21 Mayıs 2024 Salı

ÇEVİRİ | Fransa eski Afrika sömürgelerini sömürmeye nasıl devam ediyor?

Senegal'de Fransızlara ait altın madenlerindeki yöneticilerden Çad ordusundaki generallere kadar Afrikalı elitler, ortak çıkarlarını korumak için Fransız meslektaşlarıyla birlikte çalıştılar. Fransa'daki ve Frankofon Afrika'daki antidemokratik rejim sahipleri ve sermaye temsilcileri, eleştirmenlerin "ölmek istemeyen imparatorluk" olarak nitelendirdikleri şeyi savunmak için güçlerini birleştirdiler. Bu zombi imparatorluğun kendi adı bile var: Françafrique.

Fransız ordusunun Nijer'den ayrılmak zorunda kalması, büyük güç statüsüne sahip bir dönemin sona ermesi olarak nitelendirildi. Bunun gerçekte ne anlama geldiğini hatırlamalıyız. Fransız elitler hem Afrika'daki hem de kendi ülkelerindeki gücünü korumak için demokrasiyi ezen bir zombi imparatorluğu kurdu.

Görünüşe göre Fransa Afrika'yı terk ediyor. En azından, geçen ay Fransa'nın bin 400 askerini Nijer'den çekmeye başlaması bunu destekleyen bir gelişmeydi. Afrika'nın cunta kuşağı olarak adlandırılan bölgelerinde yaşanan benzer olaylar son dönemde oldukça dikkat çekti. Foreign Policy ve Time gibi yayınlardaki yorumcular Soğuk Savaş döneminden kalma ikilemleri tekrarlarken, diğerleri Burkina Faso, Mali, Gine ve Nijer gibi ülkelerdeki vatandaşları yeni hükümetler aramaya iten meşru şikayetlere odaklandı. Duke Üniversitesi'nde profesör olan Mbaye Bashir Lo, "Fransa'dan iyi bir şey beklenmez" derken bu ruhu çok iyi yakalamıştı.

Ancak bu tartışmaların birçoğu daha uluslararası ve özellikle de kıtalar arası bir mücadelenin içinde kayboluyor. Fransız siyasetçiler, iş dünyasının önde gelenleri ve generaller sadece Afrika'daki kleptokratik ve antidemokratik hükümetleri desteklemekle kalmadılar. Bunu Fransa'nın kendi içinde de yaptılar.

Bunu kanıtlamak için bir başka manşete bakmak yeterlidir. Fransız haber takipçileri Vincent Bolloré ismine alıştı. Bu kişi Bolloré Group'un başkanı olan aşırı muhafazakar bir milyarder, Fransız aşırı sağının en büyük destekçisi olarak biliniyor. Bolloré'nin, Fransa'nın Fox'a karşılık gelen bir medya tekeli olarak tanımlanan CNews'i de içeren muhafazakar medya imparatorluğu, yıllardır gerici siyaseti güçlendirdi. Geçtiğimiz yıl Éric Zemmour'un protofaşist cumhurbaşkanlığı adaylığına önemli bir platform sağladı. Ancak yorumcuların genellikle göz ardı ettiği şey, Bolloré'nin bu aşırı sağcı medya ekosistemini finanse etme kabiliyetinin, Batı ve Orta Afrika'daki geniş holdinglerinden kaynaklandığı gerçeğidir.

Fransız askerlerinin Nijer'i terk etmeye başladığı gün, Fransa'nın Nanterre kentindeki bir mahkeme Bolloré Grubunun Kamerun'daki geniş palmiye yağı plantasyonlarının yakınında yaşayan 145 sakine 145 bin Avro ödenmesine karar verdi. Yargıç, Bolloré'yi Kamerun'daki nehirleri yıllardır pervasızca kirlettiği için kınadı. Fransa'nın iş dünyasındaki elit tabakasının diğer üyeleri gibi Bolloré de Afrika'daki yenisömürgeci ve çevreye zarar veren endüstrilerden milyarlarca dolar kar elde etti.

Bolloré, 1980'lerden bu yana, babasının bir zamanlar zor durumda olan kağıt şirketinin gidişatını, işçi ücretlerini önemli ölçüde düşürerek ve portföyünü çeşitlendirerek, özellikle de Afrika kıyılarında ulaşım altyapısı satın alarak tersine çevirdi. Son birkaç yıldır Bolloré'nin şirketi Afrika'daki varlıklarının çoğunu satmaya başlamış olsa da, bunlardan elde ettiği karlar uzun zamandır Fransa'daki medya kuruluşlarını satın almasına ve radikalleştirmesine olanak sağladı. Dolayısıyla Afrika'daki Fransız gücünün düşüşünden çokça bahsedildiği bu günlerde, bu gücün kime hizmet ettiği ve kimin hayallerini yıktığı sorularını sormalıyız.

'ÖLMEK İSTEMEYEN İMPARATORLUK'
Yirminci yüzyılın başında Fransa, Afrika'da zor yoluyla büyük bir imparatorluk inşa etmişti. Fransa, kıtanın kuzeybatı çeyreğinin neredeyse tamamı, Orta Afrika'nın geniş bir bölümü ve Hint Okyanusu'ndaki adalar üzerinde hak iddia ediyordu. Bu geniş imparatorluğu kontrol etmek için Fransız sömürge yetkilileri Kuzey Afrika'da sivilleri katletti, yüz binlerce Batı ve Orta Afrikalı erkeği zorla çalıştırdı ve Madagaskar'da özgürlük savaşçılarını vurdu. Ancak 1950'lere gelindiğinde Fransa'nın imparatorluğu yıpranıyor gibi görünüyordu. Fransa 1958'de Güneydoğu Asya'daki sömürgelerini kaybetmiş, Cezayir'de ise güçlü bir özgürlük hareketini kontrol altına almak için mücadele ediyordu. Bu bağlamda, savaş dönemi lideri General Charles de Gaulle Cumhuriyeti "kurtarmak" için devreye girdi.

De Gaulle İkinci Dünya Savaşı'nda Özgür Fransız güçlerine liderlik ederken, özgürlüğün ne anlama geldiği konusunda farklı bir fikre sahipti. Fransa'nın kurtuluşundan sonra de Gaulle, yürütmeye büyük güç verecek yeni bir anayasa için bastırdı. Başka bir diktatör yaratmaktan çekinen Fransa'nın siyasi sınıfı ve seçmenleri generalin vizyonunu reddetti. Bunun üzerine de Gaulle 1946'da Fransız siyaset sahnesinden çekildi. Ancak 12 yıl sonra geri döndü.

Tırmanan Cezayir Savaşı'nın ortasında, Mayıs 1958 krizi olarak bilinen bir askeri isyan de Gaulle'ü yeniden iktidara getirdi. Fransa ordusundaki birçok komutan, Fransa'nın seçilmiş hükümetine karşı hayal kırıklığına uğramıştı ve bu politikacıların Fransız Cezayir'ini yeterince savunmadıklarını düşünüyorlardı. Bu sorunu çözmek için iktidarı kendileri ele geçirmeye ve hala son derece etkili ve popüler olan de Gaulle'ü ülkenin dümenine geçirmeye karar verdiler ki bu da askeri güç kavgalarının Afrika'ya özgü bir siyasi patoloji olmadığını hatırlattı. Fransa'nın parlamenter hükümetini alaşağı etmek için de Gaulle, gücü Ulusal Meclis yerine cumhurbaşkanında toplayan yeni bir Beşinci Cumhuriyet için başarılı bir şekilde bastırdı. Bu reformun temel sembolü, cumhurbaşkanına Ulusal Meclis'te oylama yapılmaksızın yasaları yürürlüğe koyma yetkisi veren 49.3 sayılı maddeydi. Bugün, Sarı Yelekliler hareketinden bu yana büyük bir halk direnişiyle karşı karşıya olan Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, bu maddeyi, güçlü halk muhalefetine karşı acımasız neoliberal reformları zorlamanın anahtarı haline getirdi. De Gaulle'ün neredeyse monarşik bir cumhurbaşkanı yaratma hayali hala yaşıyor.

De Gaulle ve müttefikleri bu otoriter vizyonu Fransa'nın çökmekte olan imparatorluğuna entegre ettiler. 1960 yılına gelindiğinde Fransa'nın Sahra Altı Afrika sömürgelerinin çoğu bağımsızlığını kazanmıştı. Ancak bu Fransa'nın kıtayı terk ettiği anlamına gelmiyordu. De Gaulle ve halefleri, Senegal Devlet Başkanı Léopold Senghor ve Fildişi Sahili Devlet Başkanı Félix Houphouët-Boigny gibi daha sermaye dostu müttefikleri destekledi. Bu arada Fransa, Gine'deki sosyalist Sékou Touré gibi düşmanlarını cezalandırdı. Cezalandırma genellikle şiddetle hayata geçirilen darbeleri desteklemek anlamına geliyordu. Fransa 1960'larda Gabon, Mali ve Kongo Cumhuriyeti'nde seçilmiş liderlere karşı yapılan askeri darbeleri destekledi. Fransa'dan bağımsızlıklarını kazanan ülkelerde Fransız bayrakları düşmüştü ama onları daha önce göndere çeken ordular kalmıştı.

Ordu bu yenisömürgecilik ilişkisinin sadece bir parçasıydı. 1960'lara gelindiğinde sömürgeleştirme "işbirliğine" dönüşmüştü. Politikacılar bu aldatıcı destekleyici başlığı Fransa'nın eski Afrika sömürgelerinde Fransız etkisini destekleyen bir dizi ekonomik, siyasi ve kültürel programa uyguladı. Okullar, limanlar ve bankalar Fransız siyasi ve ekonomik çıkarlarına hizmet etmeye devam etti. Bu durum en çok, Fransa'nın Batı ve Orta Afrika'daki eski sömürgelerinde halen kullanılan, başlangıçta Fransız frangına ve şimdi de avroya sabitlenmiş sömürge dönemi para birimi olan CFA (Fransız Afrika Sömürgeleri) frangında göze çarpıyordu. Ekonomist Ndongo Samba Sylla ve gazeteci Fanny Pigeaud'un da belirttiği gibi, bu para birimini kullanan ülkeler döviz rezervlerinin önemli bir kısmını özel bir Fransız hazine hesabına yatırmak zorunda ve bu da Fransız hükümetinin bu ülkelerin hazineleri üzerinde önemli bir etkiye sahip olmasını sağlıyor. Frankofon Afrika'daki protestocuların son zamanlarda dile getirdiği gibi, bu para birimi yeni-sömürgeci Fransız sömürüsünün güçlü bir aracı ve sembolüdür.

Ancak bu süreklilik yalnızca Fransız egemenliği sayesinde gerçekleşmedi. Senegal'de Fransızlara ait altın madenlerindeki yöneticilerden Çad ordusundaki generallere kadar Afrikalı elitler, ortak çıkarlarını korumak için Fransız meslektaşlarıyla birlikte çalıştı. Fransa'daki ve Frankofon Afrika'daki antidemokratik rejim sahipleri ve sermaye temsilcileri, eleştirmenlerin "ölmek istemeyen imparatorluk" olarak nitelendirdikleri şeyi savunmak için güçlerini birleştirdi. Bu zombi imparatorluğun kendi adı bile var: Françafrique.

Bu hükümetlerin kendi sorunlarıyla yüzleşmeleri uzun sürmedi. 1968'de Fransa'nın dört bir yanında milyonlarca öğrenci ve işçi de Gaulle yönetimine karşı ayaklandı. İsyan, general olduğu dönemde faşist rejimlere karşı savaşıp onları alaşağı ettiğini iddia eden de Gaulle'ün faşist uygulamalarına dönüktü. Birçok protestocu aynı zamanda Fransa'nın sömürgecilik sonrası göçmen işçilerinin artan sömürüsünü de kınıyordu. Aynı yıl Senegal'de Başkan Senghor'un otokratik devletine karşı grevler patlak verdi. 1960'lar boyunca ve 1970'lerin başlarında benzer ayaklanmalar Kongo Cumhuriyeti'nde, Tunus'ta, Madagaskar'da ve başka yerlerde patlak verdi. Fransa imparatorluğunun kalıntılarında öğrenciler, işçiler ve radikal militanlar, hem kurtuluş hem de sömürgecilikten kurtulma hayallerini yok eden elitleri kınadı.

FRANÇAFRİQUE'TE YAŞAMAK VE AYRILMAK
Yine de Fransa-Afrika ilişkilerinin yeni dönemdeki yenisömürge rejiminin adı olan Françafrique hayatta kaldı. Fransız çokuluslu şirketleri Nijer'deki uranyum madenlerini, Kamerun'daki plantasyonları ve Gabon'daki petrol rafinerilerini ele geçirdi. Bu arada Fransa ordusu 1960 ile 1991 yılları arasında müttefiklerini savunmak ve stratejik çıkarlarını korumak için 16 farklı Afrika ülkesine müdahale etti. Son yıllarda, yeni Fransız cumhurbaşkanlarının Françafrique'in sonunu ilan etmesi bir geçiş töreni haline geldi. Ancak bu açıklamalar yapılır yapılmaz, aynı cumhurbaşkanları bölgedeki Fransız siyasi ve ekonomik gücünü savunmak için ellerinden gelen her türlü aracı kullandı.

Pek çok Fransız vatandaşı farkında olmadan açgözlü yeni sömürge endüstrilerine bel bağlamaktadır. Nijerya'daki uranyum madenleri uzun zamandır Fransa'nın devasa nükleer enerji santrallerine yakıt sağlıyor. Bu arada, maden işçileri ve yerel topluluklar Fransız şirketlerinin faaliyetlerinin ölümcül sonuçlarıyla yaşamaktadır. Fransa'nın dört bir yanındaki benzin istasyonları Gabon petrolünü arabalara pompalayarak Fransız yöneticilere ve son darbeye kadar Gabon'un uzun süredir iktidarda olan Bongo ailesinin kasasına servet gönderiyor. Benzer dinamikler Fransa'nın eski sömürgelerinde de yaşanıyor. Maden çıkarma endüstrileri doğayı ve geçim kaynaklarını tahrip ederek milyonlarca insanı, kendilerini ve toplumlarını ayakta tutmak için yeni yollar bulmaya itiyor.

Aynı endüstriler Fransa'nın kendi gerici politikalarını da besliyor. Marine Le Pen 2022 yılında Senegal'e yaptığı bir gezi sırasında Batı Afrika'nın en büyük pirinç fabrikasını ve Senegal'in en büyük özel işletmesi olan bir şeker şirketini (her ikisi de Fransız sermayeli) ziyaret ederek "gerçek Avrupa-Afrika ortak gelişimini" kutladı. Le Pen gibi figürler bu çok uluslu şirketleri ve vaat ettikleri "ortak kalkınmayı" Fransa'nın küresel etkisini göstermek için kullanıyor. Bunu yaparken de Fransa'nın "ihtişamını" savunmaya yönelik yenisömürgeci bir takıntıya başvuruyor, bir yandan da endüstriyel karları Fransız vatandaşlarının gündelik ihtiyaçlarından üstün tutuyorlar. Hem birer milliyetçi propaganda sembolü olarak hem de finansörler olarak Afrika'daki Fransız çok uluslu şirketleri böylece Fransa'daki sağcı güçleri besliyor.

Bu arada, bu çok uluslu şirketler yüz binlerce insanı Avrupa kıyılarına iten ekonomik ve çevresel krizlere neden olmaktadır. Buna karşılık Fransız hükümeti de Avrupalı ortaklarıyla birlikte kıtanın sınırlarını gelenlere kapatıyor. Tüm bunlar olurken, CNews gibi kanallarda, bu göç krizlerinin çoğunun arkasındaki yenisömürgeci sanayiciler tarafından finanse edilen sağcı uzmanlar, Fransız vatandaşlarını göçmen işçilere karşı kışkırtıyor. Böylece yenisömürgecilik Akdeniz'in her iki yakasında da sosyal, siyasi ve ekonomik erozyonun kısır döngüsünü besliyor.

İnsanlar bu durumu kabullenmiş değil. Fransa'da ve Frankofon Afrika'da aktivistler tepkisiz hükümetlere ve destekledikleri yıkıcı çok uluslu şirketlere karşı ayaklandı. 2018 yılında Senegal'in başkenti Dakar'daki protestocular, güçlü Fransız çok uluslu şirketi Auchan'a ait marketlerin camlarını kırdı. Protestocular, Fransa'nın özellikle gıda üretimi ve dağıtımı alanında süregelen ekonomik gücünden rahatsızlardı. Birkaç yıl sonra Fransa'nın merkezinde, Fransız aktivistler Fransa'nın tarım endüstrilerine karşı benzer şekilde militan bir protesto başlattı. Yüzlerce çevreci, giderek kuraklaşan bir bölgede suyu açgözlü tarım endüstrilerine gönderecek devasa bir su rezervini durdurmak için polisle çatıştı. Farklı yerlerde farklı sorunlara karşı mücadele eden bu protestocular, hem Afrika'da hem de Avrupa'da milyonları sömüren, çevreye zarar veren Fransız şirketlerine meydan okuma arzusunu paylaşıyorlardı.

Bazı toplumsal eylem ve etkinlikler bu mücadelelerin birbiriyle bağlantılarını açıkça göstermektedir. Sürdürülebilir Tarım ve Göçmen Mevsimlik İşçiler grubuna mensup Fransız kırsal kesim aktivistleri, çalışma koşullarını iyileştirmek için yıllardır göçmen işçi gruplarıyla birlikte çalışıyor. Çiftçi Nicolas Duntze'nin de ifade ettiği gibi, Fransa'nın "kırsal alanlarının sosyal erozyon deneylerine dönüşmemesini" sağlamaya çalışıyorlar.

Birbirine yaklaşan bu protestolar Fransa ve Afrika'nın iç içe geçmiş tarihinin bir parçası. Fransa ve eski Afrika sömürgelerinin halklarını birbirinden ayıran her şeye rağmen halklar, kamu mallarını özel çıkarlara dönüştürmeyen bir ekonomi ve hükümet hakkı gibi ortak paydada buluşuyor. Ancak onlarca yıldır yıkıcı endüstriler ve onları savunan politikacılar bu hayalin önünde durdu.

Yeni askeri hükümetlerin Sahel'deki bu dinamiği değiştirecek araçlara ya da iradeye sahip olup olmadığı belirsiz. Karşı karşıya oldukları ekonomik, siyasi ve çevresel krizler çok büyük. Ancak protestocuların da açıkça ortaya koyduğu gibi, pek çok insan bu krizlerle Fransa'nın askerleri ya da şirketleri olmadan yüzleşmek istiyor.

Fransız birlikleri Nijer'den ayrılırken ve yenisömürgeci çok uluslu şirketler Fransa'nın sağa kayışını finanse etmeye devam ederken, yeni bir dönem ortaya çıkabilir. Bu dönemi, Fransızlarla Afrikalıları karşı karşıya getiren bir dönem olarak değil, yurttaşlarla milyarderleri karşı karşıya getiren bir dönem olarak düşünmeliyiz. Bu değişim, kıta sınırlarının ötesinde otokratları ve sanayicileri savunan onlarca yıllık bir sisteme meydan okuma fırsatını temsil ediyor. Gerçek demokrasi, uluslararası dayanışmayı kucaklamayı ve Fransa'nın Afrika imparatorluğu ilk kez parçalanır gibi olduğunda insanların hayal ettiği eşitlikçi dünya için mücadele etmeyi gerektirir.

*Gregory Valdespino'nun Jacobin sitesinde yayınlanan yazısı Ümit Yıldız tarafından ETHA için çevrilmiştir. Yazının aslına buradan ulaşabilirsiniz.