Aydın Akyüz yazdı / Kitleselleşen devrimci feda ruhu
Bunun yasal olanaklarının ne kadar olup olmamasının önemi yok. Adına layık legal devrimci faaliyetin yasal olanakları sadece kağıt üstünde vardır. Gerçekte devrimciler fiili meşru mücadele hattında yürüyerek ağır bedelleri göze alıyor ve bu bedelleri ödeyerek politik faaliyet yürütebiliyor. Bunun için de bu alanı küçümsemeden, ağır bedelleri ödemeye hazır, yüksek feda ruhuyla donanmış devrimciler kuşağı gereklidir. Böyle bir gelenek oluşuyor.
Son 10-11 yılda ağırlaşan politik koşullar altında legal alanda politik faaliyet alabildiğine zorlaştı. Gelinen aşamada burjuva muhalefeti de hedef alarak topyekûn bir tasfiyeye yöneldi. Devrimci politik faaliyet öncesinden de ağır bedeller pahasına yürütülebiliyordu; şimdi bedelleri daha da ağırlaşarak yürütülebilir hale geldi. Devrim ile karşı devrim arasındaki devasa güç farkı istenildiği zaman bütün devrimci politik faaliyetin tasfiye edilebileceği düşüncesini sıklıkla dolaşıma girmesine yol açıyor. Karşı devrimin bu fikri dolaşımda tutması anlaşılır bir psikolojik savaş argümanı diyerek geçeceğiz. Anlaşılır olmayan ise tek tek devrimciler ve devrim dostları arasında da bu fikrin zaman zaman dolaşıma girmesidir.
Bu fikir iki temel zarftan besleniyor. Birincisi; bu alanda devrimci politik faaliyetin sürekliliğinin sağlanabileceğine duyulan geleneksel güvensizlik. İkincisi; politik ideolojik mücadeleyi teknik bir olguya indirgeme zaaflarıdır.
LEGAL ALAN STRATEJİKTİR
İlkinden devam edecek olursak 1976-1980 döneminde devrimci hareketin bir bölümüne musallat olmuş bu güvensizlik 90'larda ortaya çıkan tasfiyeciliğe duyulan tepkiyle birlikte dogmaya dönüşmüştür. Kitlelerle daha yaygın ve zengin araçlarla bağ kurmanın, onlar nezdinde meşruiyet alanını genişletmede bu alanın oynadığı ve oynayabileceği rol görünmüyor ya da tali görülüyor. Oysa Lenin'in illegal çalışmayı reddeden sağ tasfiyeciliğe karşı mücadeleyi haklı olarak öne çıkarmasına rağmen -ki günümüzde de öncelikli tehdit budur- legal çalışmayı reddeden sol tasfiyeciliğe karşı mücadelesi de biliniyor.
Bugün kitle iletişim araçları hem çeşitlilik hem yaygınlık hem de etki düzeyi bakımından 100-150 yıl öncesine göre onlarca kat büyümüştür. Okuma yazma oranının kitap ve gazetelere yani bilgiye ulaşma olanağının sınırlı olduğu; radyo, televizyon, internet, cep telefonunun olmadığı; halkın ancak yüz yüze gelebildiği parti, sendika, demokratik kitle örgütü gibi araçlarla politik etkileşime girdiği dönemle bugünün politika araç ve yöntemleri arasında niteliksel ve niceliksel dönüşümlerin olduğu kabul edilmeden kitlelere devrimci öncülük ve önderlik yapılamaz. Burjuvazi envai çeşit araçla işçi sınıfı ve ezilenlerin hem kolektif varoluşlarını hem de tek tek bireysel varoluşlarını 24 saat boyunca kuşatmayı almıştır. "24 saat" deyimi abartı değildir, gerçeğin ta kendisidir. İnternetten televizyona, duvardaki panodan vitrin camlarına kafasını nereye çevirse burjuva değer yargılarıyla karşılaşıyor. Gençliğin önemli kesiminin bilinçaltına bunlar yerleşmiştir, derin kökler salmıştır. Artık uyurken bile rüyalarında ya kendini internette kaydırma yaparken ya da macera filminin ortasında görüyor.
Dolayısıyla sınırlı araç ve yöntemle kitleleri kazanmanın olanakları alabildiğine daralmıştır. Burjuvazinin bu ideolojik politik kuşatması altında devrimciler onlarla bu ablukayı ters düz edecek nitelikte ilişki kuramadığı için yoksulluk ve sefalet girdabında inim inim inliyor, işsizlikten açlıkla cebelleşme kertesine gelmiş intihar ediyor, erkekler; kadınları ve çocukları öldürüyor, çetelere katılıyor, uyuşturucu kullanıyor, kumar oynuyor ve benzeri birçok çürüme halleri yaşıyor. Ama bütün bunların yaşanmasına yol açan düzen ve rejimi ortadan kaldırmak için devrimci olmuyor. Buradan çıkarılacak tek bir sonuç var: Onlarla temas kanallarımızı zenginleştirerek yaygınlaştırmak. Burjuvazinin halkı etkilemek için kullandığı araçların şimdilik hepsi olmasa bile önemli bir kısmını kullanmadan onları etkilemenin olanakları çok sınırlıdır. Bu alan yeniden bu aşamada olmazsa olmaz stratejik bir önem kazanmıştır.
Bunun yasal olanaklarının ne kadar olup olmamasının önemi yok. Adına layık legal devrimci faaliyetin yasal olanakları sadece kağıt üstünde vardır. Gerçekte devrimciler fiili meşru mücadele hattında yürüyerek ağır bedelleri göze alıyor ve bu bedelleri ödeyerek politik faaliyet yürütebiliyor. Bunun için de bu alanı küçümsemeden, ağır bedelleri ödemeye hazır, yüksek feda ruhuyla donanmış devrimciler kuşağı gereklidir. Böyle bir gelenek oluşuyor. 5 yıl, 10 yıl, 20 yıl ve dahasını hapiste geçirdikten sonra tereddütsüz soluğu devrimci görevlerinin başında alan, neredeyse her yıl tutuklanıp serbest bırakılan, onlarca yıllık ceza tehdidi altında en ufak bir kararsızlık ve geri adım atmayı aklından bile geçirmeyenler tekil örnekler olmaktan çoktan çıktı. Geçen yıl tutuklanan 34 devrimci gözaltı ve zindan sürecinde direniş ruhunu büyütmekle kalmadı, dışarı çıkar çıkmaz devrimci görevlerinin başına koştular. Şimdi bu devrimcilerin çoğunun içinde olduğu onlarca devrimci sosyalist tutuklandı. İtirafçılara imzalatılan yalanlarla birçoğu uzun süredir tutuklanma tehdidi altındaydı. Bir kısmı henüz kesinleşmemiş ağır hapis cezaları almıştı. Bütün bu tehdit ve şantajlara boyun eğmediler. Hepsi de son dakikaya kadar devrimci görevlerinin başından ayrılmayı bir an bile düşünmediler.
Bütün bu anlatılanlar, bu alanın stratejik önemini kavramış, sadece genel değil alana özgü feda ruhunun vücut bulduğu kitlesel bir devrimci sosyalist geleneğin maya tuttuğunu gösteriyor. Bu ruh ve gelenek yenilmezdir. Umudun sadece dimdik ayakta olmasının değil, umudun büyümekte olduğunun nişanesidir.
DOĞRU BİR İDEOLOJİK POLİTİKA YOK EDİLEMEZ
İkinci zaafa gelince niyetten bağımsız olarak, "Ezeceğiz, bitirdik, bitireceğiz" psikolojik savaş argümanları ile nesnel olarak aynı safa düşen düşünüş biçimidir. Siyasal ve ideolojik gücü, çalışmaları yürütenlerin sayısı ile ölçen ve onların bağlantıda olduğu devrim sempatizanlarının ve kitlelerin öne çıkma olasılığını göz ardı edenler ideolojik-politik mücadeleyi yeterince anlamamışlardır. Genel bir saldırının bütün siyasal çalışmaları bitireceğine inananlar, siyasal-ideolojik mücadeleyi teknik bir güç mücadelesine indirgeyen dar ve kaba bir yaklaşıma sahiptirler.
Oysa sayısız örnek bunun aksini ispatlıyor. 12 Eylül'de "bütün taşların bağlandığı, köpeklerin salındığı", ülkenin mutlak bir sessizliğe mahkum edilmek istendiği bir dönemdi. Ama gözaltı merkezlerinin önündeki ve mahpushane kapılarındaki anaların çığlığı ülkeyi örtmeye çalışan koyu karanlığı yırtan bir ışık oldu. İşte hiç hesaba katılmayan bu çığlıktır darbecilerin susturmaya gücünün yetmediği, bu çığlıktır 80'lerin ortalarında İHD'nin kurulmasına dayanak olan, bu çığlıktır bugünün legal alanının temeli.
Sözü edilen dar yaklaşımlar devrimci ruh ve zor koşulların bilinç sıçramasına nasıl zemin yarattığından bihaberdirler. Ağır saldırılar, geride kalanları bir ya da birkaç adım öne çıkmaya ve bilinç sıçramasına koşullar. Daha önce edilgen olanları etkinleştirir. Nasıl ki zamanı gelmiş bir fikri hiçbir güç durduramazsa halkta karşılığı olan ideolojik politikayı hiçbir güç yok edemez. Onun taşıyıcıları tamamen tasfiye edilse bile kitleler içinde yeniden filizlenir.
İşçi ve ezilenler etten ve kemikten ibaret değiller. Yürekleri, ruhları ve vicdanları ile insandırlar. Onların yüreği binbir duyguyla yüklüdür, güçlü bir vicdana sahipler, ruhları eşitlik, özgürlük ve adalet arayışı ve tutkusuyla dolup taşmaktadır. Her zaman yeterince görünür olmasa da bunlar ezilenlerin gerçeğidir. Bir gün "Hepimiz Hrant'ız, hepimiz Ermeni'yiz" şiarı olur meydana düşerler; bir başka yıl sonra "Üç ağaç"ın kesilmesi vesile olur Taksim'e akarlar; bir başka gün yürekleri Kobanê olur enternasyonalizm için çarpar; sayısız günlerden bir gün 19 Mart olur kampüslerden meydanlara akar ve bugün dayanışma olur sosyalistlere uzanan ellere "Artık yeter" derler.
Bunlar duyguların soylulaşması, ruhların yücelmesi ve bilinç sıçramasının sadece bir görünümüdür. Ve nice görünümleri vardır ayağa kalkmanın. Bunlardan biri haksızlığa ve adaletsizliğe uğramış ve zor durumdakilerle dayanışmadır. Bir başka görünümü ise derin bir duygusal ve ruhsal sarsıntı geçirerek öne fırlamadır. Böylesi zamanlar kabuğuna çekilmiş ve o kabuğu kendine zindan edip edilgenleşmişi, kabuğunu kırdırıp özgürleştirerek mücadelede özneleştirir. Ya da özneleşmenin farklı düzeylerinde kendi sınırlarımıza takılıp kalmışızdır. Kimimiz için o sınırların aşılması imkansız görünür. Vicdanın ayağa kalktığı, bilincin uyandığı böylesi eşiklerde aşılması imkansız görünen bütün sınırların ömrü bir sıçrayışta biter.
Bütün bunlar öncelikle kendiliğinden eğilimlerdir. Bilinçli ve iradi müdahale ile yön ve içerik kazandırılmadığı sürece kendiliğindenliğin sınırlarına çarpar ve kayalara çarpıp geri dönen bir dalga gibi sönümlenir. Yani bir kısmı sürecin sıcaklığıyla açığa çıksa da bir noktadan sonrası potansiyel olanaklardır. Bilinç ve irade ile açığa çıkarılmadığı sürece durgundur; kimseye bir faydası olmaz. Bu potansiyel zamanında açığa çıkarılmadığında hareketsizliğin çürütücü etkisine maruz kalarak başkalaşır. Umut kırılmalarının zemini olur.
Dolayısıyla her kriz kendi içinde belli fırsatları da taşır. Böylesi zamanlarda, umutsuzluğa yol vermemek için umudu ayakta tutmak ve ne kadar vazgeçilmezse, sadece bununla yetinmek ve potansiyel yeni güçleri ve yeni olanakları kaçırmak demektir. Umudu her fırtınada ve boranda ayakta tutmayı bilen ustalar, onu sıçratarak büyütmenin güncel görevlerinin de hakkından gelecektir.