16 Şubat 2026 Pazartesi

Neoliberalizm, Terörle Mücadele Yasası ve sosyalist hareket 

Bağımsız Feminist Hülya Osmanağaoğlu, ajansımıza yönelik saldırılara karşı başlattığımız Dayanışma Yazıları kapsamında yazdı.

Adalet Bakanı ve İçişleri Bakanı'nın değişmesiyle daha kötü neler olabiliri tartışmaya başladık. Sırada ne var derken, Akın Gürlek açılışı tutukluların avukatlarıyla görüşme sürelerini kısaltacağız diyerek yaptı, yeni İçişleri Bakanı'nın ‘açılımlarını' da bekliyoruz. Ancak Akın Gürlek esas olarak belli ki CHP'ye yönelik operasyonun tam yetkili yürütücüsü olacak. Atamaların sadece bir hafta öncesinde ESP'ye yönelik saldırı ve tutuklamalar önümüzdeki döneme dair ipuçlarını vermişti. ESP tutuklamalarında yeni bir şey yok; gizlilik kararları, itirafçı-iftiracı ifadeleri, parti, kadın, gençlik, sendika, sanat, basın alanında mücadele eden sosyalistlerin açıktan, gizlenmeden verdikleri mücadelenin, "terörle mücadele" yasası kapsamında suç haline getirilmesi. Aslında dünyada seçimle gelen faşist, otoriter iktidarların artması, kadın, LGBTİ+ ve göçmen düşmanlığı, Avrupa'nın Filistin halkıyla dayanışmak başta olmak üzere en temel demokratik hakları suç kapsamına alması da tüm dünyada yükselen neoliberal güvenlik devleti politikalarının sonuçları. 30-35 yıl önce özgürlüklerin taşıyıcısı olacağı varsayılan küreselleşmenin/neoliberalizmin dökülen sırmalarının ardından görünenler güvenlik devleti konsepti. 

2001 İkiz Kulelerin yıkılması güvenlik-demokrasi ikilemini emperyalist metropollere taşıdı. Neoliberalizmin tümüyle sistem dışına ittiği göçmenler, Avrupa ve ABD'de sorun olarak görülürken, 2008'deki kriz sonrasında yükselen faşist hareketler politikalarının merkezine göçmen düşmanlığını koydular. Emperyalist kapitalizmin 2008 krizinin çevreye etkisiyle 2010'un son günlerinde Tunus'ta başlayan Arap isyanlarıyla Ortadoğu'da BAAS diktatörlükleri bir bir sarsılıp yıkılmaya başladı.  1950'lerde ve 60'larda, soğuk savaş yıllarında, bu BAAS partileri aracılığıyla, Sovyetlerden destek alan küçük burjuva milliyetçi askeri güçler iktidara gelmiştiler.  Mısır'ın 1980'lerde ABD-İsrail yörüngesine girmesini saymazsak diğerleri, esas olarak 1990'lar itibarıyla, bir şekilde neoliberalizme eklemlendiler.  Sonuçta askeri- bürokratik yozlaşma ve baskı rejimleri 2011 ayaklanmalarıyla sarsılmaya başladığında, güçlü, ezilenlerden yana bir alternatifin olmadığı bölgede, İhvan, El Kaide, IŞİD ve en nihayetinde HTŞ türevi örgütlenmeler iktidara geçti. Egemenler arası iç çelişkiler sürerken Libya'da hala cihatçı güçler arası çatışma devam ederken, Tunus ve Mısır'da İhvan örgütlenmeleri zor yoluyla alaşağı edildi. Suriye'de Esad, Rusya ile ittifak halinde süreci uzattı. Bu 15 yılda Ortadoğu'da süren vekâlet savaşlarıyla hiç kuşku yok ki Rusya, İran, Çin eksenindeki ABD karşıtı eksenin direnişini kırmak esas hedefti. Bu gelgitli direniş içinde Tump ikinci kez başkan olurken bölgede çok açık bir tasfiye gündeme alındı. Silahlı örgütlerin fiziksel imhası ya da silahsızlandırılarak ABD kontrolündeki sisteme entegrasyonunu öngören politikalarla teslim alınmaya çalışılırken, Taliban devletleşti, Hamas, Hizbullah ve Haşdi Şabi silah bırakmaya zorlanıyor.  Bölgenin güçlü toplumsal tabanının yanı sıra en özgürlükçü, çoğulcu ve cinsiyet eşitlikçi programa sahip olan Kürt özgürlük hareketinin silahlı mücadelesi de ABD ve AB'nin Rojava'da alan daraltması, Türkiye'de ise demokrasisiz bir çözüme zorlamasıyla devam ediyor. 

Bugün AKP hala emperyalist metropollerin en gözde seçeneği. 2008 krizinin devamında 2011'de Arap isyanlarıyla gözünü karartan, yeni Osmanlıcılık hayalleriyle bölgede güç olmaya çalışan ve içeride her türlü muhalefeti Müslümanlık-milliyetçilik perdesiyle örten bir düzen inşa etti. Bu yılların sonunda, AKP'nin kendine doğrudan bağlı sermaye fraksiyonunun çıkarlarına göre uyguladığı sınıf düşmanı politikalar 2021'de ekonomide bir iç krizin patlamasına neden oldu. Bu kriz sürecinde de kararlı bir işçi sınıfı düşmanlığıyla sadece kendine bağlı sermaye gruplarının değil TÜSİAD sermayesinin de bugün en güçlü seçeneği olarak varlığını sürdürüyor. TÜSİAD da Suriye'nin yeniden inşasından pay almak için AKP ile uzlaşmaya hazırlanıyor, Koç ailesi birkaç ayda bir Tayyip Erdoğan'ı ziyaret ediyor. AKP, işçi sınıfı ve yoksul halk nezdinde kaybettiği toplumsal desteği CHP'yi paralize ederek aşmaya çalışırken 12 Eylülcülerin 1983 seçimlerinde kullandıkları veto hakkına benzer bir politikayı Akın Gürlek operasyonlarıyla gündeme aldı. Genelde seçimsizleştirme kavramıyla anılan bu süreçte en geç 2028'de bir seçim olmaması için bir neden yok; ancak bu seçime kimlerin hangi koşullarda katılabileceği kuşkusuz meçhul. Türkiye'de seçim yine olacak sadece eskisi gibi yönetilmek istemeyenlerin alternatifsiz bırakılacağı ve muhtemelen ehveni şerin siyasi tercih olacağı bir seçim dayatılacak. 

Akın Gürlek'in, yeni İçişleri Bakanı'nın atamalarını bu yakın gelecek projeksiyonu ile beraber düşünmek gerek. Bir yandan Rojava'da tam gaz HTŞ'yi desteklerken, burada CHP'yi kayyumlarla ve davalarla parçalamaya, Kürt hareketinin de Türkiyeli sosyalist güçler başta olmak üzere emek ve demokrasi güçleriyle enternasyonalist dayanışmasını koparmaya çalışmak, öncelikli hedeflerden biri olarak görünüyor. ESP'ye yönelik operasyon tam da bu bağlamda değerlendirilmeli, ki ilk açıklamaların yandaş medya eliyle çözüm sürecine karşıtlıkla gerekçelendirilmesi de bunun göstergesi. Kürt halkının geniş kesimlerine "marjinal Marksistler, sürece zarar veriyor" propagandası eşliğinde psikolojik harp taktikleri devreye sokuluyor. Mart ayından itibaren tabir yerindeyse toplumsal muhalefetin, Kürt hareketi, feminist hareket, gençlik hareketi ve elbette sosyalist hareketin "üç ayları" başlıyor. 8 Mart, 12 Mart Gazi Anması, Newroz, 30 Mart, 1 Mayıs, 6 Mayıs ve bir de bu yıl Ankara'da yapılacak olan NATO toplantısı. (Ve bunların yanı sıra CHP'nin 19 Mart eylemlerinin birinci yılı dolacak.) 

NATO toplantısı en son 2004'te Türkiye'de yapılmıştı ve İstanbul için özellikle Okmeydanı'nda gençliğin direniş eylemiyle hatırlıyoruz. O dönem dünyada küreselleşme karşıtı mücadele, ABD'nin Afganistan ve Irak işgalleri gündemdi. Bugün ise Ortadoğu'da süren ABD-İsrail-Türkiye merkezli dizayn girişimi ve elbette Ukrayna –Rusya savaşı gündemin merkezi olacaktır. AKP, NATO'nun ikinci büyük ordusunun tam kontrolünü elinde tutan güç olarak, emperyalist kapitalist metropollerin desteğiyle Türkiye içinde bütün demokratik direnişi bastırmayı hedefliyor. Yerinden emin zira geçtiğimiz on yılda Suriyeli mültecileri Türkiye sınırlarına hapsetme pazarlığıyla her tür baskısının AB tarafından desteklendiğini gördü. Bu süreçte sıklıkla Rusya ile yakınlaşır gibi yaparak Türk sermayesinin gücü oranında iki kutup arasında salınabilirmiş gibi yaptı. Şimdi de Hakan Fidan aracılığıyla Suriye'de HTŞ'ye ve tabii ki bölgede İsrail'e tam destek sağlarken, İran'a yönelik fiili saldırıya direnirmiş gibi yaparak kendine alan açmaya çalışıyor. Bu esnada seçimli burjuva diktatörlüğü olmanın seçim kısmını AKP iktidarının uygun göreceği adaylarla seçime çevirmek için uygulayacağı baskıya zemin hazırlamak için, çıkacak her militan sesi, oluşacak her sokak direnişini bastırmak zorunda.  Sosyalist harekete 12 Eylül'ün, darbe hukuku, askeri mahkemeler ve işkencehaneler ile yaptığını, bugün Terörle Mücadele Yasası'nı her yıl daha da sertleştirerek yapmaya çalışıyor AKP. Kürt sorununda atması gereken adımları sürekli yeni şartlara bağlayarak barış mücadelesini sönümlendirmeyi ve Kürt hareketini yalnızlaştırmayı hedeflerken, rejimi Batı metropollerinden aldığı destekle seçimli ya da seçimsiz kalıcılaştırmaya çalışırken, Kürt hareketi ve sosyalist hareketin yan yana gelişiyle güçlenecek bir radikal siyasi mücadele çizgisini engellemeye çalışıyor. 

TMY VE SOSYALİSTLER
Terörle Mücadele Yasası, 1991'de KÖH tutsaklarının cezaevlerinde kaldığı, sosyalist hareketin kadrolarının ise 141-142. (ve 163) maddelerin kalkmasıyla tahliye oldukları dönemde çıkmıştı. Sosyalist hareketin bir bölümü 90'lar ve 2000'ler boyunca yasal partilerle devletin baskısından uzak kalabilmeyi sağladılar. Ancak hem kirli savaşın Kürt hareketi üzerindeki ağır şiddet politikası hem de 'radikal' sola yönelen şiddet ve en nihayetinde 2000 yılındaki 19 Aralık cezaevleri katliamı, devlet açısından devrimcilere-sosyalistlere yönelik saldırıların mantığının değişmediğini, "devlet aklının" sadece öncelik sırası yaptığını gösterdi. 2000'lerde Fethullahçı çetelerin desteğiyle polis ve yargı operasyonlarıyla radikal sola ve Kürt hareketine yönelen operasyonlar torba davalarla Terörle Mücadele Yasası'na ‘uyduruluyordu'.  Gezi isyanından sonra sertleşen polis-yargı operasyonları, OHAL ve 2017'deki referandumun ardından TMY sık sık yapılan değişikliklerle tüm topluma nefes aldırmaz hale geldi. Artık sosyal medya paylaşımı da 8 Mart ya da 25 Kasım eylemine katılmak da terörle mücadele kapsamında suçlama haline getirilebiliyor. Yeni dönemde bu TMY yargılamalarıyla, rejimin kemerleri sıkma ve baskıyı artırma politikaları karşısında halk öfkesinin patlaması halinde, militan mücadelede yerini almaya çalışacak sosyalist hareket, geçmişten farklı olarak tümüyle bastırılmaya, hapishanelerde esir alınmaya çalışılacak gibi duruyor. 

Açıkçası yıllardır iş, ekmek, yoksulluk mücadelesi yerine faşizme karşı demokrasi mücadelesi örgütlemeye çalışan sosyalist hareketin [büyük bölümünün] çabaları halkın gerçekliğine pek değmedi ve umursanmadı. Halkın tepkisi işsizliğe ve yoksulluğa karşı CHP mitinglerinde kendini gösterir oldu. Kendi adıma yıllardır sınıfla ilişki kurmayan bir demokrasi mücadelesinin işlevsizliğini anlatıyorum. Ancak gelinen noktada sosyalist hareket kitle hareketi olmaktan çok uzak kalmış durumda. Kiminin payına TMY operasyonları kiminin payına da cihatçı İslamcıların fiili saldırıları düşecek gibi görüyoruz. Böyle bir dönemde elbette "devrim ve sosyalizm mücadelesini yükseltmek" kararlılığı öne çıkmalıdır. Ancak soyut bir kararlılığın ötesinde bir yandan enternasyonalist dayanışmayı sürdürmek ve diğer yandan adını koyarak "sosyalist hareket teslim olmayacak" diyerek, bizzat hareketin varlığını korumak için mücadele etmek, Terörle Mücadele Yasası'na karşı ortaklaşa, küçük hedeflerle başlayarak bile olsa, bir kampanya örgütlemek gerekir. Neoliberal saldırganlığın Batı metropollerinde bile burjuva demokrasilerindeki temel hakları tırpanlamaya başladığını düşünürsek, AKP sonrasını görsek bile sermayenin talanı karşısında burjuva devletlerin ilk hedefi yine elbette sınıf hareketi ve sosyalist hareket olacaktır. 2000'de hapishanelerde devrimcilerin katledilmesinin sosyalist hareketi tasfiye amaçlı olduğunu sosyalist hareketin büyük bölümü göremedi, keza 2000'lerde AKP iktidarı özelleştirmeleri tamamlarken yumuşayan havada sertleşen TMY düzenlemelerinin de bugünlerin habercisi olduğu yeterince görülmedi. Bugün sosyalist hareket, kolektif bir sınıf siyaseti örgütleyecek güce de niyete de sahip değil ama belki hareketin kendisini korumak için TMY karşısında net bir kolektif duruş hedeflenebilir. ESP'ye yönelen devlet operasyonu elbette her örgütlenmeye aynı şiddetle gelmeyebilir ama bundan sonra aynı şiddette olmasa bile herkesin mücadele ve örgütlenme alanları fiilen sınırlanmış, toplumsal ilişkiler kriminalize edilmiş olacak. Yani aslında şimdiden ESP'ye yönelen operasyon bütün sosyalist hareketin mücadelesinin önünde bir engel olarak yükselmeye başladı.  Tam da bu nedenle TMY'nin içinden de konuşsak dışından konuşsak sosyalist hareketin mücadelesinin önünde yükselecek engeller aynıyken kolektif direnci adını koyarak örgütlemek önemli sanki.