23 Mart 2026 Pazartesi

Nazlı Gürbüz Top yazdı / Annemin ardından: Yorgun bir yüreğin sessiz vedası

Devrimcilere kucak açtı. Onlara ekmeğini, evini, yüreğini verdi. Çünkü biliyordu: Bu mücadele bireysel değil, toplumsaldı. En zor anlarında devrimciler yetişmişti annemin imdadına; evi alevler içinde yanarken bile yalnız bırakmamışlardı onu.

Bir anayı yitirmenin acısını tarif etmek mümkün değil. Kelimeler yetersiz kalır, cümleler yarım kalır. Ama bu ana, devrimcilerin anasıysa; hele de bir kızıl komutanın anasıysa, susmak mümkün olmuyor. İnsan, yüreğinin en derin yerinden kopan birkaç kelamı onun ardından bırakmak istiyor.

Asıl adı Gare'ydi. Ama asimilasyon politikalarının acımasızlığı ona kendi adını bile çok gördü; kimliğinde "Hani" yazdılar. Daha doğduğu andan itibaren bu toprakların inkârı, yok sayılması ve zulmüyle tanıştı. Dersim Katliamı'nın karanlık yıllarında gözlerini açtı dünyaya. Daha çocukken yetim kaldı. Ve bir çocuk için yetimlik, sadece bir kayıp değil; eksik büyümek, yarım kalmak demektir.

Yalnızlık, ağır iş koşulları, okuyamamanın içte ukde kalan acısı… Feodal yapının ve ataerkil düzenin kadınlara biçtiği kader… Annem, tıpkı bu coğrafyanın diğer anaları gibi, hayatın en ağır yükünü omuzladı. Ama eğilmedi. Kırılmadı.

Göçebe yaşamın içinde Munzur Dağları'nı bir kitap gibi okudu. Her taşını, her deresini, her yolunu hafızasına kazıdı. Sadece doğayı değil, insanları da… Neredeyse tüm köyün soy ağacını çıkaracak kadar güçlü bir hafızaya sahipti. Herkesin acısını da bilirdi, sevincini de. Çünkü o sadece bir anne değildi; aynı zamanda halkının, köylülerinin yaşayan hafızasıydı.

Babam yurt dışına işçiliğe gittiğinde, beş çocuğuyla birlikte hayatın ortasında tek başına kaldı. Ama o, yalnızlığı bile dirence çevirdi. Beş evlat büyüttü, onurla, emekle, dirençle. Evinin kapısı herkese açıktı. Sofrası paylaşmanın, dayanışmanın, yoldaşlığın sofrasıydı. İlçeye yolu düşen, öğrenciler, yoksullar, devrimciler… Herkes Gare ananın evinde bir yer bulurdu.
O sadece çocuklarını büyütmedi; dayanışmayı, disiplini, çalışkanlığı, mücadeleyi ve direnci de yaşam içindeki pratik duruşuyla öğretti.

Devrimcilere kucak açtı. Onlara ekmeğini, evini, yüreğini verdi. Çünkü biliyordu: Bu mücadele bireysel değil, toplumsaldı. En zor anlarında devrimciler yetişmişti annemin imdadına; evi alevler içinde yanarken bile yalnız bırakmamışlardı onu.

Sonra sürgün, mültecilik, hasret… Evlat özlemi katlanarak büyüdü içinde. Ama en büyük yara Zeki'ydi. Hep bir eksiklik, hep bir özlem… Kısa buluşmalar o derin hasreti dindirmeye yetmedi. Zeki mücadeledeyken, annem onun adını bile fısıldayarak söylerdi. Devletin kulağı her yerdeydi çünkü. Bir annenin sevgisi bile korkuyla sınanıyordu bu topraklarda.

Rojava'dayken "Sütüm sana helaldir" dedi evladına. Bu, bir annenin verebileceği en büyük onay, en büyük destektir. Zeki ona "gariban" diye takılırdı, annem de ona "ekono" derdi. Sevgi, en zor zamanlarda bile yolunu bulurdu; buluşurdu her iki kalpte.

Ama o kara haber geldiğinde… Zeki ölümsüzleştiğinde… Annemin dünyası çöktü.

Artık geceler ağıttı. Sessizlik bile bir çığlığa dönüşmüştü. Gizli gizli ağlardı bazen, biz üzülmeyelim diye. Ama bir annenin yüreğindeki yangın gizlenebilir mi? Her "Zeki" diye haykırışı, her gözyaşı bu zulmün tanığıydı.

"Onu parçaladılar" derdi… "Gözlerimin önünden gitmiyor." Bu sadece bir acı değildi; bir halkın yaşadığı sistematik şiddetin, devlet terörünün ve inkârın en çıplak haliydi.
Ve yine de gurur duyuyordu:

"Ben bir kızıl komutanın anasıyım," diyordu: "Evladım adını tarihe yazdı."

İşte bu toprakların anaları böyledir. Acıyı ve gururu aynı yürekte taşırlar.

Ama zulüm bitmedi.

Pasaportuna el konuldu. Kendi memleketine yasaklandı. Taziyesine gitmek bile suç sayıldı. Adalet dedikleri şey, bu ülkede sadece güçlülerin dilinde bir yalandı. Doğduğu topraklara hasret bırakıldı. Tıpkı diğer evlatları gibi.

Yetmedi…

En büyük oğlunu, torununu, gelinini de zindana attılar. Bir annenin yüreğine sığmayacak kadar çok acıyı yüklediler ona. Bu artık sadece bir yaşam değil; sistematik bir cezalandırmaydı. Bir aileye, bir halka, bir kimliğe yönelmiş bilinçli bir yıkımdı.

Ve o yürek… Daha fazla dayanamadı.

17 Mart Salı günü, "Çok yorgunum… Artık uyumak istiyorum" dedi. Bu söz, sadece bir vedanın değil; yılların yorgunluğunun, direncin ve acının son cümlesiydi.

Bir devrimci anası olmak kolay değildir. Hele ki faşizmle yönetilen bir ülkede… Bu, sadece anne olmak değil; direniş olmak, sabır göstermek, acıyı taşımak demektir. Bu analar, çocuklarının mücadelesini kendi yaşamlarıyla tamamlarlar.

Bizim coğrafyada analar sadece doğurmaz. Direnir. Öğretir. Taşır. Ve gerektiğinde bir mücadelenin en sessiz ama en güçlü parçası olur.

Sevgili anam…

Şimdi seni düşünüyorum. Acılarını geride bırakıp giderken… Belki artık Zeki'nin yanındasın. Onun başını okşuyorsun. O da sana "gariban" diye sesleniyordur yine.

Bir Salı günü… İkiniz de bizden ayrıldınız. Bu bir tesadüf mü, yoksa kavuşmanın sessiz bir kararı mı? Bilmiyorum.

Sen köyünde son yolculuğuna uğurlanırken, ağıtlar yükseldi;

Senin için, Zeki için, Özgür için, Nuran için ve tüm ölümsüzler için…

Acılar birleştirdi sesleri, çığlıklar kavuştu birbirine ve her damla gözyaşı, adaletsizliğe karşı bir öfke olarak yükseldi.

Elbet bir gün, evlatların yanı başında seninle yeniden vedalaşacak.

Ama bildiğim bir şey var: Sen sadece bizim annemiz değildin; tüm devrimcilerin anasıydın. Ve derdin ki: "Benim de sizin gibi evim sırtımda…"

Sen, Kürmeş köyünün hafızası, direnci ve onuruydun.

Birbirinize iyi bakın…

Canım annem…

Ve kızıl komutanımız Zeki.