Kelepçeli ellerle barış
Gazeteci Hayko Bağdat, ajansımıza yönelik saldırılara karşı başlattığımız Dayanışma Yazıları kapsamında yazdı.
Erdoğan rejimi, devlet dediğimiz treni akıl almaz bir hızla ve kontrolsüzce kullanıyor. Hepimizin aynı trende olduğumuz teorisini ciddiye alacak olursak sıkı tutunmak şart. Devlet Bey'in aklı bir yerden Abdullah Öcalan'a şiir yolluyor, Ada'dan gelen kilimi gururla medya önünde inceliyor. Bir yerden Halep'te, Kobanê'de, Haseke'de ne kadar Kürt kazanımı varsa üzerinde yaşayan Kürtlerle beraber gömülsün, yok olsun istiyor.
Meclis'te PKK'liler için hazırlanan yasa tasarısı gerillanın, örgüt yöneticilerinin, Avrupa'daki sürgünlerin sisteme nasıl "entegre" olacağını hazırlayadursun, aynı saatlerde DEM Parti bileşenlerinden ESP'ye eşi benzeri görülmemiş bir saldırıya geçiliyor. Eş başkanlar, parti mensupları, gazeteciler, sanatçılar ev baskınlarında ters kelepçeyle, işkenceyle göz altına alınıyor. Yüzden fazla gözaltı, 80'den fazla tutuklama ile sivil siyasetin üzerinde zıplanıyor.
Reform, kulluktan vatandaşlığa geçiş, yeni Osmanlı'nın kurucu unsuru olacağı vaadi ile İttihat ve Terakki'nin uzattığı eli tutan Ermenilerin vesikalarında sıkça rastladığımız siyasetin ve hayal kırıklığının bir benzeri Kürtlere reva görülüyor. Devlet, Kürtlere elini uzattığı bir esnada onların mahvolması için her cephede derin hazırlıklar yapıyor.
Geçen yüzyıl Adana'da, Sason'da, Zetyun'da Ermenilere olanlar, Sur'da, Kobanê'de, Efrin'de Kürtlere oluyor. Binler katlediliyor, yüzbinler göçe zorlanıyor.
Kirkor Zohrab'lara, Zabel Esayan'lara, Gomidas'lara olanlar, Hevrîn Xelef'lere, Sakine Cansız'lara, Selahattin Demirtaş'lara, Figen Yüksekdağ'lara reva görülüyor. Siyasetçiler, sanatçılar, gazeteciler hedef alınıyor. Katlediliyor. Hapsediliyor. Sürülüyor.
Devletin uzattığı el de asla kadife eldiven olmuyor. Tarihte de olmadı. Bugün de olacak gibi görünmüyor.
ESP, BEKSAV ve ETHA'ya yapılan operasyonların zamanlaması, yöntemleri ve sonuçlarına bakınca ortaya aynı tablo çıkıyor. Geniş çaplı gözaltılar, soyut suçlamalar, uzun ve savunmasız tutukluluklar, sertleşen bir kamu dili. Tutuklananlar arasında sendikacılar, öğrenci aktivistleri, siyasetçiler, fikir insanları var. Onlar yalnızca birey değil; hakların, özgürlüklerin temsilcileri.
Saldırılara karşı dayanışma bu yüzden hem ahlaki hem siyasi zorunluluk. Tutuklananlarla bağımızı kopardığımızda yalnızca onları yalnızlaştırmıyoruz; kolektif hafızamızın ve mücadelemizin zeminini de erozyona uğratıyoruz. Dayanışma; fiziki destekten hukuki yardıma, kamuoyu oluşturmaktan ekonomik desteğe kadar çok katmanlı olmalı. Sosyal medyayı, yerel ağları, ulusal ve uluslararası insan hakları örgütlerini hareketlendirmek iyi fikir gibi görünüyor.
En önemlisi anlatının kontrolünü geri almak gerekiyor. Resmi söylem ne kadar güçlü olursa olsun, alternatif hikâyeler yaratmak mümkün. Tutuklananların hayatlarını, hukuki durumlarını, ailelerinin yaşadıklarını görünür kılmak yalnızlaştırma stratejilerine karşı dirençtir. Gazeteciler, avukatlar, akademisyenler, sivil toplum, her zaman olduğu gibi köprü görevini üstlenmeli. Siyasi tutuklamalarla mücadele bir dayanışma pratiğidir. Amaç sadece insanları serbest bırakmak değil; daha adil, daha katılımcı ve özgür bir toplum kurma arzusu olmalı.
Her tutuklama toplumsal vicdanı sınayan bir aynadır. O aynaya birlikte bakmak, sesleri duyurmak ve örgütlü bir cevap üretmek hepimizin ortak sorumluluğu.