22 Ocak 2026 Perşembe

Adnan Özcan yazdı | Gençlik antiemperyalist mücadelenin dinamosu olmalı

Emperyalizm, Rojava devrimine cihatçı, faşist HTŞ çetesiyle saldırıyor. Emperyalist güçlerin bölgedeki jandarması İsrail ve işbirlikçisi Türk burjuva devleti hegemonya alanlarını genişletmeye çalışıyor. Tüm bu gerçekler ışığında gençliğe ve onun öncülerine düşen görev ise açıktır: Antiemperyalist mücadelenin sürükleyici ve militan kuvveti olmak.

Dünyada antiemperyalist mücadelenin çizdiği yol ile devrimci gençlik hareketi tarihini incelediğimizde somut bir gerçek ile karşılaşırız; gençliğin antiemperyalist mücadele ile buluştuğu anlar, işçi sınıfı ve ezilen halklar bakımından büyük mücadelelere ve zaferlere sahne olmuş, arkasında unutulamayacak izler bırakmıştır. Yeni bir emperyalist paylaşım savaşının emarelerinin şiddetlendiği bugünlerde gerek gençliğin geçmiş mücadele deneyimlerini ortaya koymak, gerek bugünün görevlerini saptamak somut bir ihtiyaç olarak önümüzde duruyor. Yoksulluk ve geleceksizliğin pençesinde kıvranan gençliğin yıllardır maruz kaldığı ırkçı faşist propaganda, cinsiyetçi ve nefrete dayalı politikalar son kertede emperyalist savaşlara ve yeniden paylaşım arayışlarına kılıf bulma çabalarına hizmet ediyor. Ancak ne kadar baskı, demagoji ve kara propagandaya maruz kalsa da gençlik sorgulayıcı kimliğini asla kaybetmiyor. Bu gerçeği "Z kuşağı" denilerek küçümsenen gençliğin 19 Mart pratiğinde de gördük. Her ne kadar kaydığı ideolojik eksen bakımından sorunlar taşısa da geçmişte olduğu gibi bugün de antiemperyalist mücadelenin motor gücü gençlik olacaktır. Dönemin ihtiyaçlarını kavramak ve harekete geçmek için bu ilk adımla geçmiş deneyimlerine bakalım.

ABD emperyalizminin Vietnam savaşı ile tosladığı gerçeklik ve halklar arasında yükselen antiemperyalist mücadele azmi bu konuda akla ilk gelen örneklerden biridir. Vietnam'da topyekun imhaya yönelen ve 2. Emperyalist Paylaşım Savaşında atılan bombalardan daha fazla bombanın atıldığı, 75 milyon litre kimyasal silahın kullanıldığı, 150 kasaba ve 6 şehrin haritadan silindiği ve 350 milyar doların harcandığı bu savaş, Ho Chi Minh önderliğindeki Vietkong gerillaları, Vietnam halkı ve dünyanın dört bir yanında emperyalist savaşa ve işgale karşı mücadele edenlerin çabasıyla kazanıldı. Bu eşitsiz savaşta dünyanın dört bir yanında emperyalizme yönelen öfkeyi ve eylemli mücadeleyi incelemekte fayda var. 1966-1973 arasında 58 bini aşkın kayıp veren ve 500 binin üzerinde askerin firar ettiği Amerikan ordusu, zorunlu askerlik kapsamında her yıl 40 binin üzerinde insanı, hakkında hiçbir şey bilmedikleri bir ülkede ölmeye, sakat kalmaya veya psikolojik olarak tahrip olmaya gönderiyordu. Ancak yetersiz gelmeye başlayan bu sayı nedeniyle Amerikan Kongresi, öğrencileri askerlikten muaf tutan yasayı kaldırmış ve milyonlarca genci Vietnam'a göndermeye çalışmıştı. Gençlik ise "Gitmeyeceğiz" (We don't go) kampanyaları başlatarak savaşmayı reddediyordu. Bu kampanya, kendi ülkesinin egemenlerine ve emperyalist saldırılarına karşı alınması gereken tutumu net bir şekilde yansıtıyordu. Aynı dönemde ABD'de savaş karşıtı tutum alan sendikalara üye işçi sayısı 4 milyonun üzerindeydi. 1971 senesine gelindiğinde sadece Washington'da 500 ila 750 bin arasında işçi ve öğrencinin bir araya geldiği savaş karşıtı protestolar örgütleniyordu.

Dünyanın pek çok yerini kasıp kavuran bir hareket ortaya çıkmıştı. Coğrafyamız bakımından da büyük kopuşlara neden olan "68 hareketi" Fransa, Almanya, İtalya, Japonya gibi pek çok ülkeyi derinden sarstı. Devrimci atılımlara ve kopuşlara zemin hazırlayan bu hareket başta öğrenci hakları, demokratik üniversite talebi gibi amaçlarla ortaya çıksa da hızla siyasallaşarak antiemperyalist bir karakter kazandı. Devrimci hareketimiz bakımından 6. Filo eylemleri, Amerikan askerlerinin denize dökülmesi, ODTÜ'de Vietnam kasabı lakaplı CIA şefi Komer'in arabasının yakılması sembolleşmiş eylemler olarak bu topraklardaki antiemperyalist damarın oluşmasında oldukça kıymetli bir yer tuttu. Japonya'da USS Enterprise uçak gemisinin 17 Ocak 1968'de Sasebo Limanına yanaşmasını engellemek isteyen devrimci öğrencilerin eylemleri de '68 hareketinin ortak antiemperyalist niteliğinin benzer kanıtlarından biriydi. Bir başka ortak nokta ise siyasallaşan gençlik hareketinin sınıf hareketleri ile kurduğu bağdır. Fransa'da öğrencilerin talepleri ve üniversite işgalleri ekseninde başlayan eylemler gün geçtikçe Vietnam savaşı, gençlerin ve daha özelde genç kadınların yaşam tarzına müdahale ve işçilerin ekonomik taleplerinin karşılanması gibi başlıklarla birleşerek 9,5 milyon işçinin genel greve çıkarak gençlik ile mücadelesini ortaklaştırdığı bir niteliğe ulaştı. Bu yönelimi, devrimci gençlik hareketimiz ile işçilerin ve yoksul köylülerin arasındaki bağa benzetebiliriz. '68 gençlik hareketinin pek çok coğrafya bakımından devrimci örgütlerin kurulması ve sınırlı devrimcilikten koparak sınırsız bir devrimciliğe yönelinmesi bakımından benzer yönde ilerlediğini söyleyebiliriz.

Devamında çok temel bir ayrışma ile karşılaşıyoruz. '71 kopuşu sonrası dönem devrimci hareketimizin belirgin ve öne çıkan antiemperyalist mücadelesiyle karakterize olup gelişti. Filistin direnişi ile kurulan ilişki, İsrail siyonizmine karşı pek çok şehit verilecek düzeyde savaşıma katılınması, Mahir Çayan ve yoldaşları tarafından siyonist rejimin büyükelçisi Elrom'un kaçırılarak cezalandırılması, Sinan Cemgil, Kadir Manga ve Alpaslan Özdoğan'ın ABD'nin emrinde bulunan Kürecik üssünü basmaya giderken katledilmeleri, Deniz Gezmiş ve yoldaşlarının Balgat'taki Amerikan üssünden 4 Amerikalıyı kaçırması gibi pek çok eylem, antiemperyalist mücadeleyi mühürleyen eylemlerdir. Bu dönemde kampüslerde ve sokaklarda NATO karşıtı kampanyalar da gençliğin antiemperyalist mücadelesinin sistematik konu başlıkları olmuştur. 12 Eylül faşist askeri darbesinin Amerikancı niteliği ve darbe sonrası hayata geçirilen neoliberal politikalar tam olarak söz konusu antiemperyalist hareketi bastırmak ve hafızalardan silmek için gençliğe karşı özel bir yönelim geliştirmiştir. Ancak başarılı olamamıştır. Ezilen halkların kurtuluş mücadelesi sürerken coğrafyamız bakımından 2003 yılındaki Irak işgaline karşı yürütülen mücadele yeni bir dönüm noktası oldu.

Irak'ın ABD tarafından işgal edilmesine yönelik planlar adım adım uygulamaya sokulurken dünyanın dört bir yanında halklar ABD'ye karşı kenetlendi. Türk devleti "1 Mart Tezkeresi"ni geçirerek kuzey cephesinden Irak'ı işgal etmeyi ve bugünler için açtırdığı üsleri, limanları ve NATO'da barındırdığı Türk ordusunu kullanmayı düşünürken, AKP iktidarı ise Irak'ın yağmasından elde edebileceği rant alanlarını dört gözle kolluyordu. Ancak birleşik antiemperyalist mücadelenin önemli bir örneği olarak "1 Mart Tezkeresi"ne karşı örgütlenen eylemler, 100 bin kişilik Ankara mitingiyle zirveye ulaştı. Antiemperyalist eylemler tezkerenin 1 Mart'ta geçmesini engellerken, tezkere 19 Mart'ta apar topar Meclisten geçirildi. Ancak son kertede rejim istediği meşruluk zeminini yakalayamadı ve ABD emperyalizmine hesap vermek zorunda kalmasıyla halklarımız gözünde teşhir oldu. Gençliğin barikat başlarında sürükleyici güç olduğu bu dönemde, savaşın işçi sınıfı ve ezilenlerin değil egemenlerin savaşı olduğunu göstermedeki etkisi yadsınamaz. Bu dönemde biriktirilen hafıza ve mücadeledeki devamlılık emperyalist savaş karşıtı platform ve birliklerden, işgale karşı platform ve birliklere evriltilmek istenmiş ve en nihayetinde 2004 NATO toplantısı ile imajını toparlamak isteyen rejime karşı yeni bir birleşik antiemperyalist mücadeleye girişilmiştir.

NATO Karşıtı Birlik çağrısı ile bir araya gelen emekçi solun çeşitli bileşenleri, İstanbul'da gerçekleştirilen NATO toplantısının iptal edilmesini sağlayamamış olsa da yasaklı meydanların özgürleştirilmesi, rejimin imajının yerle bir edildiği ve toplantının olabildiğince sınırlı ve sakınılarak gerçekleştirildiği bir biçimi dayattı. Bu dönemde kampüslerde ve emekçi semtlerde yükselen isyan birbirine karıştı, güç verdi, YÖK protestoları, 1 Mayıs eylemleri vb. pek çok gündem antiemperyalist mücadelenin birer mevzisi görülerek hareket edildi. Fiili meşru mücadele çizgisini önceleyen, mücadele araç ve biçimlerini daraltmadan her düzey ve duruma uygun aracın kullanıldığı tarz, barikat başlarında buzkıran işlevi gördü. Mücadele araç ve biçimlerinin meşruluğunu değil, mücadelenin meşruluğunu tartışan bir yerde durmanın esas gücü oluşturduğu da söyleyebiliriz.

Yakın tarihimize baktığımızda; Filistinli direniş örgütlerinin 7 Ekim 2023'te gerçekleştirdiği Aksa Tufanı hamlesi, enternasyonal antiemperyalist mücadelede yeni bir sayfa açtı. Tıpkı Vietnam savaşında olduğu gibi küresel ölçekte, siyonist İsrail rejiminin Filistin halkına yönelik topyekun imha ve soykırım saldırılarına karşı anlamlı eylemler örgütlendi. Türkiye ve Bakurê Kürdistan özelinde ise uluslararası düzeyin gerisinde kalındığı, birleşik bir fiili meşru mücadele çizgisinin örgütlenemediği ortadadır. Faşist şeflik rejiminin İsrail siyonizmi ile ticari anlaşmalarının bile tamamen ortadan kaldırılamadığı gerçeğini görerek hareket etmek gerçekçi olacaktır. Söz konusu süreçte gençliğin her zamanki rolünü oynayamadığı ve gerekli dinamizmden uzak, antiemperyalist mücadeleyi başta işçi sınıfı olmak üzere tüm ezilen kesimlere taşıma sorumluluğundan uzak kaldığını söyleyebiliriz.

En başta belirttiğimiz siyasal atmosfer ışığında emperyalist paylaşım savaşına koşar adım ilerleyen dünya kapitalizmi, İran'da faşist molla rejimine karşı başta ekonomik talepler ışığında ayaklanarak gün geçtikçe politikleşen taleplerle canı pahasına direnen halkların mücadelesini kendine yedeklemeye çalışıyor. İran'da yaşayan halkları öyle veya böyle yedekleyerek sömürgeci boyunduruk altına almak istiyor. Diğer yandan, emperyalizm Rojava devrimine cihatçı, faşist HTŞ çetesiyle saldırıyor. Emperyalist güçlerin bölgedeki jandarması İsrail ve işbirlikçisi Türk burjuva devleti hegemonya alanlarını genişletmeye çalışıyor. Tüm bu gerçekler ışığında gençliğe ve onun öncülerine düşen görev ise açıktır: Antiemperyalist mücadelenin sürükleyici ve militan kuvveti olmak. ABD, İngiltere ve Avrupa emperyalist ülkelerinin buyruğunu yerine getirerek aynı zamanda pastadan pay almak için çabalayan faşist şeflik rejiminin Kürt halkına dayattığı tasfiyeci çözüme, DAİŞ artığı HTŞ çetesine sağladığı desteğe ve emperyalist savaşı ellerini ovuşturarak beklemesine karşı bugünün somut ve tutarlı antiemperyalist tutumu Rojava devrimini savunma mücadelesinde saflaşmaktır.

Bu mücadelenin somut hedefi ve temel duraklarından biri 7-8 Temmuz tarihlerinde Ankara'da düzenlenecek olan NATO zirvesi olacaktır. Coğrafyamızdaki ABD/NATO üslerinin kapatılması, NATO'dan çıkılması vb. somut ve emekçi solun bütün bölüklerinin sahiplenebileceği taleplerde ortaklaşmak yeterli değil. Tutarlı antiemperyalist bir mücadele, emperyalizmin dışsal bir olgu olmadığını ve bugünkü rejimin yerel işbirlikçilerinin emperyalizme göbekten bağlı olduğunu teşhir etmek zorunda. Yine ajitasyon-propaganda dili ve söz konusu gündemin içeriğinin şovenizmi körüklemeyen ve egemen ulus kibrinden uzak bir mücadele hattına uygun olması yakıcı bir ihtiyaçtır. Kürt ulusal demokratik hareketini ABD ile müttefik olmakla suçlayan sosyal şovenistlere karşı mücadelenin yanı sıra HTŞ-ABD-Türkiye-İsrail ittifakının Rojava'da gerçekleştirdiği kitle katliamları, beden bütünlüğüne yönelen saldırılar, daha özelde kadın savaşçılara yönelik barbarca savaş yöntemleri ve tasfiyeci çözüm dayatmaları gibi pek çok emperyalist politikaya karşı da tutarlı bir mücadele yürütülmelidir.

Antiemperyalizmi ABD karşıtlığına indirgeme yüzeyselliğine düşülmemelidir. Bu noktada devrimcilerin ve onun dinamosu olan gençliğin iktidar perspektifinden yoksun, iki emperyalist klik arasında tercih yapmayı dayatan yaklaşımlardan kopması ve devrim ocaklarının körüklenmesi ihtiyacına cevap olması gerekir. Kendi büyük kapışmalarına giderken bir yol kazasına sebep olmamak için sistem dışı gördüğü tüm kuvvetleri sindirmek isteyen emperyalistler, ilk iki paylaşım savaşında iktidar boşluklarının devrimlere gebe olduğunu acı bir şekilde tatmışken aksini beklemek hata olur. Antiemperyalist mücadelenin tüm kritik duraklarının hatırlatılması işte bu nedenle daha da kıymetli bir hal alıyor. Yoğun ve birleşik bir aydınlatma faaliyetiyle hafızalar tazelenmeli, bağımsız devrimci bir hattan kitlelere seslenmeli ve son olarak fiili meşru mücadele çizgisini yükselterek militan ve adına yakışır bir antiemperyalist gençlik mücadelesi geliştirmeliyiz. Görevlerimizin ağırlığı ve devamcısı olduğumuz devrimci tarihin birbiriyle orantılı olduğunu unutmadan yürüyelim ve sınırlarımızı aşalım.