30 Nisan 2026 Perşembe

Hüseyin Yeter yazdı / "Süreç" nereye?

"Süreç"te inisiyatif, zaten sömürgeci rejimdeydi. Rojava ve İran'daki savaşla birlikte kontrollü süreç yönetimi ayak diretme, ağırdan alma, zamana yayma, çürütme biçiminde yürütülmeye devam ediyor. KUDH ise Irak, Suriye ve İran'da savaş ve katliam risklerinin bulunduğu koşullarda herhangi bir yasal güvence olmadan "silahsızlanma"nın kendi yok oluşu anlamına geleceğini görüyor. O nedenle süreç tartışmaları ve pazarlıkları, yasal düzenleme, silah bırakmanın "tespit ve tescili"nin yanında, PKK'de "suça bulaşanlar ve bulaşmayanlar" üzerinden sürdürülüyor.

Türkiye'de, 1 Ekim 2024'ten bu yana, adı konulmamış "süreç" devam ediyor. Sürecin muhatapları bu süreci farklı yorumluyor, farklı tanımlıyor: Sömürgeci faşist rejim, "süreç"le "Terörsüz Türkiye" ve "Terörsüz Bölge" yaratmayı hedefliyor. Devletin "bekası" ve "güvenlik sorunu"nu baş köşeye oturtuyor. Kürt Ulusal Demokratik Hareketi (KUDH) ise, yasal düzenlemelerle, "demokratik siyaset alanı" zemini için "demokratikleşme" istiyor ve bekliyor.

Faşist şef Erdoğan, 23 Nisan resepsiyonunda gazetecilerin "Terörsüz Türkiye süreci ne aşamada?" sorusu üzerine, "Gayet olumlu bir şekilde devam ediyor. Herhangi bir sıkıntı yok" diye yanıt verdi. Yasal düzenleme sorusuna ise, "Durmak yok, aynen devam" diyerek geçiştirdi.

Cumhurbaşkanı yardımcısı Cevdet Yılmaz, AKP sözcüsü Ömer Çelik ve TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş, "teyit ve tespit" söylemlerinin yanında, "Devlet üzerine düşeni yapmıştır" dediler.  Kurtulmuş, "Kritik eşik örgütün silah bıraktığının tescil edilmesidir" dedi ve ekledi: "Örgüt silah bırakma takvimine riayet etseydi mesele şimdiye kadar çözülürdü."

Ömer Çelik, DEM Parti'yi "iktidara ödev vermeye kalkıyorlar" gayri ciddiliği ve rahatlığı içinde suçlayabildi. "AK Parti hedef alınırken CHP güzellemesi yapmak yanlıştır" diyerek DEM Parti'ye "ayar" vermeye çalıştı. Süreçte "iyi polis" rolüne sahip faşist Bahçeli ise, "Sıra Meclis'te" dedi ve "tek kanatlı kuş uçmaz"ı tekrarladı.

Daha önce, faşist şefin başdanışmanı Mehmet Uçum, "Geçiş sürecinin konusu terörün kesin ve devamlı surette sona ermesidir. Terörün sonucu olan bir çok tedbire ihtiyaç kalmayacak... Bunun doğal sonucu demokratik alan genişleyecek" demişti.

8 Nisan 2026'da gerçekleşen MGK toplantısında ise, devletin süreci araçsallaştırması tekrarlandı: "Terörsüz Türkiye hedefi ve terörsüz bölge vizyonuna ulaşılması için yürütülen çalışmalar ele alınmıştır... terörizmin milletimizin gündeminden geri dönmemek üzere çıkarılacağı vurgulanmıştır." PKK'nin tümüyle silah bırakması ve teslim etmesinin "teyit ve tespit"i vurgulanmıştı.

Dikkat edilirse, "teyit ve tespit", "terörsüz Türkiye" ve "terörsüz bölge" hepsinin ortak kavramları oluyor. "Terörsüz bölge", sömürgeci devletin sadece Bakur değil, dört parça Kürdistan'a yönelik stratejik politikasının önemli bir parçası olduğu anlamına geliyor. "Kürt sorunu", iç politikada, dış politika ve diplomaside, ikili ilişki, görüşme ve anlaşmalarda temel konudur. "Çok yakında takip ediyoruz" açıklamalarıyla Rojava, Başur ve Rojhilat'a mesaj veriliyor. Hep soykırım, katliam, yasak ve bastırma! "Türksüz Kürt, Kürtsüz Türk olmaz" ama "Kürdün köle ve itaat etmesi" koşuluyla!

Peki, Öcalan ve KUDH temsilcileri ne dedi?

Öcalan, Şubat 2026 heyet görüşmesinde, "Silahların bırakılmasının tespiti ve tescili bir oyalamadır" dedi. Ve aynı görüşmede "yasal düzenleme" gerekliliğine işaret etti: "Ama yasa bütün arkadaşları kapsamalı. Bazı arkadaşlar için sınırlı bir siyaset yasağı da olabilir. Örneğin beş yıl gibi. Meclise gelmeyeceğiz, ancak diğer siyasi haklarımızı koruyacağız. Sürekli siyaset yapacağız. Bunların hepsini kapsayan bir demokratik siyaset koşulu gerekir... Ben de devletin demokratik kanadı olurum." Öcalan, oyalama ve belirsizliğin sürmesinden rahatsızlık duyduğunu devlet ve Kandil'e sitemleriyle ifade etmiş oldu.

"Sürecin tıkanması, yavaşlaması" tartışmaları, Kürt halkının kolektif ulusal ve kültürel hakları, ana dilde eğitim, eşit yurttaşlık, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi üzerine değil; PKK gerillaları ve tutsakları için öngörülen "yasal düzenlemeler"in kapsamı ve zamanı üzerinedir.

Öcalan'ın "Negatif isyan dönemini aştık" demesinin de, "Ulus devlet, bölgesel özerklik, federasyon, kültüralist haklar, tarihsel toplumsal sosyolojiye aykırıdır" düşüncesi de sömürgeci rejimin somut adım atmasına yetmiyor.

DEM Parti Eşbaşkanı Bakırhan, 23 Nisan resepsiyonunda karşılaştığı Erdoğan'a, "Süleyman sizsiniz, mühür sizdedir. Barışın mühür beklediğini" belirtti. DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan ise, "Süreç devam ediyor ama yavaştır" açıklaması yaptı. Yeni Yaşam'da Şinasi Atabey ise, "Hedeflenen Türk devlet aklı ile Kürt politik aklının ortaklaşmasıyla yeni sentez yaratılmasıdır" biçiminde yazdı. "Demokratikleşme" sözünden imtina eden sömürgeci Türk burjuva devlet aklıyla bir demokrasi, bir "sentez" mümkün değildir. Öcalan, "Biz değişiyoruz, devlet de değişmeli" demişti.

"SÜREÇ", PKK'NİN TASFİYESİNİ HEDEFLEMEKTEDİR
İran savaşının seyrine bağlı, "Teyit ve tespit"ten sonra, yasal bir düzenlemeyle silahsızlandırılan bir bölüm gerilla ve PKK'li "sürgün" ve tutsağın legal politik alanda faaliyet yürütmesinin yolu açılabilir. Ama, "demokratik siyaset alanı" genişlemeyecek, demokratikleşme olamayacak. Zira, CHP'li belediyelere yönelik saldırı ve tutuklamalar, AİHM, AYM kararlarının uygulanmaması, kayyum sisteminin devam etmesi bunu göstermeye yeter.

Önümüzdeki seçimlerden sonra ise Kürt ulusal demokratik hareketi ve kurumlarına saldırılar, gözaltı ve tutuklamalar sürecektir. Tıpkı, CHP ye yapılanlar gibi.
Kaldı ki, sürecin başından itibaren MHP "Kürt sorunu" yoktur; AKP ise "Kürt sorunu vardı, biz çözdük" dedi. Bunu, Kürtçe yayın yapan TRT 6 ve Kürtçe dil kurslarıyla açıklamışlardı. Son birkaç örnek, "bu çözüm"ün de büyük bir yalan olduğunu gösteriyor: Kürtçe film Rojbash için öngörülen yasaklama mahkeme kararıyla kaldırıldı. Ama çok geçmeden yeniden yasaklandı.

2026 Wan Newroz'unda Kürtçe şarkı söylendiği ve Öcalan posterleri açıldığı için kitlesel gözaltılar yaşandı. Tutuklanan yurtseverler oldu. Dahası, faşist şef Erdoğan, bu poster ve sloganlardan hareketle "milletimizin sinir uçlarıyla oynayan alçaklar" biçiminde hakaretler yağdırdı. Sanki, bu "sinir uçları" sadece Türklerde var. Kürtlerin ise "sinir uçları" yok! Devlet Bahçeli ise, Newroz'daki sembol ve talepleri "provokasyon" olarak görmüştü.

Bu Türkçü-İslamcı ittifak, "Kürt sorunu"nu, Kürtlerin kolektif ulusal ve kültürel hakları değil, bireysel haklar kapsamında görmektedir.

AKP-MHP Cumhur ittifakı, "Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi"nin güçlenmesi ve tahkim edilmesinde, "Devletin bekasından öte her şeyin teferruat olduğunda" karar kılmışlardır. "Demokratikleşme" diye bir sorunları yok. Zaten burjuva muhalif partiler de, artık "parlamenter sisteme geri dönüş" söylemini terk etmiş bulunuyor.
Bunun böyle olduğunun daha iyi anlaşılması için biraz sürecin başına dönebiliriz:

"Süreç"te iki faktör rol oynadı: İlki, ABD ve İsrail'in Ortadoğu'da, Filistin-Gazze, Lübnan, Suriye ile başlattıkları ve İran'ı hedefleyen Ortadoğu'nun yeniden şekillenmesi sürecinde "İç cephe" ihtiyacı, "Türk ve Kürt ittifakı"yla bölgede rekabet ve hegemonya hayalleri. İkincisi ise Erdoğan hükümetinin ülkeyi "sorunsuz yönetmesi" ve yeniden seçilmesinin hedeflenmesidir.

Irkçı faşist Bahçeli'nin, DEM Parti başkanlarıyla tokalaşması, bu koşullarda gerçekleşti. Bu, Türk devletinin, Bahçeli'ye verdiği "İç cephenin güçlendirilmesi" göreviydi. Bahçeli, Öcalan'a "Kürt-Türk kardeşliği" ve barış çağrısı yaptı.

Öcalan da, görüşme notlarında, "Barış olmadan demokrasi olmaz. Önce silahlar susacak, çatışma bitecek, güven ortamı kurulacak, demokratik siyasetin yolu ancak barışla açılır" demişti. Sonraki görüşmelerde ise, "2. aşamaya geçildiği"ni hatırlattı. Ne var ki, iki yıla yakın zaman diliminde "2. aşama"nın gerekleri yerine getirilmedi. Hasta tutsaklar bırakılmadı. AİHM ve AYM kararları uygulanmadı. Yasal düzenlemeler yapılmadı.

Öcalan'ın "Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı"yla, AKP -MHP'ye önemli bir manevra alanı açıldı. CHP'ye saldırı zemini doğdu. Bu saldırılarla birlikte burjuva muhalefet parçalı, dağınık ve etkisiz bir görüntü vermeye başladı.

DEM Parti heyeti, Erdoğan ve Meclis'teki partilerle yaptığı görüşmelerde her defasında, "olumlu ve yararlı görüşme" açıklamalarında bulundu. Ne var ki, iki yıla yakın bir zaman diliminde bu "olumlu ve yararlı görüşme"lerin yansımaları olmadı.

"Süreç", başından itibaren demokratikleşme adımlarıyla birlikte yürümedi. Oysa, gerçek barış ya da onurlu barış, barış-demokrasi diyalektiğini öngörür. 

Devrimci hareket ve emekçi sol partiler de genellikle "süreç"i izlemekle kaldılar. Aşağıdan bir basınç yaratma ve yaptırımcı bir güçle zorlayıcı olma pratiği geliştiremediler.

Oysa, 40 yıldır Türk burjuva devleti ile PKK gerillaları arasında sürdürülen savaşa ara verildi. "Süreç"le birlikte silahlar sustu, görece "Kürt sorunu" üzerinde daha rahat tartışıldı ve konuşuldu. Kürt halkı ve Kürt Ulusal Demokratik Hareketi'ne yönelik "terörizm", Öcalan'a yönelik "bebek katili" propagandaları ve söylemleri azaldı. Türkiye halklarında, Kürt sorunu üzerine açıklama, tartışma ve konuşmalara kulak kabartmayı getiren siyasi bir iklim oluştu. Ne var ki, Kürt sorunu ve Kürt ulusal talepleri, Tük halkı cephesinde toplumsallaşmadı. Bu bakımından 2013-2015'in gerisine düşüldü.

Bugün Kürt sorunu, daha çok uluslararasılaştı ve bölgede dört parça Kürdistan'ın birleşik sorunu olmaya başladı. Rojava'da soykırım kuşatmasına karşı dört parça Kürdistan'da gerçekleşen serhildan ve uluslararası enternasyonal dayanışma, "Yek e yek e yek e gelê kurd yek e" sloganı ile tarihe geçti. Rojava'da emperyalist-sömürgeci işbirliğine dayalı soykırım ve kuşatma engellendi. Dört parça Kürdistan'da, Kürt ulusal iradeleşmesi, Kürt ulusal birliği ve ulusal statü talebi, Kürt partilerini aştı. İran savaşı sürecinde, Kürtler tarihi deneyleri de gözeterek, başka güçlerin uzantısı olmayı reddettiler. Bu durumu, sömürgeci Türk devleti takip ediyor. Hatta, "süreç"le beklenti yaratıyor, hareketsizleştiriyor ve çürütüyor. Rojava'ya soykırım tehlikesi sürecinde dört parça Kürdistan'da dünyaya verilen Kürt ulusal iradeleşmesi, Kürt ulusal birliği düşüncesi sömürgeci devletler içinde en fazla sömürgeci Türk devletini rahatsız etmiştir. TC, gelişen bu eğilimi zayıflatmak, boşa çıkarmak için psikolojik, ideolojik, askeri ve siyasi boyutları bulunan saldırılar yapıyor. Sadece parçalardaki Kürt kazanımlarının tasfiyesini değil, dört parça Kürdistan'da gelişen bu eğilimi de zayıflatmak ya da yok etmek istiyor.

Türk burjuva devleti, bugün "Kürt sorunu"nun sadece Bakur'la sınırlı olmadığını, bölgesel düzeyde ele alınması gerektiği refleksi ve stratejisiyle hareket ediyor. Ortadoğu'da Kürt düşmanlığı, Hakan Fidan ve diğerlerinin sık sık "Dikkatle izliyoruz", "Silahsızlanma Rojava ya da Rojhilat'ı da kapsamaktadır" tehdit ve açıklamalarına yansıyor.

"Süreç"te inisiyatif, zaten sömürgeci rejimdeydi. Rojava ve İran'daki savaşla birlikte kontrollü süreç yönetimi ayak diretme, ağırdan alma, zamana yayma, çürütme biçiminde yürütülmeye devam ediyor. KUDH ise Irak, Suriye ve İran'da savaş ve katliam risklerinin bulunduğu koşullarda herhangi bir yasal güvence olmadan "silahsızlanma"nın kendi yok oluşu anlamına geleceğini görüyor. O nedenle süreç tartışmaları ve pazarlıkları, yasal düzenleme, silah bırakmanın "tespit ve tescili"nin yanında, PKK'de "suça bulaşanlar ve bulaşmayanlar" üzerinden sürdürülüyor.

Öcalan ve KCK yöneticileri, yasal düzenlemede belirsizliklerin devam etmesinden rahatsız ve "demokratik siyaset alanı"nın açılmasını bekliyor.

18 aydır devam eden "süreç", AKP-MHP Cumhur İttifakına, CHP'li belediyelere saldırı koşulları yarattı. Faşist şef Erdoğan'a manevra alanı sağladı. DEM Parti, "3.yol" çizgisinde yürüme bir yana, "Orta yolda" durmanın sıkışmışlığını, hareketsizliği ve tereddütlerini yaşadı. Politik inisiyatifi ve eylemi zayıfladı. Öyle ki, DEM Parti ve KUDH, sürece dair eyleminde "Öcalan'ın statüsü" pozisyonuna kilitlendi. Kürt halkının kolektif ulusal ve kültürel haklarından söz edilemez duruma gelindi.
AKP-MHP iktidarı ve devletin bu yalıtma, parçalama ve etkisiz kılma politikaları, DEM Parti'yi de rahatsız etmeye başladı. Kürt halkında sürece ilişkin desteğin zayıfladığını, memnuniyetsizlik ve demoralizasyon ikliminin oluştuğunu gördü.

SÜREÇ NEREYE DOĞRU?
Süreç, içte faşist rejimin tahkim edilmesi, bölgede yayılmacılık ve rekabeti güçlendirme hedefleriyle başladı. Dolayısıyla son tahlilde Kürt halkının, işçi sınıfı ve ezilenlerin aşağıdan yaptırımcı, dayatıcı ve baskılayıcı bir ayaklanma ve mücadelesinin ürünü değildi ve de esasen faşist rejimin savaş iradesinin kırılması üzerine başlamadı.

Sömürgeci faşist rejim, bölgede "Kürtlerin hamisi" edalarıyla bir oyalama, belirsizlikte ısrar etme, zamana yayma ve Kürt halkı ve siyaseti içinde, siyasi özneleri arasında bir ayrışma ve çelişki yaratma, kaosla güçten düşürme plan, taktik ve politikaları yürütmeye devam ediyor.

Yasal düzenleme Temmuz'a, o da olmazsa, Meclis tatili sonrasına, oradan da zaten seçim sathına girilmiş olacak.

Şimdiden seçim tartışmalarını görüyoruz. Seçimlerde faşist ve gerici burjuva partilerin şovenizm rekabetine girecekleri kesindir. Seçimlerden sonra "demokratik alanda" siyaset yapacak PKK güçlerine; DEM Parti'ye ve belediyelere saldırı furyası, iddianameler, tutuklamalar başlayacak. Tıpkı ESP ve emekçi sol güçlere, devrimci gazetecilere ve mücadeleci sendikacılara yönelik saldırılar gibi.

Geriye tek bir yol kalıyor: O da, kararlılık ve özgüvenle devrimci siyaset çizgisinde yürümektir. Antifaşist, anti sömürgeci ve cins özgürlükçü mücadeleyle faşist şeflik rejimini yıkmayı hedeflemektir. Bir emek, özgürlük ve demokrasi cephesiyle devrim ve sosyalizm kavgasını büyütmektir.

1 Mayıs, birleşik devrimci mücadele ve önderlik için bu mesajların verildiği bir gün olsun!