16 Mart 2026 Pazartesi

İran'a emperyalist-siyonist saldırı ve muhtemel sonuçları - İnan Özgür

Halk ayaklanmasının ABD ve İsrail tarafından İran'da molla rejiminin sonunu getirebilecek bir siyasi imkan olarak değerlendirildiğine kuşku yok. Buna karşılık molla rejimi de isyancı halk kitlelerine uyguladığı faşist devlet terörünü mevcut savaş koşullarında emperyalist-siyonist cephenin içteki maşalarını ortadan kaldırma zarureti olarak ambalajlama imkanına sahip. Emekçiler ve ezilenler içinse emperyalist-siyonist saldırıya karşı molla rejimini desteklemek ile molla rejimine karşı emperyalist-siyonist saldırıyı destelemek dışında, üçüncü bir siyasi seçenek mümkün.

ABD-İran müzakereleri için arabuluculuk yapmış olan Umman Dışişleri Bakanı, İran'a yönelik emperyalist-siyonist saldırının başlamasından yalnızca bir gün önce ABD'de burjuva medyaya, müzakerelerin yapıcı tarzda sürdüğünü ve anlaşmanın yakın olduğunu açıklıyordu. Zira Cenevre'deki müzakerelerin üçüncü turunda, İran heyeti yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum stokuna sahip olmamayı, sivil amaçlarla sınırlı zenginleştirme yapmayı, nükleer tesislerini de Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın tam denetimine açmayı kabul eden bir yaklaşım ortaya koymuştu. Bu açıklamanın ertesi günü başlayan saldırı ABD emperyalizmi ve İsrail siyonizmi için esas meselenin, İran'ın nükleer silah üretme kapasitesi edinmesini önlemenin çok ötesinde, molla rejiminin çökertilmesi olduğunu apaçık gösterdi. Müzakereler, besbelli ki, emperyalist-siyonist saldırı hazırlıklarını tamamlamak ve molla rejimini gafil avlamak için yürütülmüştü.

Faşist Trump yönetiminin İran'a saldırmaya İsrail Başbakanı Netanyahu'nun ısrarı sonucu razı olduğu, Trump'ın Epstein dosyasındaki kayıtlarınınsa şantaj malzemesi olarak muhtemelen bu ısrara dayanak teşkil ettiği minvalindeki iddialar, en azından, ABD emperyalizminin dünya çapında emperyalist bloklaşma ve rekabetteki yerini ve Ortadoğu'da emperyalist çıkarlarını kovalamaktaki mevcut ataklığını görmezden gelen bir tek yanlılık ve yüzeysellikle maluldür. İsrail'in bölgede kendisi için baş tehdit olan molla rejiminin en kısa sürede yıkılmasını hesap ettiğine ve aylardır İran'a yeni bir saldırı hazırlığı içinde olduğuna, ABD'yi de bu yeni saldırıya ortak etmek istediğine kuşku yoktur. Bununla beraber, ABD emperyalizmi için İran, Çin-Rusya eksenli rakip emperyalist bloklaşmanın önemli bir iştirakçisi ve Ortadoğu'daki temel dayanağı, emperyalist küreselleşme kapitalizmine halen tam entegre edilememiş bir çıban başı ve bölgesel anti-ABD odak olduğundan, zaten yıllardır emperyalist Amerikan saldırganlığının menzilindedir. Dolayısıyla, İsrail siyonizminin ABD emperyalizmini Trump üzerinden kendi savaş planına bağlamasından ziyade, siyonist ve emperyalist savaş karargahlarının İran molla rejimine karşı çıkar birliği içinde hareket etmelerinden bahsetmek gerçekçi olur.

Hatırlayalım: Obama yönetiminin 2015'te İran'la yapmış olduğu nükleer anlaşma Trump yönetimi tarafından 2018'de bozulmuş, İran'a yönelik yaptırımlar yeniden devreye sokulmuştu. 2020'de Trump'ın huzurunda ilk imzaları atılan İbrahim Antlaşmaları, Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn'in ardından Fas ve Sudan'ı da içererek, işbirlikçi Arap devletlerinin İsrail'le ilişkilerini Filistin meselesi çözülmeksizin normalleştirmeyi, bu sayede İran karşıtı emperyalist-siyonist cepheyi de tahkim etmeyi hedeflemişti. Ortadoğu'nun 7 Ekim 2023'te kapısı açılan yeni döneminde, önce Nisan 2024'te Şam'daki İran elçiliğinin ve devamla Ekim 2024'te İran kentlerinin İsrail tarafından bombalanması, Haziran 2025'teyse İsrail-ABD saldırısının 12 günlük bir savaş boyutuna varması emperyalist-siyonist cephenin İran'a daha kapsamlı bir savaş açmasının çok yakın olduğuna işaret ediyordu. Lübnan'a yapılan siyonist saldırı ve Hizbullah'a indirilen ağır darbeler Suriye'de Esad rejiminin düşüşünü hazırlayan bir etmen olmuş ve İsrail ordusu Suriye'nin güneyine yerleşme imkanı bulmuştu. İran'ın bölgede temel bir müttefiki olan Esad rejiminin son bulması İsrail'in İran'a karşı saldırıya geçmesinin yolunun açılması demekti. 12 günlük savaşın sonunda taraflar arasında ateşkes anlaşması yapılırken, ABD ve İsrail Ortadoğu'daki baş düşman karşısında siyasi ve askeri üstünlük elde etmiş, ama molla rejiminin devrilmesi amacına da ulaşamamış durumdaydılar. Bu, emperyalist-siyonist cephenin İran'a karşı kısa sürede yeni bir savaş hamlesi yapacağı anlamına geliyordu. Nitekim yeni savaş hamlesi, yeni yıla girerken başlayan ve İran devlet sınırları içindeki hemen her yere yayılan yeni halk ayaklanmasını da molla rejimini devirip ABD-İsrail yanlısı bir rejim inşa etmek için fırsat gören bir zamanlamayla, Şubat sonunda yapıldı.

Saldırı öncelikle İran'ın siyasi ve askeri yönetim merkezlerini yok etmeyi hedefledi. Molla rejiminin siyasi-dini lideri Hamaney daha savaşın ilk günü öldürülürken, Devrim Muhafızları Komutanı'ndan Genelkurmay Başkanı'na, Savunma Bakanı'ndan Savunma Konseyi Başkanı'na değin devletin merkezi karar mekanizmalarındaki kadrolar yine ilk günden itibaren hava bombardımanlarıyla yok edildi. Nükleer tesisler, balistik füze rampaları, füze üretim ve depolama birimleri, deniz kuvvetleri de saldırının başlıca hedefleri arasındaydı. Başı kesildiği düşünülen rejimin siyasi ve askeri gövdesine Trump'ın ağzından teslimiyet çağrıları yapılarak ve dokunulmazlık vaat edilerek, direnenleri ise yalnızca ölümün beklediği tekrarlanarak, devlet aygıtının çözülmesi ve çökertilmesi amaçlandı. Aynı amaçla, daha dün ayaklanmış olan halk kitleleri molla iktidarını devirmek için harekete geçmeye çağrıldı.

İran'a yönelik bu saldırı, gelişkin silah teknolojisi ve istihbarat verisi temelinde stratejik düşman hedeflerinin öncelikle imha edilmesi konseptini uygulamakta emperyalist-siyonist-faşist karargahların ne denli yol aldıklarını gösterdi. Zira devletler arası savaş düzleminde bir devletin siyasi-askeri liderliğinin, Hamaney ve diğer merkezi yöneticilerin tam bir gaflet içinde olmaları bir yana, savaşın henüz başlangıcında imha edilmesi bir ilkti. Son 10 yılda Kolombiya'dan Hindistan'a ve Kürdistan'dan Filipinler'e kadar etkin silahlı devrim mücadeleleri doğrudan devrimci önderliklerin imhasını hedefleyen saldırılarla yüz yüze gelmiş, Aksa Tufanı sonrası Ortadoğu'da Hamas ve Hizbullah önderlikleri de kritik darbelere maruz kalmıştı. Aynı süreçte Yemen'de bakanlar kurulu toplantısına hava saldırısı yapılmış, daha iki ay önce Venezuela Devlet Başkanı Maduro başkent Caracas'tan kaçırılmıştı. "Düşmanın önce önderliğini yok et" konsepti şimdi artık devletler arası savaş düzleminde de uygulanıyor.

Uydu, dron, radar ve çeşitli sinyaller aracılığıyla veri temini ve saldırı hazırlığı, istihbari veri analizini ve saha koordinasyonunu olağanüstü hızlandıran yapay zeka kullanımı, komuta kademelerini, istihbarat kaynaklarını ve sahadaki savaş güçlerini sıkıca birbirine bağlayan dijital ağ, son derece gelişkin silah teknolojisi, sadece silahlı mücadele ve yasadışı örgütlenme temelinde ilerleyen devrimci savaşımların önderlikleri için değil, yeni kurulacak devrimci iktidarların önderlikleri için de hiç olmadığı kadar hayati bir tehdit meydana getiriyor. Bunda ABD emperyalizmi ve İsrail siyonizmi başı çekerken, Hindistan'dan Filipinler'e değin kimi faşist karşıdevrim merkezlerinin de önemli mesafeler aldıkları, Türk burjuva devletininse son yıllarda Medya Savunma Alanları ve Rojava'ya saldırılarda ortaya koyduğu üzere ciddi bir askeri-teknolojik kapasiteye sahip olduğu görülüyor. Devrimci önderliğin sürekliliğini güvencelemenin devrimci savaşım için düpedüz kader tayin edici önemi gözler önünde.

"Velayet-i fakih" [1] Ali Hamaney'in öldürülmesi hem molla rejimi için bir iç siyasi-dini sağlamlık sınavını, hem de bölgedeki anti-ABD ve anti-İsrail Şii ekseni için bir siyasi-dini bütünlük sınavını beraberinde getirdi. Molla rejimi savaşın ilk aşamasında yok edilen yönetim mercilerine derhal yeni atamalar yaptı, siyasi ve askeri mekanizmanın otonom biçimlerde işlemesini sağladı, emperyalist-siyonist saldırı karşısında pasif bir savunma hattının ötesinde durdu. İsrail devlet sınırları dahilindeki yerlerin yanı sıra, bölgedeki ABD askeri üsleriyle siyasi temsilcilikleri başta olmak üzere Bahreyn, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt, Suudi Arabistan, Ürdün ve Irak'taki askeri ve iktisadi noktalar İran balistik füzelerinin ve insansız hava araçlarının hedefi oldu. Hürmüz Boğazı kapatıldı, uluslararası petrol ve doğalgaz nakliyatı kesintiye uğratıldı. Lübnan'da Hizbullah, Irak'ta Nuceba ve Ketaib Hizbullah gibi hareketler İsrail ve ABD'ye yönelik saldırılar düzenlediler, Yemen'deyse Ensarullah Hareketi yeni bir seferberlik ilan etti. Sonuçta, 7 Ekim 2023 tarihli Aksa Tufanı hamlesinin ardından sömürgeci ve soykırımcı siyonist saldırganlığın ateşlemiş olduğu bölgesel savaş hali daha da alevlendi. İran'a yönelik emperyalist-siyonist saldırıyla bölgesel savaş halinin bu alevlenişi olası bir emperyalist genel paylaşım savaşının da yeni ve güncel bir alameti. Ortadoğu'da savaşın bölgeselleştiği, bazen közlenerek bazen alevlenerek devam edeceği ortadayken, emperyalist ve sömürgeci yağma iştahı yeni bir dünya savaşının yolunu döşüyor.

İran molla rejimince uygulanan stratejinin ana hatlarının, savaşı Trump yönetiminin siyasi ve askeri açılardan sürdürmekte zorlanacağı bir yere kadar uzatmak, böylelikle savaşın çok boyutlu maliyetlerini ABD, İsrail ve işbirlikçi Arap devletlerinin taşıyamayacakları bir seviyeye çıkarmak, bunun için düşmana simetrik askeri karşılıklar vermek yerine onun hızla zafer kazanmasını engellemek ve nihayetinde rejimin ayakta kalmasını sağlamak olduğu görülüyor. Bu, molla rejimi için dış saldırıya karşı savunmanın ve iç muhalefeti bastırmanın tek ve aynı sorun olarak ele alınması demek.

Savaşın sonucunun molla rejiminin yıkılmasına varıp varmayacağı çok geçmeden görülecek. ABD emperyalizmi adına Trump yönetiminin molla rejimi devrilmese bile savaşı yakında bir sonuca bağlamaya yönelmesi, dolayısıyla savaşın molla rejimi devrilene değin sürdürülmesinde ısrarcı olan İsrail'le çelişki yaşaması muhtemel. Öte yandan, ayakta kalmayı başarsa dahi molla rejiminin siyasi ve askeri bakımdan hayli zayıflamış olacağını, İran'ın Ortadoğu'da bölgesel güç olma konumunu da büyük ölçüde kaybedeceğini öngörmek zor değil. ABD emperyalizminin ve İsrail siyonizminin halihazırda Ortadoğu genelinde net bir siyasi ve askeri üstünlük elde ettikleri gerçeği ortada. Gazze'de "Trump barışı"nın imzalanması ve Suriye'de Golani yönetiminin Trump önünde secdeye varması bu üstünlüğün yakın geçmişteki iki ifadesiydi, İran'a son saldırı bunu pekiştirdi ve ilerletti. İsrail siyonizmi yeni dönemin şimdiye kadarki kazananları sıralamasında hiç şüphesiz birinci sırada. ABD emperyalizmiyse Ortadoğu'da önceki yıllarda nispeten zayıflamış olan hegemon konumunu tahkim etti. İşbirlikçi Arap rejimleri ABD emperyalizminin yanında yeniden hizalandılar, emperyalist-siyonist saldırganlığın payandası oldular. Suriye'de gardı düşmüş ve dikkatini öncelikle Ukrayna savaşına yöneltmiş olan Rusya kınama açıklamalarından öteye geçemedi. İran petrolünün başlıca alıcısı olan ve petrol ticaretini dolardan ziyade yuan üzerinden sürdüren, güzergahında İran'ın da yer aldığı Kuşak ve Yol Girişimi'yle emperyalist hegemonya mücadelesinde iktisadi-mali atağa hazırlanan, bir yandan da ABD'nin askeri odak noktasının İran sayesinde Güney Çin Denizi'nden uzak kalmasından yararlanan Çin, İran'a saldırıya adeta seyirci kalmaktan kurtulamadı. Birleşmiş Milletler yürürlükteki uluslararası burjuva hukuk normlarını paspas eden emperyalist-siyonist haydutluk karşısında bir kez daha hükümsüz ve etkisiz kaldı. Buna karşılık AB emperyalistleri, İspanya'da Sanchez hükümetinin açıkça karşıt tutumunun Trump'ın hışmına uğraması ve İngiltere'de Starmer hükümetinin temkinli tutumunun Trump'ın hoşnutsuzluğuyla karşılaşması örneklerinde yansıyan irili ufaklı çatlaklara rağmen, siyaseten emperyalist-siyonist saldırıyı çoğunlukla destekler bir hatta yerleştiler.

Savaş hali bugüne değin molla rejiminin ataerkil, sömürgeci ve faşist tahakkümü altında yaşayan ve sıklıkla başkaldıran halklar için elbette büyük zorluklar barındırıyor. Fars işçi ve emekçileri, kadınlar, öğrenciler, Kürt, Beluc, Azeri ve Arap halklarından, farklı inanç topluluklarından ezilenler faşist molla rejiminden kurtulmayı ve özgürlüğü kazanmayı arzu ediyorlar. Binlerce insanın katledilmesine rağmen bastırılamayan ve ancak savaşın başlamasıyla durulan son halk ayaklanması bunun en yakın ve çarpıcı göstergesi. Fakat daha dün ayaklanmış emekçiler ve ezilenler, tekrar tekrar, ABD ve İsrail'in emperyalist-siyonist çıkarlarıyla bağlı çağrılarına muhatap oluyorlar, yer yer aralarında emperyalist-siyonist komplo ve provokasyon girişimleri olduğunu görüyorlar. Avrupa'da yerleşik şah yanlıları ve Batılı emperyalizmin güdümündeki Halkın Mücahitleri kalıntıları gibi siyasi kümeler emperyalist-siyonist cephenin molla rejimini devirme planlarında şu veya bu düzeyde yer tutuyor. Öyle ki, Batılı emperyalistlerce Münih Güvenlik Konferansı sırasında düzenlenen mitingde Rıza Pehlevi'nin bir nevi gövde gösterisi yapması için her türlü olanak sunuluyor.

Halk ayaklanmasının ABD ve İsrail tarafından İran'da molla rejiminin sonunu getirebilecek bir siyasi imkan olarak değerlendirildiğine kuşku yok. Buna karşılık molla rejimi de isyancı halk kitlelerine uyguladığı faşist devlet terörünü mevcut savaş koşullarında emperyalist-siyonist cephenin içteki maşalarını ortadan kaldırma zarureti olarak ambalajlama imkanına sahip. Emekçiler ve ezilenler içinse emperyalist-siyonist saldırıya karşı molla rejimini desteklemek ile molla rejimine karşı emperyalist-siyonist saldırıyı destelemek dışında, üçüncü bir siyasi seçenek mümkün. Bu, özgürlük uğruna molla rejimini yıkma mücadelesini sürdürmekle özgürlük getirmeyeceği apaçık olan emperyalist-siyonist saldırıya karşı çıkmayı buluşturan bir siyasi duruşu, her şeyden önce de böyle bir duruşu cisimleştirecek komünist, devrimci, antiemperyalist, antifaşist, antisömürgeci parti ve örgütlerin kendilerini etkin biçimlerde ortaya koymalarını gerektiriyor.

ABD-İsrail cephesinin İran molla rejimine karşı açtığı savaşta enternasyonalist devrimci tutum emperyalist-siyonist saldırganlığa ikirciksiz karşı çıkmak ve ama İran halklarının özgürlük mücadelesini de açıkça desteklemektir. Emperyalist-siyonist saldırıdan medet ummak siyaseten ne kadar zararlıysa, emperyalist-siyonist cepheye karşı antiemperyalizm ve antisiyonizm adına molla rejiminin destekçisi olmak da o kadar zararlıdır. Zira dün Suriye'deki Esad rejimini ve bugün İran'daki molla rejimini destekleyen tutumlarda somutlaşan uluslararası sol varyant Ortadoğu halklarının kaderlerini kendi ellerine almalarının yolunu açma, özellikle Batılı emperyalizmle çelişkili faşist veya despotik siyasi rejimlerin bulunduğu ülkelerde emekçilerin ve ezilenlerin özgürlük mücadelelerinin gelişimini sağlama yeteneğinden yoksundur. Emperyalist-siyonist cephe karşısında molla rejiminin ayakta kalmasını savunmak yegane devrimci seçenek sayıldığında, bunun anlamı İran devlet sınırları içindeki halklara devrimci bir güven ve inanç duymamak ve faşist molla diktatörlüğüne biat etmek haricinde bir yol sunmamak, halkların özgürlük özleminin emperyalist-siyonist cephe tarafından sömürülüp çalınmasına seyirci kalmaktır. Söz konusu uluslararası sol varyantın Türkiye'deki ve Arap ülkelerindeki temsilcilerinin Kürt ulusal özgürlük sorununa ve Kürt ulusal demokratik talepleri için mücadeleye yaklaşımlarının şoven veya sosyal-şoven içeriklerde katılaşmış olması da tipiktir.

Sömürgeci faşist molla rejimine karşı mücadelede en örgütlü ve silahlı güçler Rojhilat Kürdistan'da. Emperyalist-siyonist saldırı başlamadan 6 gün önce Rojhilat'ta faaliyet yürüten Kürt parti ve örgütlerinden PJAK (Kürdistan Özgür Yaşam Partisi), PDK-İ (İran Kürdistan Demokrat Partisi), PAK (Kürdistan Özgürlük Partisi), Kürdistan Emekçiler Topluluğu (Komala) ve Sazman-ı Xebat (İran Kürdistanı Mücadele Örgütü) "İran Kürdistanı Siyasi Güçler Koalisyonu" [2] adı altında yeni bir ittifak kurduklarını açıklamışlardı. Bu girişim en başta Türk faşist sömürgeciliğinin tepkisini çekti. Savaş başladığındaysa, silahlı Kürt örgütlerinin Rojhilat'ta bir iktidar alternatifi olarak harekete geçmelerini engellemeyi amaçlayan molla rejimi Başûr'da konumlanmış olan PDK-İ, PAK ve Komala güçlerine yönelik saldırılar gerçekleştirdi.

ABD-İsrail cephesinin Rojhilatlı Kürt örgütleri mevcut emperyalist-siyonist saldırıya paralel biçimde molla rejimine karşı karadan silahlı savaş yürütecek potansiyel bir iş birliği kuvveti olarak değerlendirdiğine, bilhassa İsrail'in böyle bir askeri iş birliğine yönelmeyi gündemleştirdiğine dair haberler uluslararası burjuva medyada çokça yer buldu. Bu arada Trump'ın YNK lideri Bafil Talabani ve PDK lideri Mesut Barzani'yle temas ettiği duyuruldu. Saldırı başlamadan önce Tom Barrack da Hewler'de Barzani'yle ve Süleymaniye'de Talabani ve Mazlum Abdi'yle görüşmeler yapmıştı. Fakat devamında, gerek adı geçen Kürt parti ve örgütlerinin temkinli yaklaşımlar sergiledikleri, gerekse Trump yönetiminin özellikle Türk burjuva devletinden yükselen tepkiler sonucu duraksadığı görüldü.

Kürt ulusal demokratik haklarının kazanılmasını amaçlayan İran Kürdistanı Siyasi Güçler Koalisyonu'nun siyaseten yumuşak karnı PDK-İ, PAK ve Kürdistan Emekçiler Topluluğu'nun emperyalist-siyonist saldırıyı savunur pozisyonda olmaları. Oysa emperyalist-siyonist cephenin İran ve Ortadoğu projeksiyonunda ne Rojhilatlı Kürt örgütleriyle stratejik bir siyasi ittifak kurmak, ne de Rojhilat'ta ulusal özgürlüğe kapı açacak bir Kürt ulusal statüsünü desteklemek var. Güya Kürt dostu olarak propaganda edilen ABD'li senatör Lindsey Graham'ın tıpkı 2. Dünya Savaşı'nda Japonya'nın atom bombasıyla yola getirilmesi gibi bugün Filistin ve İran'ın da dümdüz edilerek yola getirilmeleri gerektiğini söylerken sergilediği gözü dönmüşlük emperyalist-siyonist cephenin aslında neyle ilgilendiğine ışık tutan bir örnek. Türk faşist sömürgeciliğince yönlendirilen HTŞ'nin Halep'ten başlayarak giriştiği geniş çaplı saldırı karşısında Rojava'yı savunmak için emperyalist-siyonist cepheden siyasi ve askeri destek beklentilerinin nasıl karşılıksız kaldığının, aksine ABD-İsrail ikilisinin Rojava'ya saldırıya nasıl yol verdiğinin açıkça görülmesinin üzerindense daha iki ay bile geçmedi.

Kürt ulusal hareketleri safında yaygın olan, ulusal demokratik kazanımları çoğaltmakta ABD ve İsrail'in bölgedeki politikalarından dolaysız yedek olarak yararlanmayı tasarlayan ve bu yüzden emperyalist-siyonist saldırganlığa tavır almaktan kaçınan siyasi yaklaşım, Filistin ve Arap devrimci hareketleri safında yaygın olan, İran molla rejimini Filistin ulusal özgürlük savaşının dolaysız yedeği sayan ve onun halklara uyguladığı faşist ve sömürgeci zulmü görmezden gelen siyasi yaklaşımın tersyüz olmuş halidir. Rojhilat sathında bugün ulusal demokratik gelişmenin hakiki yolu, emperyalist-siyonist saldırının hiçbir biçimde payandası olmaksızın, halkın özgürlük arayışının karşıdevrimci bölgesel projelerde yedek lastik haline getirilmesine izin vermeksizin, İran devlet sınırları içindeki halklarla ittifak halinde Kürt ulusal demokratik statüsü ve ulusal özgürlük uğruna mücadeleyi büyütmek, molla rejiminin zayıflamasıyla doğması muhtemel bir iktidar boşluğundan halkçı demokratik karakterde bir Rojhilat yönetiminin yaşam bulması için yararlanmaktır.

Rojhilat'ta Kürtlerin bir ulusal siyasi statü kazanmaları ihtimali, İran'a emperyalist-siyonist saldırıyla ilişkili olarak, faşist sömürgeci Türk burjuva devleti için bir kabus kaynağı. Erdoğan'ın faşist şeflik rejiminin İran'a saldırıya karşı çıkar ve müzakerelerin devamını savunur bir pozisyon almasının da esas nedeni bu. Savaş şartlarında petrol ve doğalgaz fiyatlarının hızla artmasının getirdiği enflasyonist baskı, savaş yıkımından doğması muhtemel yeni göç dalgası gibi başkaca kaygıları da olmakla beraber, Türk burjuva devleti, her şeyden önce, emperyalist-siyonist saldırı karşısında molla rejiminin siyasi otorite kaybına uğraması sonucu Rojhilat'ta ikinci bir Rojava'nın ortaya çıkabileceğinden korkuyor. Bu ihtimalin gerçeğe dönüşmesi, açık ki, uzlaşı sürecinde Kürt ulusal demokratik hareketinin yeni siyasi avantajlar elde etmesi, "terörsüz Türkiye, terörsüz bölge" adı altında devam eden faşist sömürgeci dayatmalar sıralama küstahlığının önüne yeni ve büyük bir engelin dikilmesi anlamına gelir.

Türk burjuva devleti ile siyonist İsrail devleti arasındaki çelişki bölgenin iki sömürgeci ve yayılmacı merkezi arasındaki hegemonya dalaşından kökleniyor. Erdoğan'ın saray iktidarı, Türk burjuva devleti için çapı gittikçe daralan bir jeopolitik kuşatılma durumu yaratacağından, İsrail'in kontrolünde bir İran rejimi inşa edilmesine kesinkes karşı. Ama faşist sömürgeci saray iktidarı açısından en öncelikli mesele, Kürtlerin Rojhilat'ta hele de İsrail'in arkalamasıyla bir ulusal siyasi statüye erişmelerini engellemek.

Emperyalist-siyonist bombardımanın tozu dumanı arasında Türkiye'den yükselen "Sırada Türkiye var" propagandasının temelinde de faşist sömürgeciliğin Kürdistan korkusu yatıyor. Türk milliyetçisi ve ırkçısı farklı kesimlerce köpürtülen bu söylem, ilkin, Türk burjuva devletinin ABD'yle uyuşmazlıklarını ve İsrail'le çelişkisini kanırtarak, sahte bir antiemperyalist ve antisiyonist kisveye bürünüyor. Türk burjuva devletinin on yıllardır NATO üyesi olduğu, örneğin Malatya Kürecik Üssü'nün erken uyarı radar sistemi özelliğiyle 2012'de NATO füze kalkanı kapsamında aktif hale getirildiği ve İran'ın balistik füze tehditlerini izleyip İsrail'in demir kubbesine erken uyarı verisi sağlama işlevinde olduğu gerçeğini gizliyor. Nitekim faşist şef Erdoğan'ın, İran'a yönelik emperyalist-siyonist saldırıya itiraz ederken, ABD ve NATO karşıtı bir siyasi ve askeri pozisyon almaktan nasıl özenle kaçındığı gözler önünde. En önemlisiyse, "Sırada Türkiye var" söylemi, ABD-İsrail ikilisinin Türk burjuva devleti sınırlarını Kürdistan lehine parçalamayı tasarladığı ve Kürtlerin herhangi bir ulusal siyasi statü hakkına sahip olmadığı savunusunu yaptığı oranda, doğrudan şoven ve sömürgeci bir nitelik taşıyor.

Dipnotlar
[1] Velayet-i fakih dinsel hukuk alimi anlamındaki fakihin vesayet ve yönetim yetkisi demektir. Humeyni'nin Şii politik islam düşüncesine göre, siyasi yönetim kurucu imametin varisleri olan din alimlerince üstlenilmelidir. Siyasi liderlik ile dini liderlik velayet-i fakihte birleşmiştir.

[2] İran Kürdistanı Siyasi Güçler Koalisyonu'nu meydana getiren örgütlerden PJAK'ın gerilla kuvvetinin yanı sıra PDK-İ, PAK ve Kürdistan Emekçiler Topluluğu (Komala) da çoğunluğu Başûr'da konumlanmış silahlı peşmerge kuvvetlerine sahiptir. Kürdistan Emekçiler Topluluğu (Komala) tarihsel olarak İran Komünist Partisi (Komala) orijinli ve yıllardır sosyal demokrat çizgili bir örgüttür. Silahlı kuvveti bulunmayan Sazman-ı Xebat ise bütünüyle kitle çalışması odaklı politik islamcı bir Sünni Kürt örgütüdür. Yine İran Komünist Partisi (Komala) orijinli olan ve silahlı peşmerge kuvveti bulunan İran Kürdistanı Devrimci Emekçiler Topluluğu (Komala) da sonradan ittifaka dahil olduğunu ilan etmiştir.