22 Eylül 2021 Çarşamba

İbrahim Okçuoğlu yazdı: Doğu Akdeniz'de keskinleşen rekabet ve savaş tehlikesi

Doğu Akdeniz, son yıllarda keşfedilen petrol ve doğal gazdan dolayı emperyalist ve kıyıdaş ülkeler arasında giderek keskinleşen bir rekabet alanı olmanın ötesinde tarihsel olarak da jeopolitik konumu ve bu bağlamda stratejik önemi bakımından her zaman büyük güçler tarafından elde tutulması gereken alan olarak görülmüştür. 

Doğu Akdeniz, Avrupa-Asya-Afrika kıtalarını birbirine bağlayan; aynı zamanda, Kuzey-Güney, Doğu-Batı yönlerinde dünyanın önemli bir kavşağıdır; Çanakkale Boğazı, Marmara Denizi ve İstanbul Boğazı üzerinden Karadeniz'e; Cebelitarık Boğazı üzerinden Atlantik Okyanusu ve Süveyş Kanalı üzerinden de Hint Okyanusu'na açılan ve böylece önemli kara bölgelerini ve deniz alanlarını birleştiren bölgedir; Ortadoğu'nun Akdeniz'e, Ege'ye, Karadeniz'e, Kızıldeniz'e ve Atlantik'e açılan kapısıdır. Bu coğrafi konumundan dolayı Doğu Akdeniz, dünya ticaretinde önemli bir merkez durumundadır; dünya ticaretinin yaklaşık yüzde 30'nun, Avrupa ticaretinin yüzde 40'ının; deniz yolu petrol ticaretinin yüzde 20'sinin bu bölgeden geçmesi alanın önemini göstermektedir.  

Son yıllarda bu bölgede keşfedilen ve potansiyel olarak varlığı kabul edilen petrol ve doğal gaz nedeniyle bölge önde gelen emperyalist ülkelerin ve kıyıdaş ülkelerin deniz gücünün gövde gösterisi, hak talebi için karşılıklı itiş kakış içinde olduğu bir alandır. 

Enerji zenginliğine sahip olmak ve bu zenginliği başta AB'de olmak üzere dünya pazarlarına sevk etmek için şimdiye kadar paylaşım ve boru hattı hamleleri yapılmıştır.

"Akdeniz Stratejik İttifakı"nı oluşturan Kıbrıs Rum Kesimi, Yunanistan, Mısır, İsrail ve Lübnan bölgedeki doğal gazın işletilmesinde, pazarlanmasında ve ülkelerin kıta sahanlığı paylaşımında anlaştılar. Savaşta olan Suriye ve bilinçli olarak da Türkiye ve Kuzey Kıbrıs bütünüyle bu sürecin dışında bırakıldılar. Oyuna gecikmeli giren Türkiye, Libya'da BM'nin devlet olarak tanıdığı "Ulusal Mutabakat Hükümeti" ile 27 Kasım 2019'da imzaladığı anlaşmayla Doğu Akdeniz'deki Kıta Sahanlığı/Münhasır Ekonomik Bölge sınırlarını belirledi. Bu anlaşmadan sonra bölgenin daha önce "Akdeniz Stratejik İttifakı" ülkelerinin çıkarlarına göre paylaşılmışlığı tartışmalı hale geldi; en azından Türkiye bu paylaşmayı çöpe attığını, kendisi açısından hiçbir hükmünün olmadığını açıkladı ve Doğu Akdeniz ve Libya'daki faaliyetiyle soruna ne denli önem verdiğini ortaya koydu.

Türkiye'nin Libya ile yaptığı anlaşmaya dayanarak Yunanistan'ın ‘benim saham' dediği deniz alanlarında sondaj çalışmalarını başlatması ve sonra Almanya'nın araya girmesiyle bu faaliyetin durdurulması, her iki ülkenin savaşın eşiğinde döndükleri biçiminde yorumlanıyor. Türkiye bu türden sondaj faaliyetine yenide başladı. Bu da bu bölgede keskinleşen rekabetin sıcak çatışmaya doğru evrilebileceğini göstermektedir.

Doğu Akdeniz'de keşfedilen petrol ve doğal gazın çıkartılması ve pazarlanması sorunu/rekabeti, bölge ülkeleri ve emperyalist güçler arasında ittifakların yeniden şekillenmesine neden olmuştur. Başlangıçta Suriye iç savaşının biraz gölgesinde kalan bu kaynaklar üzerine bölge ülkeleri (Filistin, İsrail, Kıbrıs, Türkiye, Mısır, Suriye ve Lübnan) ve emperyalist güçler (ABD/AB-Rusya ve "derinden" gelen Çin) arasındaki rekabet, Rusya'nın Suriye'de savaşa aktif katılmasıyla keskinleşmiştir. Suriye'de iç savaşın nasıl sonuçlanacağı açık ki, Doğu Akdeniz'in de hangi güçlerin hakimiyetinde olacağını belirleyecek derecede önemlidir.

Türkiye hariç diğer ülkelerin münhasır ekonomik bölge sınırlarını tespitinde uluslararası enerji tekelleri ve onlarla bağlam içinde farklı emperyalist güçler belirleyici bir rol oynadılar. Dolayısıyla, enerji kaynaklarının daha işlenmediği bu dönemde ortaya çıkan rekabet, bölgenin paylaşımıyla ilgilidir. Bunun ötesinde bu bölgede elde edilen petrol ve doğal gazın başta Avrupa olmak üzere dünya pazarlarına nasıl; hangi güzergah üzerinden sevk edileceği sorunu da henüz çözülmemiştir.

Bu durumda bir taraftan kaynakların paylaşımı ve enerjinin pazarlara sevkiyatı için rekabet söz konusudur. Bu rekabetin bir tarafında Türkiye dururken diğer tarafında Yunanistan, İsrail, Lübnan ve Mısır durmaktadır.
   
ABD bu rekabette açıktan taraf olmamaktadır, en azından görünüm böyle. Aynı şekilde AB de arabuluculuk, diplomasi vb. türden girişimlerin ardında durarak Türkiye'ye karşı açıktan bir tavır içinde gözükmemekte, ama her hal ve hareketiyle AB üyesi Yunanistan ve Güney Kıbrıs yönetiminin haklarını savunmaktadır.

ABD ve AB (Fransa) Ege'de ve Güney Kıbrıs'ta üsler kurarak bölgedeki gelişmelere doğrudan müdahil olacaklarını gösteriyorlar; zaten donanma güçlerinin de orada olması bunun açık bir ifadesidir.

Çin'in ne yapacağı, soruna ne zaman doğrudan müdahil olacağı bilinmez. Ancak "büyük" hesap yapmak zorunda kalacaktır. ABD'ye karşı bölgedeki rekabeti, AB ile ilişkileri geliştirme anlayışı, Rusya ile çelişkilerini geliştirmeme anlayışı, Türkiye'yi kazanma anlayışı, Çin'in Doğu Akdeniz'de daha çok liman değiştireceğini göstermektedir.
   
Faşist diktatörlük, yeni ulusal güvenlik politikasına göre Türkiye'nin ulusal çıkarlarını, burada Doğu Akdeniz'deki çıkarlarını Libya üzerinden savunacağını çok açık bir biçimde ilan etti ve gereğini yapmak için de ne denli kararlı olduğunu gösteriyor. Ancak, bu yeni ulusal güvenlik politikasının Rojava'da nasıl uygulandığını biliyoruz: ABD ve Rusya ile oluşturduğu zorunlu-çelişkili ittifak sayesinde Rojava'nın bir kısmını doğrudan işgal etti. Şimdi Libya'da ve Doğu Akdeniz'de hangisiyle; ABD mi veya da Rusya mı ile zorunlu-çelişkili bir ittifak kurarak Libya'daki işgalini ve Doğu Akdeniz'de Libya ile yaptığı anlaşmanın sonucu olan Kıta Sahanlığı/Münhasır Ekonomik Bölge sınırlarını savunacaktır. Bu, tamamen açık. Ancak, hikaye aynı: Dünya çapında jeopolitika üretme ve uygulama yeteneğine sahip olan ABD ve Rusya, nasıl ki, Suriye eksenli Ortadoğu'da Türkiye'yi kendi yanında görmek için adımlar attılarsa ve bu da Türkiye'nin işine yaradıysa aynı politikayı, daha da zor olmasına rağmen Doğu Akdeniz ve Libya'da da uygulayacakları mümkün gözükmektedir. Doğu Akdeniz'de işin içine Çin'in karışmasıyla durum daha da çetrefilli olacaktır. Her üç dünya gücü, bölgedeki hakimiyetini gerçekleştirmek veya bölgeyi kendi aralarında "dengeli" paylaşmak için kime yaslanacaklarını göreceğiz. Tek aday Türkiye'dir. Diğer kıyıdaş ülkelerden hiçbiri Doğu Akdeniz'de hakimiyet konusunda Türkiye'nin taşıdığı mevcut ve potansiyel güç ve imkanlara sahip değildir.

ABD ve Rusya'nın doğrudan müdahil olduğu bir yerde AB'nin sözü geçmez; AB'nin engeli, bölgeye özgün bir politika geliştirememiş olmasıdır. Bu yönde attığı adımlar sonuç vermemiştir. Örneğin "Akdeniz Birliği" kurmak için çabası hüsranla sonuçlanmış, Akdeniz alanı içinde kendi üyesi olmayan ülkelerle politikalarını ortaklaştıramamıştır. Bunun yerine Libya örneğinde olduğu gibi ikili ilişkilerle bu alanda etkili olmaya çalışmıştır, çalışmaktadır. Bunu Suriye'de gördük. Ancak AB ülkesi olan Fransa tekil olarak, nasıl ki Suriye'de ABD'nin gölgesinde tutunmaya çalışıyorsa Doğu Akdeniz'de de ABD'nin yanında tutunmaya çalışacaktır.

Kapitalizmde adaletli bir paylaşım söz konusu olmaz. Bu sistemde paylaşımın dayanağı güçtür. Gücün varsa, payın da gücün oranında olur.

ABD ve Rusya, Doğu Akdeniz'in paylaşımı için doğrudan savaşa girmezler. Aynen Suriye ve Libya'da olduğu gibi hareket ederler.

Doğu Akdeniz'de vekiller savaşı, kıyıdaş ülkeler arasında savaş olacaktır; bir taraftan Türkiye diğer taraftan da Mısır, İsrail, Lübnan, Yunanistan, Güney Kıbrıs arasında bir savaş olur mu? Başlı başına bir savaş programı olan diktatör Erdoğan'ın yeni ulusal güvenlik politikasını geçerli kılmak için direteceği açık. Ancak, Türkiye kendine dayatılan bu paylaşımı reddetmiştir. Bu paylaşımın gerçekleşmesi için güç kullanımı esastır. Diktatör Erdoğan önderliğinde Türkiye, bu paylaşımı kabul etmediğini, gerekirse güç kullanmaya hazır olduğunu açıklamıştır.

Çelişkilerin nereye doğru evrildiğini göreceğiz.

Doğu Akdeniz'de keskinleşen rekabet ve savaş tehlikesi, bölge zenginliklerinin talanına, bu amaçlı savaş tehlikesine karşı mücadeleye davetiye çıkartıyor; bölge ülkelerinde ilerici, antiemperyalist devrimci güçlerin bu talana ve savaş tehlikesine karşı mücadeleyi ortaklaştırarak sürdürmelerinin maddi zemini hiç olmadığı kadar mevcuttur. Bu aynı zamanda bölgesel devrim anlayışının başka bir alanda, başka koşullarda geliştirilmesi anlamına gelir.

Arka planda ABD ve Rusya'nın durduğu bölgesel "it dalaşı"na karşı uluslararası duyarsızlığı kırmak da bu mücadeleyi ortaklaştırmaktan geçmektedir.