladılar.

8 Mart 1857'de New York'ta 40 bin kadın dokuma işçisi daha iyi çalışma koşulları ve eşit işe eşit ücret talepleriyle greve çıktı. Grev sırasında çıkan yangında 129 işçi hayatını kaybetti. Bu trajedi, 8 Mart'ın kadınlar için bir mücadele günü olarak anılmasının simgelerinden biri oldu.

Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı'nda Almanya Sosyal Demokrat Partisi'nden Clara Zetkin ve Rosa Luxemburg, yaşamını yitiren kadın işçiler anısına mart ayının bir gününün Dünya Kadınlar Günü olarak anılmasını önerdiler. Oybirliğiyle kabul edilen bu öneri, aynı zamanda kadınların siyasal ve sendikal haklarını da gündeme taşıdı.

Kadınlar Günü ilk kez 1911'de Sosyalist Enternasyonal'in çağrısıyla milyonlarca kadının katıldığı mitinglerle kutlandı.

1917'de Rusya'da Petrogradlı kadın işçilerin "ekmek ve barış" talebiyle başlattıkları grev ise tarihin akışını değiştiren bir kıvılcım oldu. Çarlık rejimini sarsan devrimci sürecin başlangıç noktalarından biri haline gelen bu direniş, 8 Mart'ı emekçi kadınların mücadele günü olarak tarihe yazdı ve bu tarih bugünde kadınlar tarafından yazılmaya devam ediyor. 

Çünkü kadınların ezilmişliği yalnızca erkek egemen kültürel yapıdan ya da bireysel ilişkilerden kaynaklanmaz. Kapitalist üretim ilişkileri kadın emeğini hem işyerinde düşük ücretlerle sömürür hem de ev içinde görünmez kılar.

Bu nedenle kadınların gerçek özgürlüğü yalnızca yasal eşitlikle değil, emek sömürüsünün ortadan kaldırılmasıyla mümkün olacaktır.

8 Mart, eşitlik, özgürlük ve sınıfsız bir toplum için verilen mücadelenin günüdür.

Bugün Türkiye'de kadınların yürüyüşlerini engelleyen, onları gözaltına alan ve sokaklara barikatlar kuran erkek egemen iktidarın asıl korkusu da büyüyen ve örgütlenen kadın mücadelesidir.

Dün olduğu gibi bugünde alanlarda olmaya devam edeceğiz. 

Rosa Luxemburg'un tarihe not düşen sözleriyle bitirecek olursak: "Vardık, varız ve var olmaya devam edeceğiz."