Ozan Horoz yazdı / Mehmet Şimşek programı: Finans kapital için istikrar, emekçiler için yoksulluk
Sonuç olarak carry trade, OVP ve Şimşek programı aynı bütünün parçaları olarak görülebilir: üretim yerine finansallaşmayı, ücret yerine faiz gelirini, toplumsal refah yerine sermaye güvenini önceleyen bir model. Bu modelde işçi sınıfı artı değeri üretmeye devam eder; ama o değerin giderek daha büyük kısmı ulus aşırı finans kapital ve yerel işbirlikçileri tarafından çekilir.
Burjuva iktisadı, kapitalist toplumdaki gelir dağılımını doğal ve uyumlu bir ilişki gibi sunar: emek ücret alır, toprak rant alır, girişimci kâr alır, sermaye faiz alır. Bu anlatıda herkes üretime bir katkı yapar ve hak ettiği payı alır. Oysa ücret, rant, kâr ve faiz birbirinden bağımsız gelirler değil; işçi sınıfının yarattığı artı değerin farklı toplumsal ilişkiler içinde var olan burjuvaziler tarafından paylaşılma biçimleridir. Emek ve ücret ilişkisi bu eşitsiz bölüşümde; asıl değeri yaratan emek tarafının en yüce değer olmasına rağmen; en fazla sefalet dayatılan sınıf olarak öne çıkartır. Bu durum; üretimin toplumsal karakteri ile özel mülkiyetin bireysel karakteri arasındaki çelişkiden kaynaklanmaktadır. Üretenin tükettiği bir dünya dediğimiz şey; değeri yaratan milyarlarca emekçinin emeğini gasp eden bir küçük azınlığın yağma düzenidir.
Bugün bu paylaşımın özü değil ama karakteri değişmiştir. Sanayi sermayesinin görece ağırlığı azalırken, mali-finansal sermaye çok daha belirleyici hale gelmiştir. Kapitalist artık yalnızca fabrika sahibi değildir; yatırım fonu, banka, portföy ve küresel finans ağıdır. Sermaye ulus aşırılaşmış, bu yeni koşulların yarattığı üretim ve sermaye hareketleri belirleyici olmuştur. Bir ürünün tasarım, üretim ve finansmanı farklı farklı ülkelerde yapılır hale gelmiştir.
Bu koşullarda "sermaye faiz alır" önermesi, klasik burjuva denkleminde olduğundan çok daha merkezi hale gelir. Çünkü artık faiz yalnızca üretimden sonra kalan ikincil bir gelir değildir; doğrudan sermaye birikiminin temel mekanizmalarından biri haline gelmiştir. Carry trade bunun en açık örneklerinden biridir. Düşük faizli merkez ekonomilerden borçlanan küresel fonlar, yüksek faizli ülkelere girer ve kur istikrarı sürdüğü sürece risksiz sayılabilecek faiz kazançları elde eder.
Mali ekonomik sömürge ve aynı zamanda yüksek enflasyon, kur-faiz sarkacındaki Türkiye gibi ülkelerde ise ekonomi politikası giderek bu finansal akışları memnun edecek biçimde düzenlenir. Yüksek faiz, sıkı para politikası, mali disiplin, ücret baskısı ve düşük kamu harcamaları; üretim için değil, sermaye girişlerinin sürmesi için korunur. Böylece emek ücret alır ama reel olarak yoksullaşır; toprak rant alır ama bu rant, neoliberal politikalarla banka sermayesi ve faiz rantının insafına bırakılır; girişimci kâr alır ama büyük holdingler ve finans ağları içinde rekabet gücünü kaybettiği için iflas yoluyla tasfiye olur; sermaye ise faiz, kur farkı, tahvil getirisi ve spekülatif kazançlar üzerinden en büyük payı alır.
Mehmet Şimşek’in son dönemde carry trade’e karşı "sözde" zorunlu karşılıklar ve stopaj üzerinden önlem aldığını söylemesi de bu çelişkiyi ortadan kaldırmaz. Çünkü programın özü değişmemektedir: Türkiye hâlâ yüksek faiz veren, yabancı fonlara cazip getiri sunan ve büyümeyi dış sermaye girişine bağlayan bir ekonomi olarak kalmaktadır. Carry trade’e karşı alınan önlemler, sıcak parayı ortadan kaldırmaktan çok sıcak para girişlerini garantilemek için sıcak paraya ulaşım maliyetini artırır. Bu maliyet artışının faturası Türkiye işçi sınıfı üzerinden üretilen artı değerin banka-faiz geliri yoluyla yağmalanmasına yol açar. Her geçen gün merkezileşme eğilimi güçlenen sermaye bir tarafı yoksullaştırırken, minik bir azınlığı zenginleştirerek varoluşsal krizin çap ve etki alanını yükseltir.
Bu nedenle OVP’nin temel mantığı bir üretim ve planlama programı değil, uluslararası finans kapitalin ilgisini çekmek için geliştirilen "finansal istikrar" adı altında bir yağma ve yoksullaştırma programıdır. Programın merkezinde insanca ücret ve yoksullukla mücadele, gelir adaletsizliklerini azaltma yoktur. Devlete ait sanayi yatırımı, kamusal planlama veya hane halkı gelir düzeyini ve alım gücünü yükseltme odaklı değil; dezenflasyon adı altında yağma, mali disiplin adı altında kendi burjuvazisinin elini güçlendirme ve uluslararası fon şirketlerinin güvenini kazanma vardır. "Fiyat istikrarı" hedefi çoğu zaman ücretlerin baskılanması, iç talebin daraltılması-talep yönlü enflasyonun baskılanması ve kamu harcamalarının kısılması anlamına gelir. Bu nedenle enflasyonun maliyeti-yoksullaştırıcı etkisi işçi sınıfına ve tüm ezilen kesimlere yüklenirken, yüksek faiz gelirleri uluslararası finans kuruluşları ve yerel burjuvazinin kasasına akar.
İran savaşı sonrasında Şimşek’in "İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki en büyük şok" ifadesini kullanması da önemli bir kırılmayı gösteriyor. Çünkü Türkiye gibi enerji ithalatına bağımlı, dış finansman ihtiyacı burjuva-kapitalist planlama kaidelerine göre yüksek ve sıcak para girişine dayanan ekonomiler; savaş, petrol fiyatı artışı ve küresel faiz yükselişi gibi gelişmeler karşısında çok daha kırılgan hale gelir. Şimşek bir yandan Türkiye’nin dayanıklı olduğunu savunurken, diğer yandan tedarik zinciri bozulmaları, enerji maliyetleri ve stagflasyon risklerini kabul ediyor. İç cepheyi tahkim etmeye çalışırken burjuva muhalefeti baskılama maliyeti 6 milyar dolarlık fon çıkışına neden olmuştu. İran savaşının etkisiyle yağmacı ve vurguncu fon şirketlerinin para çıkışının savaşın hemen öncesinde 34 milyar doları bulduğu iddia ediliyor. Bu yaklaşan kriz alametlerinin faturası da, yoksullaşma krizi içerisindeki Türkiye’deki işçi sınıfı ve ezilenlerin mülksüzleştirilmesi ve gıda, sağlık ve temel yaşamsal giderlere ulaşım imkanlarını düne göre çok daha imkansız hale getirilmesi olacaktır.
Bu durum, Türkiye’nin emperyalist küreselleşme içindeki bağımlı konumunu gösterir. Çünkü emperyalist ülkelerdeki faiz kararları, enerji fiyatları ve jeopolitik çatışmalar; Türkiye’de ücretleri, yoksulluğun yıkıcı etkisi ve işsizliği doğrudan belirleyebilmektedir. Yani ekonomi politikası ulusal görünse de, belirleyici olan büyük ölçüde ulus aşırı finans sermayesinin ihtiyaçlarıdır.
Sonuç olarak carry trade, OVP ve Şimşek programı aynı bütünün parçaları olarak görülebilir: üretim yerine finansallaşmayı, ücret yerine faiz gelirini, toplumsal refah yerine sermaye güvenini önceleyen bir model. Bu modelde işçi sınıfı artı değeri üretmeye devam eder; ama o değerin giderek daha büyük kısmı ulus aşırı finans kapital ve yerel işbirlikçileri tarafından çekilir.
1 Mayıs’ın ön günlerinde carry trade yağmacıları ve asalak burjuvazinin, bu yoksullaşma krizi koşullarında sokak ajitasyonunun dile dökülmüş en güzel örneklerinden birini gerçekleştiren SGDF’li gençlerden dinleyelim: "Bugün Esenler’de ucuz işgücü haline getirilen; genç yaşta torna tezgâhlarının başına koyulan ve işçileştirilen liseli gençler bizleriz!"
"Bizler üniversiteden mezun olduktan sonra elimizde diplomamızla işsizlikle burun buruna bırakılanlarız!"
"İşsizliğe veya ucuz işgücü olmaya mahkûm bırakanlara karşı 1 Mayıs’ta Taksim’de olacağız. Özgürlüğümüzü ve geleceğimizi kazanmak için mücadelemizi büyüteceğiz. Sen de bize katıl, 1 Mayıs’ta Taksim’de buluşalım."