4 Şubat 2026 Çarşamba

Arif Çelebi yazdı | Rojava: Fiili statü kaybı ve varlıksal koruma

Rojava’nın elde kalan kazanımlarını korumanın yegâne güvencesi Kürt halkımızın birleşik iradesidir.  YPG/YPJ’nin yapısal varlığını sürdürmesi ve halkın silahlandırılması, Kürtlerin temel ulusal hakları güvence altına alınana kadar seferberlik halinin devam etmesi bu bakımdan büyük öneme sahiptir. 

29 Ocak’ta imzalanan ve 30 Ocak’ta taraflarca açıklanan anlaşma 2 Şubat’ta yürürlüğe girdi. 

Konuyla ilgili en objektif değerlendirmeyi Mazlûm Abdî yaptı: “Yapılan anlaşmadan birçok kişinin memnun olmadığının farkındayız. Halkımızın ve bizlerin büyük umutları vardı. Ben de çok memnun değilim ama içerisinde bulunduğumuz şartlarda mümkün olan buydu.”

Abdî’nin de belirttiği gibi “içerisinde bulunduğumuz şartlar” hesaba katılmadan bu anlaşmayla ilgili yapılan veya yapılacak değerlendirmeler gerçekçi olmayacaktır. 

Kuzey Doğu Suriye Özerk Yönetimi, bir Toplumsal Sözleşme’ye bağlı olarak oluşturulan ve QSD tarafından korunan bir çeşit “özgür alan” ya da “bağımsız bölge” idi. 

Şam’ın HTŞ’ye teslim edilmesinden sonra şartlar değişti. 2014’ten bu yana ABD, QSD ile geçici askeri ittifak içindeydi. Suriye Özel Temsilcisi Tom Barack’ın ifadesiyle, ABD nezdinde “QSD’nin misyonu artık sona erdi.” 

Minbiç, Tabqa, Rakka, Dêr Ez Zor gibi Arapların büyük çoğunlukta olduğu şehir ve kasabalarda oluşturulan askeri ve sivil meclisler Özerk Yönetim’in ve QSD’nin Arap bileşimini oluşturuyordu. HTŞ’nin “geçici merkezi hükümet” olarak tanınması ile birlikte aşiret temelli oluşturulan bu meclisler saf değiştirmeye başladı. ABD, Suudi Arabistan ve Körfez Ülkelerinin yanı sıra Türkiye bu saflaşmayı açıkça teşvik etti. HTŞ’nin Halep’teki Kürt mahallelerine saldırısı sonrası bu saflaşma pek çok yerde bir kopma ve karşıtlaşma halini aldı. 

Şartlardaki bu iki değişiklikle birlikte güç ilişkileri yeniden şekillendi. 10 Mart anlaşması ile Özerk Yönetim ve QSD’nin siyasi ve askeri temsiliyeti, sınırları ve çerçevesi belirsiz de olsa tanınmıştı. ABD’nin HTŞ yanlısı tutumu, AB yöneticilerinin Halep saldırısı anında dahi HTŞ’yi desteklemeleri, Suudi Arabistan ve Türkiye’nin Özerk Yönetim ve QSD aleyhine girişimleri sonucu HTŞ bu uzlaşma metnini bütünüyle rafa kaldırarak Tom Barack’tan aldığı tam destekle 18 Ocak’ta neredeyse teslimiyete varan bir anlaşma dayattı. 19 Ocak’ta Şam’da yapılan görüşmede ise yine Tom Barack’ın desteği ile HTŞ, daha da ileri giderek, QSD’nin Hesekê ve Kobanê’yi derhal boşaltmasını, silah bırakmasını ve orduya tek tek katılmasını istedi. 

SEFERBERLİK VE ULUSAL DİRİLİŞ
Kürtlerin yaşadığı Kobanê, Hesekê ve Qamişlo’ya çekilmek zorunda kalan QSD ve Özerk Yönetim 19 Ocak’ta dayatılan tam teslimiyeti reddetti ve seferberlik çağrısı yaptı. Rojavalılar yediden yetmişe bu seferberliğe katıldı. Rojava’nın bütünü savaş mevziisi haline geldi. 

Dört parça Kürdistan ve diaspora ayağa kalktı, “aşağıdan ulusal birlik” oluştu. Bakur ölü toprağını üstünden attı. Başûr’da ulusal uyanış yeni bir düzeye ulaştı. Yüzbinlerin süreklileşmiş eylemleri bir ulusal diriliş halini aldı. “Rojava Rojhilat e, Kurdistan yek welat e!”, “Yek e Yek e Yek e, Kurdistan Yek e!” ve “2+2=1” bu ulusal dirilişin, aşağıdan ulusal birliğin şiarlardaki ifadeleri olarak öne çıktı.  

Avrupa ve dünyanın dört bir yanındaki ilericiler Rojava’nın bütünüyle tasfiye edilmesinin önüne geçmek için alanlara aktı.  Emperyalistlerin, gericilerin, sömürgecilerin desteği ile hücuma geçen HTŞ, oluşan bu ilerici, devrimci halk iradesinin duvarına çarptı. Bu irade, ABD'yi 18 ve 19 Ocak tarihlerinde sergilediği 'Rojava’yı bütünüyle tasfiye etme' tutumunu revize etmeye mecbur bıraktı. 30 Ocak anlaşması bu yeni koşullar altında imzalandı. 

29 OCAK ANLAŞMASI: UÇURUMUN KENARI
29 Ocak’ta varılan anlaşma 18 Ocak anlaşmasını revize etmiş, 19 Ocak’taki tam teslimiyet dayatmasını çöpe atmıştır. Buna karşın bu yeni anlaşmayla Rojava devrimine yönelik tasfiyeci saldırının bertaraf edildiği de söylenemez. 

Her şeyden önce bu anlaşma da öncekiler gibi belirsizlikler içermektedir. Rojava devrimi 6 Ocak’taki Halep saldırısından bu yana uçurumun kenarına doğru itilmişti. 30 Ocak anlaşması ile yeni bir pozisyon ve mevzilenme oluştu. Ne var ki bu kaybedileni kazanmayı değil daha fazla kaybetmeyi durdurmayı hedefleyen bir pozisyondur. 

QSD’nin Hesekê’de üç ve Kobanê’de bir tugay olarak varlığını sürdürmesi önemlidir ama bu tugayların bağlı olacakları merkezi ordunun tümenlerine nasıl ve hangi koşullarda entegre edileceği belirsizdir. HTŞ yöneticileri QSD’nin tüm askeri ve güvenlik unsurlarının tüm gerekli güvenlik kontrolleri yapıldıktan sonra “bireysel” olarak entegre edileceğini ileri sürmektedir. QSD ise entegrasyonun bireysel olmayacağını belirtmektedir. Belirsizliğin bir başka işaretidir bu. Hakeza komutan atamalarının hangi mekanizmaya göre olacağı da belirsizdir. 

Kürt bölgelerindeki iç güvenlik güçlerinin (asayiş) varlığını koruması da bir kazanımdır, buna karşın anlaşmaya göre bu birlikler İçişleri Bakanlığı bünyesine alınacaktır. O halde bu güçleri kim yönetecektir? Güvenlik konusunda yerel idarenin yetkileri de belirsizdir. 

“Özerk Yönetim kurumlarının devlet kurumlarıyla birleştirilmesi” nasıl gerçekleştirilecektir? Bilindiği gibi Özerk Yönetim kurumları devrimin anayasası olan “Toplumsal Sözleşme”ye göre oluşturuldu. Bu kurumlar hangi anayasa ya da sözleşmeye göre devlet kurumlarına entegre edilecektir? 

Artık “Toplumsal Sözleşme”yle fiili biçim ve içerik kazanmış bir Özerk Yönetim’den söz edilemez. Hesekê’ye QSD’nin önerdiği bir vali atanacak, bu vali vilayeti hangi esaslara göre yönetecektir? Ortada HTŞ’nin geçici anayasasından başka bir metin de yok. Valiyi Kürtler belirliyor fakat iç güvenlik şefini HTŞ atıyor, bu iç güvenlik şefi kime bağlı olacak? 

Özerk Yönetim tarafından verilen diplomaların tanınması bir kazanımdır, buna karşın bundan sonraki dönemde anadilde eğitim, eğitim müfredatı konuları belirsizdir. Colani’nin daha önce ilan ettiği kararnamede orta öğrenimde iki saatlik seçmeli Kürtçe dersinden başka bir şey yok. 

YENİ DURUM YENİ DÖNEM
Görüldüğü gibi 30 Ocak anlaşmasıyla taraflar pozisyonlarını dondurmuşlardır. Bundan sonrasını belirleyecek olan yeni güç ilişkileri olacaktır. HTŞ, emperyalistlerden ve gerici bölge ülkelerinden aldığı güçle yeniden ve ölümcül saldırı için güçlerini organize edecektir. HTŞ, QSD’nin denetimi altında kalan alanlardaki Arap halkını Kürtlere karşı kışkırtmak için yeni provokasyonlara girişmekten geri durmayacaktır. Türk devleti artık YPG/YPJ halini almış olan QSD’yi bütünüyle tasfiye etmek için diplomatik, siyasi ve ekonomik gücünü kullanmaya devam edecektir. 

Artık bütünlüklü bir Kuzey Doğu Suriye Özerk Yönetimi’nden söz edilemez. Özerk Yönetim Fırat’ın doğusunda Kürtlerin yoğun olduğu şehirlere daralmıştır. Yapılan anlaşma ile bu şehirlerde de Özerk Yönetim’in eskisi gibi bir hakimiyeti, kurumları bağlayan bir “Toplumsal Sözleşme”si de olmayacaktır. Buna karşın halihazırda kısmi yetkileri olan bir yerel yönetimden bahsedebiliriz. 

Rojava’nın elde kalan kazanımlarını korumanın yegâne güvencesi Kürt halkımızın birleşik iradesidir.  YPG/YPJ’nin yapısal varlığını sürdürmesi ve halkın silahlandırılması, Kürtlerin temel ulusal hakları güvence altına alınana kadar seferberlik halinin devam etmesi bu bakımdan büyük öneme sahiptir. 

HTŞ ve onu destekleyen devletlerin Rojava’da Arap-Kürt çatışması çıkarma girişimlerine karşı uyanık olunmalı, böyle bir çatışmaya izin verilmemelidir. 

Unutulmamalıdır ki emperyalistler, başta sömürgeci Türk devleti olmak üzere bölgedeki bütün gerici devletler HTŞ’nin arkasında sıralanmıştır. Bu birleşik gerici mevzilenmeden de anlaşılır ki, Rojava’yı savunmak emperyalizme, sömürgeciliğe ve gericiliğe karşı enternasyonalist bir duruştur aynı zamanda. Rojavalılar sadece kendi haklarını, devrimin kazanımlarını, toprağını korumuyor, dünyaya mal olmuş ilerici kazanımları savunuyor. Bu nedenledir ki Rojava’yı savunmak dün olduğu gibi bugün de dünyanın bütün ilericilerinin görevidir.