7 Mart 2026 Cumartesi

Eylem Sıla yazdı / Erkek dijital, yıkmalıyız derhal!

Dijitalin basit hali kameralarda bile; erkekler küçücük kameralarla gizli çekim üzerine bir sömürü pazarı kurabiliyorken, kadınlar dört bir yanı kameralarla çevrili şehirlerde kaybediliyor, katlediliyorsa; bu durum yine kameraların kimlere hizmet ettiğiyle ilgilidir.

Kadınların sürekli maruz kalarak normalleştirdiği kümülatif ve süreğen travma deneyimi dijital alanda da tekrar üretiliyor. Kapitalist-erkek egemen düzen, tarihi boyunca kadınların yeniden üretim emeğinin denetimine ihtiyaç duymuştur; dijital şiddet de bu denetimin güncel aracıdır. Dijital platformlar, kapitalist pazarın yeni dolaşım alanları haline gelmiştir ve bu platformlar üzerinden de görebileceğimiz gibi kadınların maruz kaldığı şiddet yalnızca toplumsal değil, aynı zamanda ekonomik işleyişin bir parçasıdır.

Teknoloji, ilerlemenin simgesi yalanını gözeten konumundan çıkmıştır, kamusal alandaki savaşa hazırlıktan doğan onaylı nefret suçu üzerinden "düşman" maskelemesini baz alarak toplumsal eşitsizliklerin ve sistematik erkek-devlet şiddetinin yeniden üretildiği bir aparattır. 

2018-2020 arasında devam eden "Nth Room" olarak anılan dijital erkek şiddeti sarmalının olduğu, dijitalizasyonu yüksek ve bu konuya dair ilk rehabilite kamplarından birinin olduğu Güney Kore'de, 2011-2015 yılları arasında yasa dışı pornografi davalarının yalnızca yüzde beşinin hapis cezası ile sonuçlanması, 2018'de çocuklara yönelik siber suçlarda verilen ortalama cezanın sadece iki yıl olması, dijital erkek-devlet şiddetine işaret ediyor. 

"Nth room" denen örgütlü şiddet, sahte iş ilanlarıyla başlayan, kişisel bilgilerin ele geçirilmesiyle devam eden ve mağdurlarının giderek ağırlaşan erkek şiddetiyle karşı karşıya kaldığı bir süreçti. Bu dijital sömürü ağı kripto para ile işleyen katmanlı bir üyelik sistemiyle ticarileştirilmiş ve fail izleyiciler de kendi çevrelerinden elde ettikleri gizli kamera görüntülerini paylaşarak suçun aktif ortakları haline gelmişti. Kore'de "molka" denilen gizli kameralara karşı umumi tuvaletlerde bile uyarılar bulunur. Ancak yanlış tarafa uyarıda bulunur. Bu uyarılarla ve fail erkeklerin sırtını sıvazlar gibi cinsel şiddet mağdurlarına emsalleştirdiği cezasızlık politikalarıyla, tıpkı bu coğrafyada katledilen kadınların ve LGBTİ+'ların arkasından verilen haksız tahrik indirimleri gibi "erkeğin anlık hazzı da anlık öfkesi gibi şiddet uygulayabilir" der aslında. 

Dijital suçlar, cezasızlık ve teknolojiyle daha da ölçeklendi; 220 bin üyeli bir Telegram grubunda yapay zeka botu, kullanıcıların yüklediği herhangi bir kadın fotoğrafını saniyeler içinde deep-fake bir cinsel içeriğe dönüştürebiliyordu, bir haftada tespit edilebilen 500'den fazla okul ve üniversite bu erkek şiddetinden etkilendi. Kore ve coğrafyamız gibi, "aile" söylemiyle üretilen "mahremiyet" altında şiddetin örtbas edildiği yerlerde; utanç taraf değiştirmeden, şiddetle mücadele için tespit bile uzun bir süreç gerektiriyor.

Kadınlar her yerde her an bu teknolojiyle kolaylaştırılmış erkek şiddetine maruz kalabileceği korkusuyla yaşamak zorunda bırakılıyor; otelde, okulda, kampüste, toplu taşımada, evde… Bu kurumlarla ilişiğiniz bile kalmamışken, en son İzmir Ekonomi Üniversitesi'nde yaşananlar gibi 2001'de mezun olduğunuz bir üniversitedeki fotoğrafınız yıllar sonra izinsiz ele geçirilerek taciz amaçlı bir internet sitesinde kullanılabiliyor. Güney Kore'de 4 bin deep-fake pornografi videosu üreten ve bin 700'ünü yayan bir suçlunun sadece beş yıl ceza alması gibi yasal emsaller de enternasyonel erkek-devlet şiddetini pekiştiriyor.

Cinsel sömürü ağlarının yanında Ayşenur ve İkbal'in katli sonrası kapatılan Discord sunucusu gibi, dijital ortamlar kadın düşmanlığının örgütlendiği ve şiddetin teşvik edildiği platformları da barındırıyor. Düzenin mantığına uygun biçimde işleyen platformların geliştirdiği algoritmalar, nefret ve saldırganlığı görünürlük ve etkileşim üzerinden ödüllendiriyor. Böylece erkek şiddeti piyasanın kâr döngüsüne eklemleniyor.

Dijitalin ilerleyişiyle bir gelişim ifade etmemesi kimlere hizmet ettiği noktasında cevap buluyor. Örneğin yüz tanıma yazılımları çoğunlukla beyaz erkek verileriyle eğitildiği için beyaz ve erkek olmayanların yüzlerinde ciddi hatalar yapıyor. Bu genel olarak çok büyük bir sorun; algoritmalardaki ayrımcılık potansiyelinin etkili olabileceği alanların başında iş dünyası, tıp, ulaşım, sosyal yardım ve denetim mekanizması, eğitim ve ceza infazı yer alıyor. "Hatasız" olduğu rasyonalize edilmeye çalışılan sistemler aslında sistematik ayrımcılığı kodlarına işliyor. Kuyu tipi hapishanelerin neredeyse tamamen dijitalizasyon sağlanmış zindanlar olduğunu hesaba katarak ceza infazındaki herhangi bir algoritma kaynaklı problemin, insan hayatını etkileyiş biçimini anlayabiliriz.

Dijitalin basit hali kameralarda bile; erkekler küçücük kameralarla gizli çekim üzerine bir sömürü pazarı kurabiliyorken, kadınlar dört bir yanı kameralarla çevrili şehirlerde kaybediliyor, katlediliyorsa; bu durum yine kameraların kimlere hizmet ettiğiyle ilgilidir.

Biraz daha dijitalize olup yine bir erkek-şiddeti aracı olan grok gibi yapay zekalara gelirsek, başa dönmemiz gerekiyor: Yapay zeka botlarına aktarılması gereken kelime dağarcıklarını oluşturmak masraflı olduğundan Enron-Korpus hâlâ en yaygın kullanılan metin koleksiyonlarından biri. Bu Korpus veri bankaları; Amerikan enerji şirketi Enron'un 158 çalışanının, 2001 yılına kadar birbirlerine gönderdikleri 600 bin e-postadan oluşuyor. Enron bir yolsuzluk skandalına karışıp iflas ettiğinde bu e-postalar da teşhir edildi. Hepsi orta sınıf erkek olan çalışanların e-postalarının teşhir edilme sebebi ise içerdiği şiddetti ve Korpus onların erkek-şiddetiyle donatılmış bir koleksiyondur. 

Dijital şiddet sarmalına karşı gerçek çözüm, teknolojiyi ve onu üreten toplumsal ilişkileri kökten değiştirmekten geçiyor. Kadınların dijital şiddete karşı verecekleri mücadele pratikleri ise yalnızca bireysel bir savunmayı değil, kolektif bir karşı koyuşu gerektiriyor. Bireyin zihnini zedeleyen travma; kolektif araçlarla aşılıp kolektif bilincin bir parçası hâline getirildiğinde, politik bir güce evrilir. 

Bu konudaki yakın zamandan deneyimimiz, dünya çapındaki "MeToo" hareketidir. Amerikalı film yapımcısı Harvey Weinstein'ın onlarca kadının tanıklığıyla teşhir edilip mahkûm edilmesi, CBS Başkanı Les Moonves'in kadın çalışanların kolektif baskısıyla görevden alınması bir hashtag'in değil, örgütlü kadın emeğinin başarısıdır.

Digel Tekstil ve Queen Flowers işçilerinin bugün hâlâ verdiği mücadele bu durumun yerel karşılığıdır. Taciz ve mobbing önce dijitalde görünür oldu, fakat süreç orada kalmadı. Kadın işçiler bir araya geldi, mobbing ve tacize karşı örgütlü oldukları sendikalarıyla işyerlerinin önünde fiili direnişe geçtiler. Direniş sayesinde patronun lehine olan güç dengesi değişti. Emekçi kadınların kolektif sözü, işyerinde politik bir kuvvet hâline geldi.

Bugün yapmamız gereken bu kuvveti büyütmek, dijitali de sokakları da kampüsleri de geceleri de terk etmemek ve sermayeyle kolaylaştırılmış erkek-şiddetini devam ettiren tüm araçları erkek-sermaye düzeni ile beraber yıkmaktır!