Rojava Yarası
Evrensel Gazetesi Yazarı Fatih Polat, ajansımıza yönelik siyasi saldırılara karşı başlattığımız "Dayanışma Yazıları" kampanyası kapsamında yazdı.
Türkiye’de Suriye, son 14 yıldır, bir dış politika meselesinden ziyade, kimi zaman ekonomi dahil önemli bir dizi gelişmeyi de geriye itecek kadar başat bir iç politika gündemi olarak tartışılıyor. Tüm bunların takıntılı bir ruh halinin dışa vurumu olarak tanımlanıp geçilemeyecek güncel ve tarihsel nedenleri var.
İngiliz ve Fransız diplomatlar Mark Sykes ve François Georges-Picot’un adıyla anılan 1916 yılında Birleşik Krallık ve Fransa arasında imzalanan, Rusya ve İtalya tarafından onaylanan Sykes-Picot Antlaşması, Kürtleri “ülkesi ve milletiyle” dörde bölerken, her parçada bir Kürt meselesine de kapı açmıştı.
20. yüzyılın ilk çeyreğinde kurulan Cumhuriyet, ‘Yurtta Sulh, Cihanda Sulh’ söyleminde ifadesini bulan bir Misak-ı Milli düsturunu benimserken, savaştan yorgun çıkmış bir ülke olarak, inşa sürecinde sahip olduğu imkanların sınırlarını bilen bir yerde durmanın zorunluluğuyla hareket etmişti. Ancak bu gerçeklik, yayılma hülyalarının Osmanlı’nın son bulmasıyla birlikte artık geride kaldığı anlamına gelmiyor, içeride diğer ulusların bastırılması ve tasfiyesine dayanan, tek ulusa dayalı inşa sürecinin yerleşmesine paralel olarak sınır ötesine ilişkin hegemonik hedefler, devlet aklının bir kenarında duruyordu.
Sykes ve François Georges-Picot’un yüz yıl sonra çözülmesi ve emperyalist müdahalelerle Ortadoğu’nun yeniden dizaynına girişildiği bir zamanda Türkiye burjuvazisi ve devlet aygıtının çeşitli yapıları bu yeni gidişat içinde, bazen kendi hacminin ve cüssesinin sınırlarını zorlamayı göze alacak hamleler de yapacağı bir sürecin içine girmekte gecikmedi.
BÖLGESEL HARİTA YENİDEN ŞEKİLLENİRKEN PROAKTİF DIŞ POLİTİKAYA GEÇİŞ
6 Ocak 2007 tarihinde Milli İstihbarat Teşkilatı’nın 80. kuruluş yıl dönümünde yayımlanan MİT bildirisi, Türkiye’nin artık Misak-ı Milli ile belirlenen sınırlar ile yetinemeyeceği ve Ortadoğu, Doğu Akdeniz, Karadeniz, Kafkasya ve Afrika’ya uzanan proaktif bir dış politikayı benimsemesi gerektiğine vurgu yapıyordu: “Son derece kaygan bir zemin üzerine oturmuş uluslararası ortamda Türkiye, bir yandan yakın zamana kadar değişik çap ve karakterde savaşların yer aldığı ve halen potansiyel çatışma tehditlerinin bulunduğu Balkanlar, diğer yandan, birçok bakımdan sürtüşmelere sahne olan ve çeşitli istikrarsızlık potansiyelleri taşıyan Kafkaslar ile, yaklaşık 40 yıldır fiili çatışmalar ve terörist faaliyetlerle yoğrulmuş Ortadoğu’nun arasında bir iç hat pozisyonuna sahip halde bulunmaktadır. Ayrıca bu pozisyon, kademeli olarak Orta Asya’ya açılan alanlarla da bağlantılıdır.”
Yeni Türkiye’nin jeostratejisi bildiride şöyle tanımlanıyordu; “Bu üç bölgenin (Balkanlar, Ortadoğu, Kafkasya) ve Orta Asya’nın, birçok bakımdan küresel politikaların ve ‘rol’ savaşlarının belirli açılardan yoğunlaştığı alanları oluşturduğu da bir gerçektir. Dolayısıyla, yeni sorun ve tehditler doğrultusunda 21. yüzyılda doğuya doğru genişleyen dinamik bir alan söz konusu olmakta ve bu durum, Türkiye’nin gittikçe genişleyen bir alanda merkezi pozisyon kazandığını/kazanacağını göstermektedir. Bu süreç içinde Türkiye gerek stratejik gerekse jeopolitik önemi nedeniyle, kendisini hiçbir zaman olayların akışına bırakma ya da ‘Bekle-gör-tavır al’ taktiği ile sınırlama lüksüne sahip değildir.”
2009’da MİT müsteşar yardımcılığına atanan, 2010’da MİT müsteşarı olan, ardından Dışişleri Bakanlığı görevine getirilen Hakan Fidan’ın söylem ve pratikleri, bu stratejik hedeflerle bağlantılı olarak okunmalıdır.
İsrail’in Filistin halkına yönelik soykırım niteliğindeki saldırılarının ardından İran’ın direniş kolları olan Hamas ve Hizbullah’a yönelik saldırıları ve takiben Suriye’yi hedef alan yönelimi Türkiye yönetenleri açısından, Kürt meselesiyle ilgili ‘tehdit’ algısının Suriye ile bağlantılı olarak tetiklenmesine neden oldu. Ancak bununla birlikte, Türkiye yönetenlerinin Kürt meselesiyle bağlantılı olarak öne çıkardığı ‘terörle mücadele’ söylemi ve güvenlik gerekçelerini, son 14 yılı çatışmalı bir süreç içinde geçiren Suriye sahasında kendi sınırının ötesine sarkma ve giderek yayılma, askeri olarak alan tutmak için bir manivela olarak kullandığını gözden ırak tutmamak gerekiyor. Yani Türkiye yönetenleri açısından süreç, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin iki yıl önceki Meclis açılışında DEM Parti yöneticilerinin elini sıkmasıyla başlamıyor.
Zaman zaman Rusya ve ABD arasındaki çelişkilerden yararlanarak yapılan ve kimi zaman da her ikisi ikna edilerek ‘Göç akınını kontrol altına almak’ ve ‘terör koridorunu engellemek’ gibi söylemlerle gerçekleştirilen Fırat Kalkanı, Barış Pınarı, Zeytindalı operasyonlarıyla, Türkiye egemenleri Suriye sahasının yeni kontrol haritasının aktörlerinden biri haline geldi. Benzer bir durumun Irak için de geçerli olduğunu geçerken hatırlatalım. İngiltere tarafından eğitilerek Suriye yönetimine hazırlandığı daha sonra ilan edilen Colani liderliğindeki HTŞ’nin İdlib’te geçirdiği zaman sürecinde, himayesinden Türkiye’nin sorumlu tutulmuş olduğunu unutmadan devam edelim.
Emperyalizmin, bölgesel gericiliklerle birlikte Suriye’de vekalet savaşı sürdürdüğü son 14 yıl içinde Rojava gerçekliği, uzun yıllar eski rejim döneminde de baskı altında tutulan Suriye Kürtlerinin bulunduğu bölgeyi örgütlü biçimde yönetmeye başladığı, farklı halklardan katılımla birlikte alternatif bir gelecek inşasının temellerinin atıldığı bir sürece de işaret ediyordu. IŞİD ile mücadeleye paralel olarak ABD ile girilen ittifakı takiben oluşan SDG yapısının Arap aşiretleriyle birlikte ülkenin üçte birine tekabül edebilecek bir güç hacmine ulaşması, Türkiye yönetenlerini telaşlandırdı. Kürt meselesiyle ilgili kendi çözümsüzlüğünü sınır ötesinde Suriye sahasında yeniden üretmeye yönelen Türkiye egemenleri ABD ile müttefiklik ilişkilerinin imkanlarını kullanarak Halep’te Kürt mahallelerini hedef alan harekatın devreye sokulmasını sağladı. 4 Ocak’tan bugüne kadar Suriye sahasında gerçekleşenler ve bu sürece yol veren farklı ülkelerdeki toplantılar dizisi bilindiği için burada her birini yeniden özetlemeyeceğiz.
Şu anda Suriye Kürtleri ve kendisini Rojava’nın geleceği içinde ifade eden Süryaniler, Ermeniler, belli düzeyde Araplar gibi diğer halklar açısından Rojava’nın ilk sınırları içindeki bölgedeki kazanımların korunmaya çalışıldığı bir dönemdeyiz. Bu süreci, Mazlum Ebdi’nin ifadesiyle Kürtlerin çoğunlukta olduğu bölgelerin özgünlüğünün korunmaya çalışıldığı bir süreç olarak tarif etmek belki en doğrusu olur. Türkiye’de iktidar medyası gelinen süreci Suriye haritasında ‘sarı bölgelerin’ yok olduğu bir aşama olarak ifade ederek adeta kutlayan manşetlerle çıktı. Haritanın her tarafına yayılmasını bir başarı hikayesi gibi sundukları o yeşilin Türkiye’de 20 Temmuz 2015'te Suruç’ta 33 gencin, Ankara’da 10 Ekim 2015’te Ankara Garı’nda barış için toplananları hedef alan IŞİD saldırılarında 104 kişinin yaşamını yitirmiş olmasını ve benzeri katliamları temsil ettiğini hatırlatmadan geçmek olmaz.
Türkiye’de laikliği her dönem yayın politikasının en başında ifade eden Cumhuriyet gazetesi, Halep’teki Kürt mahallelerinin Türkiye’nin de desteğiyle HTŞ tarafından kuşatıldığı günlerde, cihatçı HTŞ’yi ‘Suriye ordusu’ olarak savunurken, IŞİD ile mücadelesiyle dünya halklarının takdirini kazanan, laik bir hareket olan SDG’yi ‘terör örgütü’ olarak sunmakta sakınca görmedi. Bu sadece Cumhuriyet gazetesiyle sınırlı bir duruma da işarete etmiyor. Benzer başka örnekleri de dikkate alarak Kürt meselesini ‘güvenlik’ ya da ‘terör’ paranteziyle düşünmeye koşullanmış bir laiklik kavrayışının son tahlilde demokrasiyle değil cuntacılıkla ya da Suriye örneğinde olduğu gibi cihatçılığın desteklenmesiyle buluşmasının dramatik bir gerçeklik olduğunu görüyoruz.
ROJAVA MİTİNİN ÇÖKÜŞÜ MÜ?
Türkiye’de henüz başına bir sıfat eklemekte zorlandığımız ‘süreç’ ve Suriye’de yaşananlar, SDG’yi başladığı coğrafi alana dönerek kazanımlarını koruyacağı bir hatta çekilmeye zorlayan gelişmelere dair pek çok yazı yazıldı, programlar yapıldı. Bu konuda canlı bir tartışma devam ediyor. Kompleksiz bir zeminde kendisini kuran, bugüne ve geleceğe halklar açısından bakan, akıl ve vicdan dengesini elden bırakmayan analizlerin bu süreçte yol gösterici özelliği yadsınamaz.
Milli İstihbarat Akademisi (MİA) Başkan Yardımcısı Doç. Dr. Yenal Göksun’un, Anadolu Ajansı Analiz için kaleme aldığı ve ajans tarafından 6 Şubat 2026 günü servise konulan yazısı ise, Türkiye’nin hedefleri bakımından strateji öneren özellikleriyle dikkat çekiyor.
Yazı şu başlığı taşıyor: "Rojava" mitinin çöküşü ve yeni hikaye arayışı.
Yazıda, Suriye’de 2011'de başlayan eylemleri takiben yaşananlar özetlenirken, “Suriye’nin kuzeyinde SDG adı altında özerk bir örgütsel yapı kurulması ve Türkiye’ye yönelik DEAŞ/PKK kaynaklı terör tehdidinin artması, bölgeyi uzun süreli bir şiddet ve istikrarsızlık ortamına sürükledi” tespitine yer veriliyor.
Yazının devamından bazı bölümler şöyle:
"Rojava devrimi" söylemi, ilk bakışta etnik ve dini kimliklerin eşit temsil edildiği, kadınların kamusal alanda güçlendiği, yerel demokrasinin esas alındığı ve merkezi otoritenin baskıcı yapısına alternatif bir model olarak sunuldu. Buna göre "Rojava devrimi" aynı zamanda DEAŞ zihniyetinde vücut bulan karanlığa ve her türlü ataerkil anlayışa karşı yaratılmış bir kadın devrimiydi. Bu devrimin "sadece Kürt halkı için değil, aynı zamanda Suriye’de yaşayan Araplar, Türkmenler, Ermeniler ve Süryaniler için de umut olduğu" iddia edilmişti.
Ancak sahadaki uygulamalar, bu iddialarla giderek daha fazla çelişen bir tablo ortaya koydu. Terör örgütü YPG’nin ötesinde daha kapsayıcı bir yapı olarak isimlendirilen SDG, tek merkezli ve ideolojik bir yönetim pratiğine yöneldi. Karar alma mekanizmaları yerel topluluklara açılmak yerine, örgütsel hiyerarşi içinde şekillendi; muhalif sesler baskılandı, farklı siyasi eğilimlere alan tanınmadı.
Zamanla “öz yönetim” söylemi, yerini fiili bir vesayet düzenine bıraktı. Bölge halkı adına konuşma iddiasında bulunan yapı, bölge insanını "Apocu" ideolojinin dogmatik çerçevesi içine hapsetti.”
“Kadın özgürlüğü ve eşitlik söylemi de benzer bir şekilde sembolik vitrin işlevi gördü. Kadınların silahlı yapılara katılımı "özgürleşme" olarak sunulurken, bu katılımın arkasındaki zorlayıcı mekanizmalar görmezden gelindi.”
“Sonuç olarak "Rojava devrimi" bir toplumsal sözleşmeden çok, silahlı bir örgütün kendi ideolojik ve jeopolitik hedeflerini meşrulaştırmak için inşa ettiği bir mit olarak işlev gördü. Kürtlerin ve diğer toplulukların hak ve özgürlük talepleri, bu mit üzerinden araçsallaştırıldı. Sonunda ise Kürtlerde büyük bir hayal kırıklığına neden oldu.”
Yazının sonunda “Yeni hikaye nasıl yazılacak?” sorusuna şu yanıt veriliyor: “Bundan sonra ise "Rojava devrimi" ile kandırılan ve bölgedeki yerel halklarla düşman edilen Kürtler tekrar tarihi ve kültürel referanslarıyla ancak bu sefer kimlikleri ve haklarıyla da temsil edilme şansı bularak Suriye'ye eklemleneceklerdir.”
9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, 1991 yılında, “Kürt realitesini tanıyorum” ifadelerini kullandığında bu, Prof. Dr. Mesut Yeğen’in de ifadesiyle devlet söylemindeki bir kırılmayı ifade ediyordu. Demirel, aynı zamanda PKK açısından 29. Kürt İsyanı tanımını kullanmıştı. Bu 29 isyanı Kürtlerin isyan çıkarma bağışıklığıyla açıklamayacaksak, meselenin kaynaklarını anlamaya çalışırken sosyoloji ve tarih disiplinlerinin yöntemsel gereklerini göz ardı etmeden şunu sormalıyız: Acaba, sonuncusu dahil olmak üzere Türkiye tarihindeki Kürt isyanları içinde ‘dış mihrakların etkisinde şekillenmek’, ‘emperyalizmle iş birliği yapmak’, ‘işbirlikçi ve gerici’ olmak gibi yaftalamalardan yakasını kurtarabilmiş tek bir Kürt isyanı var mıdır?
Bu sorular da bizi, Suriye sahasındaki dinamikleri anlamaya çalışırken Edward H. Carr’ın tarih yazımında, onu yazan güçlerin nesnelliği ve yanlılığının bizzat o tarihçinin durduğu yer ve dahil olduğu ilişkiler bütünü tarafından belirlendiğini söylerken ifade ettiği kritik ölçülere götürüyor. Bu aynı zamanda Marx’ın bireyin bilincini şekillendiren süreç ve koşullar bütününe dikkat çekerken yaptığı vurgudur.
21. yüzyılın ilk çeyreğini geride bırakıp ikinci yarısına adım atarken, geçtiğimiz yüzyılda emperyalistlerin cetvelle çizerek Kürtleri dört ayrı parçaya bölen haritalarının zaman içinde aşınarak, yeni bir haritanın fiili olarak şekillenmeye başladığı son yirmi yıl içinde tarihin emperyalist güçlerin ve onlarla hem ilişki hem de bazen çatışmalı olarak kendi çıkarlarını realize etmeye yönelen bölgesel güçlerin dışında bölge halklarının bu yeni tarihteki yeri ne olacaktır? Bu, Doç. Dr. Yenal Göksun’un Rojava Miti üzerinden yaptığı tartışmada Kürtlüğün inkârı gibi aslında zaten artık Kürtlerin büyük bedellerle sürdürülemez hale getirdiği gerçekliği de hesaba katarak onlar için olabilecek en ileri hali, Şara’nın muhtemelen Ankara’nın da ideolojik editörlüğüyle gündeme getirdiği kararnamede ifade edildiği ‘incelikle seçilmiş’ kısmi haklar bütünü müdür? Bir asır sonra Kürtlerin haklarıyla ilgili tartışma ‘hak verme’ temelli bir bahşetme ve bahşedene tabi olma dinamiği tarafından mı belirlenecektir yoksa hakların verilmesi değil ‘tanınması’ gerçekliğine geçilebilecek midir?
Yıllarca önce bir televizyon programına katılan Sırrı Süreyya Önder, “Bu ülkede bir Kürt Cumhurbaşkanı olabilir. Başbakan olabilir, oldu da… Bu ülkede bir Kürdün olamayacağı tek bir şey var; Kürt Kürt olamıyor” demişti. Kendisini sevgiyle anarken, onun ve daha milyonlarca kişinin mücadelesiyle, emeğiyle, ödediği bedellerle bugün geldiğimiz noktanın artık Kürt olabilme halinin büyük ölçüde kazanılmış olduğu, ancak, Kürt’e düşenin eklemlenerek kendini var etmekle sınırlı tanımlandığı bir yer olduğunu hatırlatalım. Böyle bakınca Rojava gerçekliği de onu hazmedemeyen ve kendisine tehdit görenler için bir yaraya dönüşüyor. Rojava’nın kazanımlarının zor yoluyla tasfiye edilmesinin ve Kürtlerin kısmi haklarla yeni Suriye’ye entegre edilmesinin dayatılması da Rojava tahayyülüne umut bağlayanlar için bir başka yaradır.
Tam bu noktada, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın, geçtiğimiz günlerde, Katar merkezli Al Jazeera kanalında yayımlanan röportajında Suriye’de SDG’nin kontrolündeki bölgelere dair değerlendirmesinde kullandığı ifadeleri hatırlatalım: “Dünya kamuoyunun pek bilmediği bir şey var, o da sadece diğer ülkelerden gelen Kürt PKK unsurlarına değil, Suriye’de SDG’nin kontrolündeki bölgelerdeki Türk solcu unsurlarına da Türkiye’ye karşı faaliyet gösterebilecekleri bir sığınak ve yer verildiği. 300 kadar silahlı insan var orada. Bunlar Türk sol örgütlerinin üyeleri ve tek görevleri Türk askeri ve güvenlik güçlerine saldırı fırsatları aramak. Biz hepsini tanıyoruz.”
HANGİ TARAFTA OLMAK SUÇ OLABİLİR?
Suriye’nin kıyı bölgelerinde, geçtiğimiz yılın Mart ayında HTŞ ile SMO’ya bağlı çeteler tarafından Alevilerin katledildiği ve bu süreçte ‘savaş suçu’ diye nitelendirilmesi gereken olaylar gerçekleştiği BM Suriye Soruşturma Komisyonu raporunda da yer aldı. Bu raporda, Türkiye tarafından eğitip donatılmış olan grupların da savaş suçu işlediği kayıt altına alındı. Dürzilere yönelik katliamlarda ve ardından Halep’teki Kürt mahallelerine yönelik saldırılarda da benzer uygulamaları tüm dünya, yansıyan görüntülerle seyretti. Tüm bu gerçeklerin üzerinden atlayıp SDG’nin kontrolündeki bölgelerdeki Türkiyeli sosyalistlerin, Türkiye’nin Dışişleri Bakanı tarafından bu biçimde zikredilmesi şu soruya muhatap olmaktan kurtulamaz. Pek çok Avrupa ülkesi dahil, dünyanın birçok ülkesinden ve Türkiye’den Suriye’ye geçerek IŞİD saflarında savaşan, kafa keserek korku salmak için bunları videoya alıp sosyal medyada propaganda malzemesi olarak kullananlar mı endişe kaynağı olmalıdır, yoksa bu devşirme katil sürülerine karşı laik, demokratik ve bağımsız bir ülke olabilmek umuduyla mücadele eden Suriye halklarıyla dayanışmak için orada bulunan sosyalistler mi?
Fidan’ın bu açıklamasının ardından Türkiye’de Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP), Sosyalist Kadın Meclisleri (SKM), Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu (SGDF), Etkin Haber Ajansı (ETHA), DİSK/Limter-İş, Polen Ekoloji ve BEKSAV’a yönelik operasyonların düğmesine basıldığı ve 77 kişinin uydurma gerekçelerle tutuklandığı bir tabloya tanıklık ettik. Bu operasyonlar sürecinde Türkiye’de kitapçılarda bulabileceğiniz Komünist Manifesto ‘suç delili’ muamelesi görürken, sevgili Furkan Karabay’ın Medyascope’taki haberinde de belirttiği gibi MESEM eylemi, Suruç anması ve 100 TL’lik para gönderimi “terör” faaliyeti sayıldı. Bu tür operasyonlarda hedef siyasi olarak belirlenirken, yargı bu hedefin pratiğe tercüme aracı olarak kullanılıyor. Çoğu zaman da hukuk tamamen devreden çıkıyor ve bu operasyon sürecinde de görüldüğü gibi delillendirme yöntemi absürt boyutlara ulaşıyor. Ancak, Türkiye’de seçilmiş belediyelere kayyım atanması, 19 Mart operasyonuyla birlikte seçme ve seçilme hakkının ilgasına yönelecek kadar faşizmin kurumsallaşmasına girişilmiş olması, ardından yaşadığımız bu son operasyon sadece Saray iktidarının tercihi ve gücüyle açıklanamaz. Türkiye’de emek, barış ve demokrasiden yana güçlerin, tüm bu saldırıları püskürtme yeteneği gösterebilecek bir güç yığınağı oluşturamamış olmasının bir sonucudur aynı zamanda bu yaşananlar.
Rojava ile başladık ve yeniden Rojava’ya dönerek bağlayalım. Bundan 13 yıl önce, Rojava’nın kendi devrimci hikâyesini yazmaya koyulduğu, bunun kurumların ve örgütlenme modellerini oluşturmaya başladığı bir dönemdi. Bir hafta kadar kalarak gözlem yapmaya çalıştığım Rojava’da 21 Mart 2013’te Qamişlo’daki özgür Newroz coşkusuna da tanıklık etmiş olmak heyecan vericiydi.
Kadınların kendi devrimci mücadeleleriyle tuttukları yer, halkların kendi meclisleri yoluyla bir yönetim inşa etmeye girişmeleri, laik, demokratik, halkçı ve doğayı, çevreyi önceleyen bir paradigmayı yaşama geçirmeyi hedeflemesi, kendi anadilinde eğitim, özerk ve özgür bir kültürün inşasına girişilmiş olması ve daha bir dizi başka pratik, göz dolduran özelliklerdi. Kuşkusuz daha yolun başı sayılırdı ve bir dizi eksikliğin tamamlanabilmesi zaman gerektiriyordu. O dönem SDG’den önceki dönemdi. Sahada YPG, YPJ ve PYD’den söz ettiğimiz dönem.
Günün sonunda, sahadaki örgütlü Kürt güçlerinin Araplarla bir çatışmaya sokulma oyununa gelmeyerek ve kendi güçlerini, kazanımlarını koruma adına yine hikâyenin başladığı o coğrafi alana dönülmüş oldu. HTŞ yönetiminin Ankara’nın desteğiyle Rojava’nın birikimini ve kazanımlarını, kendi içinde eriterek zamanla tasfiye etmeyi bir plan olarak önüne koyduğunu tahmin etmek için kahin olmak gerekmiyor. Bugün bunun yapılamayacağı gerçeğini ona dayatan, dört ayrı parçadaki Kürtlerin ortaya koydukları birlik tutumu ve Avrupa’da, dünyanın pek çok ülkesinde Rojava’ya destek için alanları güçlü biçimde dolduranların varlığıdır. Rojava için bir garantörden söz edeceksek, o güvenilir garantör kanımızca bu güçlerden başkası değildir.
Belki bugün Rojava miti yara almış olabilir. Ama biliyoruz ki, kendi deneyimlerinden ve eksiklerinden öğrenmek her devrimci yürüyüşün hiç eskimeyen pusulasıdır.