ÇEVİRİ / Çalışma hakları tartışması: Latin Amerika’da neoliberalizm, ilerici reformlara karşı - Pablo Meriguet
People's Dispatch'de yayınlanan Pablo Meriguet'in yazısını Kavel Alpaslan, dayanışma kapsamında ETHA için çevirdi.
Latin Amerika'da neoliberal reform politikaları önemli ilerlemeler kaydediyor. Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Donald Trump liderliğindeki ABD tarafından desteklenen yeni düzenin canlandırdığı sağcı hükümetler bizzat devlet yapılarını dönüştürmeyi hızlandırdı. Bu dönüşümün temel sütunlarından biri de işçi-patron ilişkileri.
BİR KATLİAMLAR TARİHİ
Latin Amerika'da işçilerin varlıklarının kabulü ve koruma önlemleri ülkeden ülkeye değişir. Kimi ülkelerde işçiler, topluma katkılarının vazgeçilmez olduğunu kabul eden haklara az ya da çok sahiptir. Ancak bu haklar karşılıksız verilmedi. İşçiler onurlu bir şekilde yaşamalarına imkan veren haklar için savaşırken, Latin Amerikalı oligarklar ordularıyla onları katletmekten geri durmadı.
İnsanlık tarihinin en kanlı işçi katliamlarından bazıları Latin Amerika'da yaşandı. 1932'de Maximiliano Hernández hükümeti 30 bin köylü ve yerliyi katletti. Bu, El Salvador tarihinde hâlâ aşılamamış bir travma, hatta etnik temizlik olarak kabul ediliyor.
1907'de Şili'nin Santa María de Iquique kentinde yaklaşık 3 bin nitrat işçisi daha iyi ücret istedikleri için öldürüldü. Benzer vakalar 1928'de Kolombiya'nın Magdalena bölgesinde yaşandı, yaklaşık bin muz işçisi devlet tarafından katledildi (Nobel ödüllü García Márquez'in Yüzyıllık Yalnızlık romanında ölümsüzleştirilen trajedi).
Aynı kader, 1922'de Arjantin Patagonya'da anayasal hükümet altında öldürülen yaklaşık bin grevcinin başına geldi. Aynı yıl Guayaquil'de yaklaşık bin Ekvadorlu işçi ulusal ordu tarafından katledildi; bu olay Joaquín Gallegos Lara'nın "Las cruces sobre el agua" ("Suda Haçlar") romanına ilham verdi. Örnekler çoğaltılabilir ve konuya en duyarsız olanlar için bile şoke edicidir.
Ama katliamların ardından Latin Amerikalı işçiler hakları için savaşmaya devam etti ve sonunda oligarşi ve burjuvazinin gönülsüzce bazı iyileştirmeleri kabul etmesiyle haklarını kazandılar. Bugün Latin Amerikalı oligarklar kaybettikleri küçük zeminleri geri kazanmaya karar verdiler ve bunu "çalışma reformlarıyla" yapıyorlar.
SAĞCI ÇALIŞMA REFORMLARI
Bu duruma an itibariyle en tipik örnek Arjantin. Javier Milei'in aşırı sağcı hükümeti, ülkenin en büyük sendikalarının "işçi sınıfına doğrudan saldırı" olarak tanımladığı bir çalışma reformunu dayatıyor. İş günü birkaç saat uzatılacak; hastalık ya da iş kazası izni talep eden işçiler daha az izin alacak; patronlar daha az kıdem tazminatı ödeyecek; toplu sözleşmeler zayıflatılacak; işçilere başka para birimleriyle ya da ayni ödeme yapılabilecek; grev hakkı kısıtlanacak ve daha bunun gibi birçok değişiklik.
Arjantinli işçilerin buna yanıtı güçlü oldu. Genel grev, Arjantin ekonomisinin birkaç kilit sektörünü zor durumda bırakmış olsa da işçi eylemlerinin onları tehdit edecek noktaya gelmesi henüz çok uzak. Milei ise ‘reformun 21. yüzyılın yeni işçi ihtiyaçlarına uygun hale getirmek için yasayı modernleştirdiğini' ısrarla belirtiyor, bu yüzden geri adım atmayacak.
Ama işçi kazanımlarını geri almayı hedefleyen tek hükümet Milei'ninki değil. Ekvador'da Çalışma Bakanı Harold Burbano, Daniel Noboa'nın sağcı hükümetinin iş gününü 8'den 10 saate çıkarmayı planladığını duyurdu. 8 saatlik iş günü kazanımını ortadan kaldıran belgenin sızdırıldığı anlaşılıyor; bakanın imzasını taşımasına rağmen henüz resmi gazetede yayımlanmadı.
Arjantin'deki gibi, hükümet reformun işverenler için değil özellikle işçilerin yararına yapıldığında ısrar ediyor. Burbano haftalık çalışma saatlerinin 40'ı geçemeyeceğini söylerken, birçok uzman bunun "Ekvadorlu işçileri daha da zayıflatmayı hedeflediğine" işaret ediyor. Özellikle de fazla mesai "para" yerine -bakanın deyimiyle insanın sahip olduğu en değerli şey olan- "zamanla" ödeneceği için. Yani fazla mesai para yerine serbest zamanla ödenecek.
Ama belge ayrıca günde 12 saate kadar çalışmaya izin veriyor ki bu en neoliberal kesimlerin bile dikkatini çekti. Burbano bu olasılığın sadece ulaşım işçileri için geçerli olacağını söyledi ama belgede hiçbir yerde belirli bir üretim faaliyetinden söz edilmiyor. Bu da işçiler arasında büyük huzursuzluğa yol açtı. Burbano, Noboa ve Milei'yi izleyerek bunların işgücü piyasasını "modernleştirme" önlemleri olduğunda ısrar ediyor.
"Emeklilik yaşını üç yıl yükseltmeyi" amaçlayan Sosyal Güvenlik Organik Yasası'nı çıkarmak için 2025'te Panama'da José Raúl Mulino'nun hükümetinin kullandığı argüman da aynıydı. Ayrıca Mulino'nun sağcı hükümeti emekli maaşlarını düşürdü ve sosyal güvenliği özelleştirme olasılığını açtı. Tüm bunlar ve Panama'daki artan ABD varlığı gibi diğer gelişmeler Panamalı sendikaların yaklaşık 100 gün süren ve birçok işçi liderinin sürgüne gitmesiyle sonuçlanan büyük protestolarını tetikledi.
İLERİCİ EMEK REFORMLARI
Ama işçi yasalarını reforme etme girişimlerinin hepsi IMF'nin istekleri doğrultusunda gitmiyor. Claudia Sheinbaum'un ilerici hükümeti, Meksika'da onlarca yıldır talep edilen haftalık çalışma süresini 48'den 40 saate indirme reformunu zorluyor.
Öneri, Meksika Senatosu'nun ilgili komitelerince onaylandı. Kabul edilirse indirimin 2030'a kadar kademeli olarak uygulanması ve o tarihte sadece 40 saatle sınırlı çalışma haftasının geçerli olması bekleniyor. Ayrıca önlem, fazla mesainin normal çalışma saatiyle aynı oranda ödenmesini ve haftada 12 saati aşamamasını hedefliyor. Belirtilen kotanın aşılması durumunda işveren çalışılan her saat için işçiye iki kat ücret ödemek zorunda kalacak.
Geçen yıl Gustavo Petro'nun Kolombiya hükümeti, ülkenin işçilere olan tarihi borcunu ödemeyi hedefleyen iddialı bir işçi reformu başlattı. Birkaç ters giden şeyin ardından, Kolombiya'nın ilerici ve solcu güçleri 2025 ortalarında Kolombiyalı işçiler için biraz daha adil bir gerçeklik elde etti.
En simgesel önlem, haftalık çalışma süresinin 42 saate indirilmesiydi. Bu önlem Meksika'nın önerdiği gibi kademeli uygulanacak. Ayrıca Kolombiya'da gece mesaisi artık 21.00 yerine 19.00'da başlıyor, bu da gece vardiyasının tanınması anlamına geliyor. Dahası, pazar günü ve resmi tatillerde çalışan işçilere, o günlerde çalıştıkları saatler için yüzde 100'lük ücret artışı yapılacak. Bunun yanı sıra, belirli istisnalar dışında, süresiz sözleşmeler gelecekteki sözleşmelerin temeli olacak. Dijital uygulamalar üzerinden çalışan işçilerin haklarının tanınmasından söz etmiyorum bile.
Brezilya'da altı günlük çalışma haftasını sonlandırıp haftalık çalışma süresini 36 saate indirmek için büyük bir yasama savaşı sürüyor. Başkan Lula da Silva hükümeti ve Milletvekili Erika Hilton'un Meclis'te yürüttüğü çabaya sokaklarda kitlesel seferberlik eşlik ediyor. Önleme halk desteği ezici. 12 Şubat 2026'da yayımlanan bir anket, Brezilya nüfusunun yüzde 73'ünün ‘6x1' çalışma haftasının kaldırılmasını desteklediğini gösterdi.
NEDEN FARKLI YOLLAR VAR?
Neden bu kadar farklı iki yol olduğu sorusunun yanıtı göründüğünden karmaşık. Basit bir yanıt, sağcı neoliberal hükümetlerin büyük sermaye lehine yasalar çıkarırken, ilerici hükümetlerin ekonomik yapıları devrimci bir şekilde kökünden sarsmadan daha dengeli bir çalışma hukukunu seçtiği olurdu ve bu anlamda ilerici hükümetlerin ekonomilerin gelişiminde işgücünün temel katkısını resmen tanıdıkları söylenebilir.
Ancak gerçek şu ki, tartışılan sadece iki ekonomik ve siyasi model değil, aynı zamanda Latin Amerika toplumlarının gelişim ve üretim hattının kendisi. Bir yanda, gelişmiş Batılı ülkelerinin öncülüğü ve sponsorluğundaki neoliberalizm, Latin Amerika ekonomilerinin Batı sanayisi için hammadde tedarikçisi olarak tarihi rollerini sürdürmelerini sağlamaya çalışırken, aynı zamanda daha büyük kârlar için işgücü maliyetlerini düşürmeyi hedefliyor. Birçok Batılı sanayi kuruluşunun daha fazla kâr elde etmek için fabrikalarını Latin Amerika dahil Üçüncü Dünya'ya kaydırdığı unutulmamalı.
Öte yandan ilerici hükümetler, sanayilerini ve iç pazarlarını geliştirmek için sosyal demokrat önlemleri ılımlı Keynesçilikle birleştirmeye çalışıyorlar. Bu kalkınma modeli, Latin Amerikalı işçileri sadece üretici değil, aynı zamanda yerli ve yabancı ürünlerin tüketicisi haline getirerek ulusal ekonomiyi canlandırmayı hedefliyor. Ancak serbest ticaret anlaşmalarına rağmen, işçilerin ABD ve Avrupa ürünleri tüketimi Latin Amerika'da hâlâ çok sınırlı. Ama Çin ürünleri daha ucuz...
Bu, jeopolitik ikilemi aşan büyük bir ekonomik ikilem yaratıyor. İlerici hükümetlerin kalkınma modeli onları daha ucuz pazarlar aramaya zorluyor. Bu da ABD ve Avrupa çıkarlarının -Latin Amerika ülkelerinin gelişimini geciktirmek ve onları 21. yüzyıldan çok 20. yüzyıla daha yakın bir gerçekliğe geri itmek anlamına gelse bile- vazgeçmek istemediği bir şey. Bu anlamda Latin Amerikalı oligarklar taraf değiştirmedi ve varlıklarının emperyalist ve Batılı bir düzen altında güvence altında olduğunu anlıyorlar.
Latin Amerika ekonomisinin geleceğinin ne olacağını tahmin etmek için hâlâ çok erken. Tarih çelişkileriyle ilerliyor ve tarihsel eğilimler bu harekette ortaya çıkıyor. Öyle görünmese de, bu geleceği en çok etkileyecek konulardan biri bölgedeki mevcut işçi hakları çatışması ve bu nedenle en çok dikkati hak eden konulardan biri.
Yazının orijinali 26 Şubat'ta People's Dispatch'ta yayınlanmıştır.
https://peoplesdispatch.org/2026/02/26/labor-rights-in-dispute-neoliberalism-vs-progressive-reform-for-workers-in-latin-america/