Kadın cinayetlerine karşı mücadelenin bazı sorunları
Yazar Mukaddes Erdoğdu Çelik, ajansımıza yönelik saldırılara karşı başlattığımız Dayanışma Yazıları kampanyası, Özgeca Aslan'ın katledilmesinin yıl dönümünde, kadın cinayetlerine karşı mücadelenin bazı sorunlarını yazdı.
2015 yılının Şubat Ayı, kadın cinayetlerinin çığ gibi büyüdüğü Türkiye'de tüm toplumu birçok açıdan sarsan, neredeyse soluksuz bırakan hunharca bir kadın cinayetinin kabusuyla doldu dersek, yanlış olmaz. 2009 yılında Ayşe Paşalı cinayetinin vahşetinden sonra Özgecan cinayetinin yarattığı kabustan söz ediyorum. O yüzden 11 Şubat tarihi hepimizin hafızasında karşılık bulmalı derim.
Ayşe Paşalı cinayeti kadınları ayağa kaldırdı ve ilk kez katil koca "ağırlaştırılmış müebbet" hapis cezası almış, ilk kez bir kadın cinayeti aile içinde hapsolmaktan kurtulmuş ve kadın cinayetlerine karşı mücadele kadın hareketlerinin ortak çabalarıyla yasa yapıcılığına yükseltilmişti. TBMM'inde kadın hareketinin, kadın kurumlarının, hukuk kurumlarının eşgüdümlü çabalarıyla İstanbul Sözleşmesi ortaya çıkarılabilmişti. T.C. devleti, bugün hala devam eden iktidarı eliyle sözleşmeye ilk imzayı atmıştı. Yine Meclis'te Kadın Erkek Eşitliği Komisyonu kurulmuş, mecliste kadın milletvekiline şiddet uygulayan erkek milletvekili cezalandırılmıştı. Nihayet o süreçteki kesintisiz kadın mücadelesiyle 2014 yılında İstanbul Sözleşmesi'nin uygulama ayağı olacak 6284 sayılı yasa çıkarıldı. Bu yasanın maddeleri kadın mücadelesi emeğinin ürünüydü ve kadına şiddet meselesine karşı tedbirleri demokratik bir içeriğe kavuşturmaktaydı. Şiddette ev içi-ev dışı, evlilik içi-evlilik dışı şiddet ayrımını ortadan kaldırdığı gibi mücadele alanını LGBTİ+'ları da kapsar hale getirmişti. Kocanın cinsel saldırısı ilk kez bu yasa ile tecavüz sayılmıştı. Kazanımlar çok ama çok önemli yasal güvencelerdi, her birinin hayata geçer hale gelmesi için de yeni mücadeleler gerektirecekti.
Kadın kazanımlarının memnuniyeti herkesi sarmışken 11 Şubat 2015 günü, Tarsus' tan Mersin'e gideceği minibüse binen üniversite öğrencisi kaçırılıp tecavüze uğrayıp katledilecekti. Benzerlerinden önemli bir farkı vardı; kadın cinayetlerinin yükselişinden haberdar olan üniversite öğrencisi kendisini koruyabileceğini düşündüğü biber gazını yanına almıştı. Minibüste tek yolcu kaldığında vahşet çağının vahşi şoförü, önce normal D 400 güzergahından ayrılıp ıssız otobana saptılar ve Özgecan'a çullanmak istediğinden onun biber gazı ve tırnaklarıyla direnişine çarptı. Ne var ki canavarın beden gücü ve bıçağı vahşice öldürülmesini engelleyemedi. Bundan sonrası daha da vahşet! Bu kez üç erkek canavar bir araya gelip, ormana atılı Özgecan'ın bedenini, parçalayıp yaktılar, ellerini, katil şoförün yüzündeki izler nedeniyle kestiler. Ve izlerini kaybettirmiş olarak evlerine, ailelerine dönseler de kısa sürede arabalarındaki izler ile yakayı ele verdiler. Üç katilden biri şoförün arkadaşı, tecavüz ortağı hem de. Diğeri katilin babası, Özgecan'ı yok etme vahşetinin ortağı. Alenin diğer fertleri de katili sakladı.
Yıllar sonra şimdi olay üzerine yazmaya çalışırken durumu anlatmak için kelimelerin ne kadar yetersiz kaldığı gerçeğiyle yüz yüzeyim. Bu üç katil erkek, 19 yaşında genç bir kadının hayatına vahşice son verdiğinde, haber öğrenildiğinde büyük bir öfke patlaması ile adeta kitlesel isyanlar oldu dört bir yanda. İlk kez kadın cinayetlerine karşı erkek kalabalıklar da karışmıştı. Bunu, erkekliğin katillikle ilişkisinin sorgulaması saymak gerekiyordu. Nitekim sonraki süreçte kadına yönelik mücadele saflarında, erkeklik atölyelerinde etkileri daha çok açığa çıkmıştır. Kadın hareketinin tümü değerlendirmese de bu da önemli bir yeni kazanımdı.
Özgecan Aslan cinayeti ve sonrasında eski güçte ve hızda kampanyalar geliştiremedi kadın hareketi. İktidarın manipülatif yaklaşımı, meseleyi, masum genç kız moduna düşürmeye çalışmıştı. Toplumsal sahiplenişte bu etkenin rolü de az değildi. Dersimli ailesini kuşatarak, kadın güçleriyle bağını kesmeye çalıştı ayrıca. O dönemde Sosyalist Kadın Meclisleri, 11 Şubat gününü kadına şiddete karşı bir direniş günü ilan etmeyi önermiş, kadın hareketinin birçok kesimi yukarıda yazdığım manipülatif nedenlerle bu öneriyi sahiplenmemişti. SKM kendi çabasıyla İstanbul'da Kalkedon meydanında bir süre mücadeleyi götürmüş, sonra o çıkış da tavsamıştı. Bir bütün olarak kadın hareketinin vahşi cinayetler karşısında zamanla etkisi azaldı. Bu noktadaki görüş ayrılıklarıyla birlikte daha temel olan, şiddetle en çok baş başa olan evdeki kadının doğrudan mücadele öznesi olabileceği kanallar açılamadı. O kanallardan biri evdeki kadının sosyal güvencesizliği ile evdeki üretime harcadığın emeğinin değersizliği politikanın konusu, kadın mücadelesinin temel bir konusu yapılarak açılabilirdi. Dolayısıyla bir bütün olarak "ailenin" politikanın konusu yapılamadığı büyük bir zaman dilimi yaşandı geçti. Özgecan cinayetinin yarattığı büyük öfke, kök hücresine karşı yöneltilebilseydi, bugün çok başka noktalarda olunabilirdi.
2021 yılı 20 Mart gecesinde Cumhurbaşkanın tek taraflı kararnamesiyle İstanbul Sözleşmesi'nden çıkılması, üstelik de pandemi bütün politikaları ve süreçleriyle kadın cinsin aleyhine sorunları yeniden üretmişken- karşındaki hareketin yetmezliğinde, şiddetin ana kaynağındaki kadın kitlelerinin hareket dışında durmaya devam etmesi- işte bu boşlukların payı büyük olmalı. Kadın mücadelesinin bu ana kanalı hala boş, doldurulmayı bekliyor.
Katlinin üzerinden tam 11 yıl geçen Özgecan'ı ve vahşi cinayetlerde yitirdiğimiz tüm kadınları sevgiyle anıyorum.