Serpil Arslan yazdı / Jandarma gölgesinde yas ve direnç
Ah, güzel yoldaş…
O insan o insan yüreği nasıl da acıyla kavruluyor. Bu kaçıncı ölüm, bu kaçıncı hüzün, bu kaçıncı elveda… Son günlerinde yüzünü yüzlerine süremeden, sesini seslerine katamadan; en son kalabalıkların uğultusuna karışarak uğurladı hep en yakınlarını. Bir metre ötesindeki jandarma gölgesi ile… Tahammülün, en sessiz, en derin hâlini kuşandı yine de. Faşist rejimse siciline yeni bir suç kaydı ekledi.
Yeryüzünde canı yanan her ezilenin acısını yüreğinde taşıyan Figen’i, yalnızca ailesinin kayıpları değil; dostlarının ve yoldaşlarının gidişi de derinden yaraladı. Onların sonsuzluğa uğurlanışına bile katılamadı. Çalışma arkadaşı sevgili Sırrı Süreyya gibi, hastalanan ya da sonsuzluğa uğurlanan vekil arkadaşlarının yanında olamadı. Avludan görünen o küçücük gök parçası daha da grileşti; hapishanenin duvarları her kayıpla biraz daha kalınlaştı.
Ağabeyini uğurlarken Figen yoldaşın fotoğraflarını okuyarak ruh halini çözümlemeye çalışanlara en doğru yanıtı, yine bir genç arkadaşımız vermişti: “Gün boyu en fazla o uğraştı, bir sorun çıktığında jandarmalarla, etrafındakilere güç verdi” diyerek.
Sanırım Figen’i en iyi anlatan cümle de buydu.
Yanındakilere güç verdi, dördüncü kez en yakınını uğurlarken bile… Figen Yüksekdağ, sadece şimdi değil, faşist rejimin bu sistemli yoksun bırakma saldırısını hep vakarla yardı.
“Ben içeri düştüğümden beri güneşin etrafında on kere döndü dünya” demişti Nazım, o çok bilinen şiirinde. Zamanın akışkanlığının göreceliliğine işaret ederek ve devamında bunun kimileri için “lafı bile edilmeyecek kadar mikroskobik bir zaman” olabileceğini söylemişti. Figen’in on yıla yakın tutsaklığını düşündüğümde, ilk o dizeler geldi aklıma.
Kimine göre küçük bir kesit belki; güneşin etrafında on kez dönen dünya. Ama onun için bu zaman; üç erkek kardeş, bir abla, bir baba kaybı. Geriye döndüğünde daha bir kalınlaşan hapishane duvarları, ağırlaşan bir tarih kesiti…
Peki neden hep jandarma gölgesinde acısını yaşamak zorunda bırakıldı defalarca? Neden tahliye edilmediği gibi 30 yılın üzerinde hapis cezası verildi? AİHM, Anayasa Mahkemesi kararları neden uygulanmadı?
Yalın bir cümleyle; çünkü rejimin çizdiği sınırlara hapsolmadı hiçbir zaman.
Türk halkının medarı iftiharı olarak, ezilen Kürt halkının özgürlük mücadelesini kendi kurtuluşunun ayrılmaz bir parçası saydı.
Her seferinde mahkeme kürsülerini ezilenlerin davasının mücadele alanına dönüştürdü. Daha lise yıllarında örgütlenen ve o günden bugüne mücadelede sayısız bedel ödeyen Figen Yüksekdağ, kadın devrimi fikrine sarsılmaz inancıyla kadınların eşitlik mücadelesini, özgürlük mücadelesini toplumsal mücadelenin merkezine yerleştirdi. Erkek egemen adalete, yargıya meydan okuyarak “Hiçbir kadının isyanı ve devrimi yalnız bırakılmamalı” sözünü eylemiyle buluşturdu.
Ezber bozan bir militan ve fikir insanı olarak duruşunu hep korudu, küçük hesaplar yaparak geri adım atmadı.
Rojava’da kurulan eşitlikçi, kadın özgürlükçü sisteme omuz vermenin meşruiyetini her fırsatta dile getirdi ve bundan asla geri adım atmadı.
Tutsaklığına kaç yıl daha ekleneceğini hesaplamadan o dik duruşunu, ezilenlerin kurtuluşu davasına inancını savunmayı sürdürdü. Yazdı, üretti.
İşçi sınıfının, ezilenlerin davasına yürekten inanan ve bu mücadelenin bedellerini, soyadının çağrıştırdığı gibi, bir yüksek dağ vakarıyla taşıyan biri olarak durdu. On yıllık mahpusluğa rağmen… Asıl olanın, işçi ve emekçilerin davasına bilinçle ve yürekle inanmak olduğunu bir yaşam pratiğine dönüştürdü.
O bedelin ne anlama geldiğini en iyi bilenlerden biri olurken, mutlak itaat ve teslimiyeti dayatmak isteyen rejim ise buna tahammül edemiyor. Bu yüzden 30 yıl 3 ay hapis cezası vererek, AİHM ve Anayasa Mahkemesi kararlarını açıkça yok sayarak onu hukuksuzca içeride tutmaya devam ediyor. Hukuku askıya alan faşist rejim, aslında kendi korkusunu ve çaresizliğini ele veriyor.
Figen yoldaş, HDP Eş Genel Başkanı olduğu için 9,5 yıllık kesintisiz tutsaklığının dışında da birçok devrimci gibi defalarca gözaltına alındı, işkence gördü, tutuklandı. Ama ne bu son saldırı ne de öncekiler onun dimdik yürüyüşünü durdurabildi.
Her ne kadar tutsaklığı boyunca sahiplenme konusunda bizler ve DEM Parti iyi bir sınav veremesek de, o ezilen halkların gönlünde çoktan taht kurdu. Özellikle son birkaç gündür hakkında yapılan paylaşımlara bakınca, ezilenlerin gönül gözünde ne kadar derin bir yer edindiğini bir kez daha görüyorum.
Çünkü sadelikle hep en önde yürüdü. Ne vekillik ne başkanlık ne de başka bir sıfat durdurdu onu. Sırtını sadece aslında yeryüzünün bütün ezilenlerinin davasına yasladı.
2004’te NATO’ya karşı İstanbul’da yapılan eylemdeki polis saldırısıyla bedeni morluklarla kaplandığı halde bile kendi durumunu bir tarafa bırakıp yaralı yoldaşlarının, gözaltına alınanların peşinde oluşu bir de…
Sadece bu anı bile bedel ödemenin bilince çıkarıldığında insana nasıl büyük bir direnç kazandırdığını; bir davaya inanmanın ise insanı kendinden çıkarıp nasıl dönüştürdüğünü göstermişti.
“Kendisi bacım olur” diyen ağabeyinin duyduğu gurur da bundan olsa gerek…Çünkü aklıyla vicdanını birleştiren, ezilenlerin mücadelesine yürekten inanan bir komünist kadın olarak örnek bir duruş sergiledi Figen.
Günlerdir hakkında yazılanlara, paylaşılanlara bakıyorum: yüzlerce paylaşım, derin bir iz… Bu ceberut düzen onu, Selahattin’i, diğer Kobanê tutsaklarını tutsak edebilir; ama tarih, direnişin izini sürer.
Muhtemeldir ki bugün onu hapsedenler yıllar sonra hatırlanmayacak. Ama O ve O’nunla yürüyenler, ezilenlerin hafızasında bir direniş izi olarak kalacak. Bugün “Kadına ve yaşama düşmanlık dört bir koldan hücuma geçmiş olabilir ama işimizin kolay olduğunu kim söyledi ki?” diyen cümleleriyle hatırlanacak sevgili yoldaşımız Figen Yüksekdağ işçiler, kadınlar, emekçiler tarafından.
Ya onu hapse atanlar, mahkemeleri iktidarın tiyatro salonuna dönüştürenleri şu an etraflarını saran çıkarcı alkışçıları bile hatırlamayacak.
Çünkü onur, daima daha yukarıdadır.
Evet, bizler de şimdi “Kendisi yoldaşımız olur” diyoruz aynı gururla. Ve ekliyoruz, “Nerede yaşarsak yaşayalım, aynı hattın ateşine bağlanacağız. Aynı sözü büyüteceğiz, aynı öfkeyi çoğaltacağız, aynı kararlılığın netliğinde buluşacağız.”
Dünyanın dört bir yanından uzanan kollarımızla, kadın yoldaşlığının sıcaklığıyla sımsıkı sararak.