5 Mart 2026 Perşembe

Serpil Arslan yazdı / Ortadoğu satrancında İran saldırısı

Emperyalistler tarafından savaş ve işgal saldırılarıyla kuşatılmış Ortadoğu cangılından çıkış yolu, ne emperyalist saldırganlığına yaslanan bir yeniden dizayn ne de mevcut faşist molla rejiminin devamıdır. Bölge halklarının kendi kaderlerini belirleyebilecekleri demokratik ve örgütlü bir toplumsal iradenin inşası, özgür ve demokratik bir İran'a gidişin kilometre taşları ve ön koşuludur.

"Birinci perdede duvarda bir tüfek asılıysa, ikinci perdede mutlaka patlamalıdır."

Çehov'un bu sözü yalnızca tiyatroya değil, gerçek hayata da şaşırtıcı bir biçimde uyuyor. Kadraja giren silah, er ya da geç patlıyor. Hele ki bu silah emperyalizmin elinde korku saçmak için tutuluyorsa… ABD, müzakere masasını İran rejimini sıkıştırmanın bir aracı olarak kullandı; rejimin kabul edemeyeceği taleplerle masaya oturarak İran'ı teslimiyete zorladı.

Nükleer görüşmeler sürerken ABD'nin bölgeye yaptığı askeri yığınak son yılların en yüksek seviyesine çıkarıldı. Görüşmelere aracılık eden Umman, İran'ın birçok şartı kabul ettiğini açıklamışken, tıpkı geçtiğimiz yıl 12 gün süren saldırılarda olduğu gibi görüşmeler devam ederken İsrail ve ABD koordineli biçimde İran'a saldırdı.

ABD ve İsrail saldırının hedefinin rejim değişikliği olduğunu ve bunun da çok hızlı olacağını açıkça ilan etti ama sonra çark etti. Büyük askeri yığınakla İran'ı teslim olmaya zorladı ama sonuç alamadı. Ve daha şimdiden saldırıların bir-iki ayı bulabileceği açıklamaları yapmaya başladı. 

Halklar için gerçek yıkım olan savaşta aralarında çok sayıda çocuğun da olduğu yüzlerce kişi yaşamını yitirdi.

İlk dalgada İran'ın dini lideri Hamaney, Genelkurmay Başkanı ve savunma bakanları başta olmak üzere komuta kademesi, yönetici omurga, askeri altyapı, siyasi merkezler ve enerji hatları hedef alınarak hem savaş kabiliyeti hem de yeniden örgütlenme ve toparlanma kapasitesi felce uğratılarak teslim alınmaya çalışıldı.

En büyük nükleer silah kapasitesine sahip ABD ve nükleer silah sahibi İsrail bakımından sorunun tek başına İran'ın nükleer ya da balistik füze silahlanması olmadığı açık. Kaldı ki bu konuda Dünya Atom Enerjisi Kurumu tarafından denetlenen ülke ABD ve İsrail değil, İran…

ABD emperyalizmini dönüp kendisini de vuracak böylesine gözü kara bir saldırganlığa iten şeyin, kapitalist sistemin derinleşen varoluşsal krizi olduğu açıktır.

ABD hegemonyasının aşınması ve Asya merkezli yeni güç bloklarının yükselişi, Ortadoğu'yu daha geniş bir stratejik hesaplaşmanın sahasına dönüştürmüş durumda. İran'ın zayıflatılması; bölgesel ittifak ağlarının parçalanması, Rusya'dan uzaklaştırılan Çin'in kuşatılması ve Avrasya bağlantılarının parçalanması ABD bakımından kritik önemdedir.

ABD, bu hattı kurarken Ortadoğu'daki jandarması İsrail'i temel güç olarak konumlandırıyor.

Bu çerçevede İran, hedef tahtasına yerleştirildi. Çünkü İran'ın etkisizleştirilmesi yalnızca bölgesel direniş eksenini kırmak anlamına gelmiyor; sorgulanan ABD hegemonyasını yeniden tahkim etmek için de zorunlu görülüyor. 

ABD, son üç yılda bu planın önemli adımlarını hayata geçirdi. Filistin'e, Yemen'de Husiler'e, Lübnan'da Hizbullah'a yönelik saldırılar, Suriye yönetiminin HTŞ'ye teslim edilmesi ve Haşdi Şabi'nin hedefe konulması bu planın temel parçaları oldu.

Diğer taraftan petrol, doğal zenginliklerin yanı sıra Çin'in kuşak yol projesine katılan Venezuela'nın devlet başkanı Maduro'nun korsanvari yöntemlerle kaçırılarak bu ilişkiye de darbe vurulması, geride bırakılan dönemde zincirin bir diğer halkası oldu.

ABD, ocak ayında İran'da çarşı esnafının öncülük ettiği ve kısa sürede ülke geneline yayılan protestolardan da rejimi içeriden zayıflatmak için faydalanmaya çalıştı. Eylemcilere verilen "yardım yolda" mesajları, toplumsal hoşnutsuzluğu bir bakıma dolaylı yedek olarak değerlendirerek kendi çıkarları için kullanmaya çalıştı. Bu süreçte İsrail'le koordineli biçimde İran'a yönelik daha kapsamlı bir saldırı planının altyapısını örmeye devam etti. Olası rejim değişikliği sonrası için İran içerisinde toplumsal bir karşılığı olmadığını bile bile Rıza Pehlevi'yi meşrulaştırmaya çalıştı.

Saldırının ikinci gününde dini liderini, askeri ve siyasi komuta merkezlerini kaybeden İran, ABD'nin büyük askeri yığınağına, üslerine yönelik Siyonist rejimin kapsamlı saldırılarına rağmen adeta bir varlık yokluk savaşı vererek direniyor. 

ABD ve İsrail'in erken sonuç alma amacını ortadan kaldıracak biçimde üsleri vurarak, Hürmüz boğazını kapatarak elindeki tüm olanaklarla savaşıyor. İsrail kentlerini yoğun füze atışlarıyla hedef alarak ciddi biçimde tahrip ediyor.
Buna karşılık ABD ve İsrail, kara harekâtı kapasitelerine de güvenemedikleri için ölümcül hava saldırılarıyla hızlı sonuç almaya çalışıyor.

ABD ve İsrail'in temel hedefi, İran'ın askeri altyapısını felç etmek, yönetim erkini dağıtmak ve korku yaratarak rejim içinde çözülme yaratmaktır. Uzun süreli bir savaşın kendi çıkarlarına uygun olmadığını bildikleri için, şok etkisi yaratan hızlı bir yıkım stratejisi izlemeleri muhtemeldir.

Savaşın daha ilk aşamalarında geniş bir coğrafyaya yayılıp bölgesel savaşa dönüşme riski varlığını korurken geçtiğimiz hafta ortak tatbikat yapsalar da Rusya ve Çin, temkinli ve sembolik tepki vererek doğrudan bir cepheleşmeden kaçınma eğilimini taşıdıklarını gösterdi. İran'ın bölgede Hizbullah, Husiler ve Haşdi Şabi dışında neredeyse tamamen yalnız kaldığı açık biçimde görülüyor. Bu güçlerin de İsrail ve ABD saldırıları nedeniyle önemli ölçüde güç kaybı yaşadığını belirtmek gerekir.

Körfez ve Avrupa ülkeleri ise farklı tonlarda olsa da, genel hatlarıyla ABD-İsrail ekseninden ayrılmayan bir tutum sergiliyor.

FAŞİST TÜRK DEVLETİNİN TUTUMU
Faşist burjuva Türk devleti, ABD ve İsrail'le kurduğu pragmatist ilişkiyi bu saldırı sürecinde de sürdürdü. Hamaney'in öldürülmesinin ardından ABD ve İsrail'i tek cümleyle bile eleştirmeden biçimsel bir başsağlığı mesajı yayımladı. Öte yandan sömürgeci Türk devleti, İran'da olası bir rejim değişikliği durumunda Rojhilatlı Kürt partilerinin 3. Cepheyi inşa edecekleri açıklamasından büyük bir korku duydu. Bu nedenle Doğu Kürdistan sınırında tampon bölge tartışmalarını gündeme getirmeye başladılar. Bu tartışmalarla faşist Türk devleti, Kürtlerin nerede bir hak mücadelesi varsa oraya saldıracağını bir kez daha göstermiş oldu.

İran'dan gelebilecek yeni bir mülteci dalgası da faşist rejimin bir diğer korkusu. 

Faşist Türk devletinin ABD emperyalizmine başta İncirlik ve Kürecik olmak üzere üslerle operasyonel destek verdiği de bir sır değil.

İRAN HALKI, EZİLEN HALKLAR VE SAVAŞ
Bu savaşın İran halkının ya da bölge halklarının çıkarına olmadığı gerçeği bugün çok daha açık. İran halkları, Ocak ayaklanmasında rejimin binlerce eylemciyi katletmesi nedeniyle faşist molla rejimine karşı büyük bir öfke duyuyor. Hamaney'in ölümünün bazı bölgelerde sevinçle karşılanması da bu öfkenin dışa vurumu.

Ancak emperyalistler tarafından savaş ve işgal saldırılarıyla kuşatılmış Ortadoğu cangılından çıkış yolu, ne emperyalist saldırganlığına yaslanan bir yeniden dizayn ne de mevcut faşist molla rejiminin devamıdır. Bölge halklarının kendi kaderlerini belirleyebilecekleri demokratik ve örgütlü bir toplumsal iradenin inşası, özgür ve demokratik bir İran'a gidişin kilometre taşları ve ön koşuludur.

İran ve ezilen bölge halkları; emperyalistlerle gerici faşist devletler arasındaki çelişkiden emekçiler, ezilen halklar, devrimciler kendi çıkarları doğrultusunda yararlanırlar. Bu anlamda bugün hakların kendi kaderini tayin edecek mücadelelere girişmeleri son derece meşrudur.

Bu bakımdan Rojhilat'da beş Kürt partisinin birleşerek kendi kaderini eline alma yönündeki "üçüncü cephe" yaklaşımı, emperyalist müdahale ile rejim değişikliği ya da gerici molla rejimi arasında tercih yapmaya zorlanan İran halkları için yürünecek yolu gösteriyor.

Türkiye ve Kuzey Kürdistan'da ilk günden itibaren yapılan eylemler önemli olsa da, bu düzey, ne halklar bakımından büyük bir yıkım ile sonuçlanacak emperyalist saldırganlığı durdurabilir ne de daha büyük bir seferberliğe girişerek faşist molla rejiminden kopuşacak İran işçi ve ezilen halklarının özgürlük ve kurtuluş mücadelesi için anlamlı bir destek olur. Günün temel mücadele konusu bu düzeyin ilerletilmesidir.

Emekçi halkların yerinin ezilen İran halklarının yanı olduğunu ortaya koyacak kitle çalışmasına koyulmak, protestolar örgütlemek, emperyalist saldırganlığı halkların iradesiyle durdurmak için; eldeki tüm imkanları devreye koyarak büyük bir adanmışlık bilinciyle çalışmak elzemdir.