Enkazın altından, faşizmin üstüne!
Eylem Sıla, bu yazıyı ajansımıza yönelik saldırılara karşı başlattığımız Dayanışma Yazıları kapsamında yazdı.
6 Şubat 2023'te yaşanan depremle birlikte kentlerin adeta yerle bir olduğu, yaşamın durduğu; günlerce kaynak aktarmayanların olağanüstü hal ilan ederek kolluk kuvveti yığdığı ve faşist şiddetini pekiştirdiği bir süreç yaşandı.
7 Şubat 2023'te Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü basit bir açıklamayla cezaevinde bir "isyanın" meydana geldiğini, bastırıldığını ve birkaç kişinin öldüğünü bildirdi. Deprem bölgesinde belirtilen şartlar altında 'kaderlerine' terk edilmiş hissine kapılabilecek mahpusların gerek kendi durumları açısından gerekse haber alamadıkları ailelerinin durumları açısından yoğun panik içindeki davranışları ne "isyan" olarak tanımlanabilir ne de bu paniği tetikleyecek bir şiddetle karşılık bulabilir. Faşist sermaye devletinin kadere yamayarak ürettiği "yüzyılın felaketi" söylemiyle görünmezleştirmeye çalıştığı rantsal katliam olan depremde ölmeyen tutsakların üniformalı işkenceciler tarafından katledilmesi hiçbir zeminde meşrulaştırılamaz. Bu bağlamda Hatay T Tipi ve Kahramanmaraş Türkoğlu 1 No'lu L Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumları ile birlikte deprem bölgesindeki diğer illerdeki şiddet olayları sonucunda meydana gelen ölüm ve yaralanmalar memur suçları kapsamınca değerlendirilemez, bu işkence sarmalı üç beş bürokratik soruşturmaya sığdırılamaz.
Faşist şeflik rejiminin politikalarıyla düzene yamadığı şovenizm, emeğine ve bedenine yabancılaştırdığı işçi sınıfını standardize ettiği yapıyla asimile etmeye çalışırken göçmenler/mülteciler bu sömürü ağının çok daha şiddetli bir tezahürüyle karşılaşıyor. AKP-MHP faşist iktidarı derinleşen yoksulluğun faturası gibi depremdeki yetersizliğinin faturasını da göçmenlere kesmeye çalıştı, zor aracı olarak kullandığı medyayla "yağmacı, hırsız" gibi söylemler üreterek dayanışma ve hak arayışının önüne geçmeye çalıştı.
Arama-kurtarma çalışmaları yerine İmar ofisini yıkıp sermaye suçlarını görünmezleştirmek için operatör gönderen devlet, sosyal şovenizm üzerinden sınıf dayanışmasını ortadan kaldırarak bir kere daha sermaye sınıfını güvence altına almaya çalıştı. Tıpkı ayların ardından 11. yargı paketindeki 47. maddeyle deprem suçlarını görünmez kılıp yine sermaye sınıfını güvence altına almaya çalışması gibi, tüm zor araçlarını kullandı.
Deprem sonrası da faşist şeflik rejimi, yetersizliğini rant alanına çevirdi. Sermaye, kâr oranlarının düştüğü kriz anlarında, henüz meta formuna sokulmamış ortak varlıkları – toprak, su, orman, kent mekanı – yeni birikim alanlarına dönüştürür. Bu yağma sürecine direnen yerleşikler ise çok yönlü baskı aygıtlarıyla karşı karşıya kaldı. Toprağını, zeytinliğini, geçim kaynağını korumak isteyen köylüler ve yerleşikler, süründürücü bir bürokrasiyle, çıkarılan acele kamulaştırma kararlarıyla ve etnik kimlikleri üzerinden Suriye'de devam etmekte olan Alevi katliamlarıyla sıkıştırıldı.
Depremzedelere karşı kolluk da taşa, sopaya çevrilerek şiddet müfredatı üzerinden başkaldırırlarsa, duruma ses çıkarırlarsa maruz kalacakları işkence, OHAL kapsamınca 'öğretildi'. Tokat Emniyet Müdürü kuyumcu soyarken; Kızılay çadır satarken üretilen şovenizm üzerinden göçmenler enkazdan çıkmak için çabalamaya bile çekindi, çocuklarının içinde bulundukları enkazın başında bekleyen Antakya halkı da Arapça konuştuğu için şiddete uğradı, engelli belediye işçisi Tahsin Nihadioğlu gibi birçok dezavantajlı kişi de 'şüpheli' gözüktüğü gerekçesiyle üniformayla görünmezleştirilmeye çalışılan şiddetin mağduru oldu hatta, katledildi.
Bugün ölüm yıl dönümü olan Tahsin Nihadioğlu; sermayenin inşa ettiği mezarlardan birinden 6 Şubat'ta sağ çıktı, akabinde sermayenin kolluk kuvvetinin işkencesinden de sağ çıktı ancak 13 Şubat'ta yine sermayenin sözde yardım için bölgede bulunan aracıyla katledildi. Pert olan OTO-KOÇ aracının 50 km hızla çarptığı kaydedildi, "Kameralar çalışmıyor" denildi ve katledilen işçi %100 suçlu bulundu, dosya kapatıldı. Yargının sınıfına ve cinsiyetine birbiri ardına örtbas edilen kadın cinayeti dosyalarından da aşinayız. Dört bir yanı kameralarla çevrili kentlerde o kameraların ezilenler için çalışmamasına da aşınayız. Tutuklamaların kimler için istisna kimler için cezalandırma yöntemi olduğuna da aşinayız. Dosyalardaki somut delillere rağmen serbest bırakılan, çay içirilip uğurlanan; delilleri karartmasına, kaçmasına fırsat verilen faillere aşinayız. Önemli olan tüm bunların aşinalığı değil, tüm bunların akıbeti geleceği belirleyemesin diye alaşağı edilmesidir.
Faşist devlet şiddeti ölümüzde bile kendini üretip "kurtuluş yok" rasyonalitesi yaratmaya çalışırken biz "kurtuluş yok tek başına" demeye devam edeceğiz. 11. Yargı Paketi'ndeki 47. maddeye karşı oluşturulan direniş hattından ve kazanımından gördük ki direnenler muhakkak kazanacak. Gerçek adaleti direnenler kendi çabalarıyla sağlayacak. Erkek ve sermaye yanlısı adaleti kabul etmeyip gerçek adaleti ezilenlerin birleşik mücadelesiyle sağlayacak.
Sermayenin rant uğruna bizlere içinde yaşamayı dayattığı enkazların altından çıkıp sermaye iktidarının altında kalmamak için ayağa kalkma ve bize dayatılan haliyle düzeni yıkma ihtiyacı önümüzde duruyor.
Afet durumuyla ilan edilmesi meşrulaştırılan OHAL, işkenceyi; tutsak, işçi ve mülteci katlini aklıyorsa o halde direnişi, sınıf dayanışmasını büyütmek elzemdir.
Gerçek adalet ne faşizmin mahkemelerinden ne de "üç beş bürokratik soruşturmadan" gelecek. Gerçek adalet; yaşamla ve yaşamın direnmek olduğunu bilenlerle gelecek. Faşizm çıplak bir şiddettir ve ancak daha büyük bir şiddete boyun eğebilir. Devrimci şiddetimize! Şiddetimiz, haklılığıyla güçlü. Halkımızın, adalet ve özgürlüğün düş yolcusu değilsek, yeryüzünde bir hiçiz demektir. Yarınlara düşlerimiz ve yarın için direnenler kalacak.
Ve direnenler muhakkak kazanacak.