Dilek Tataş yazdı | Eşref rüya, şiddet gerçek
Siyasi iktidarın, medya üzerinden maniple ettiği cinsiyetler arası ilişkiler, güncel yaşam örnekleri, dizilerde kurgusallıkla pay ediliyor. Kadının payına ise yok sayılan, erkeğe bağımlı, saplantılı bir aşkın, evliliğin kurbanı olmak düşüyor. Hayatın yorucu silsilesinden biraz olsun uzaklaşmak için zaman ayırdığımız diziler, normalleştirilmeye çalışılan şiddetin ve kadın üzerinde erkek egemenliğinin rıza inşasının yeni yollarını yaratma gayretiyle ekranlardan sunuluyor.
Medyanın erkek egemenliğinin görsel ve işitsel olarak sürekli, yeniden üretiminde oynadığı rol inkar edilemez düzeye ulaşmış durumda. Siyasi iktidar rejimin bekasını korumak, erkek egemenliğini derinleştirmek için medyanın gücünü özel olarak kullanıyor. Kadınların kazanılmış haklarına saldırmak, pozitif görünürlüğünü zayıflatmak, öz gücünü yadsımak, erkeğe bağımlı halde göstermek ve erkeğin kadın üzerindeki tahakkümünü derinleştirmek için dizileri, sabah programlarını, haber bültenlerini, reklamları kullanıyor. Manipülatif unsurlarla gerçek, yanılgılara boğuluyor, erkek şiddeti ve kadının sömürüsü normalleştirilirken, aşk, sevgi, ayrılık gibi ilişki biçimleri erkek şiddetini meşrulaştırmanın aracına dönüştürülüyor.
Siyasi iktidarın, medya üzerinden maniple ettiği cinsiyetler arası ilişkiler, güncel yaşam örnekleri, dizilerde kurgusallıkla pay ediliyor. Kadının payına ise yok sayılan, erkeğe bağımlı, saplantılı bir aşkın, evliliğin kurbanı olmak düşüyor. Hayatın yorucu silsilesinden biraz olsun uzaklaşmak için zaman ayırdığımız diziler, normalleştirilmeye çalışılan şiddetin ve kadın üzerinde erkek egemenliğinin rıza inşasının yeni yollarını yaratma gayretiyle ekranlardan sunuluyor. Mafyatik, maço, çeteleşme senaryolarında erkek karakterler yine kendi cinsini alnının çatından vuruyor, ortalığı kan gölüne çeviriyor. Bu rutin bir yaşam tarzı olarak kitlelere izletiliyor. Eli yüzü düzgün, karizmatik erkek figürlerle şiddet, hayranlık uyandırıcı hale getiriliyor. Aynı erkek karakterler, diziyi ve canlandırdığı karakteri "kadına ve çocuğa dokunulmaz racona ters demedik mi lan" deyip, kadını aşağılayan bu şiddet sarmalını bir ahlak dersine dönüştürüyor. Bir saat önce onlarca insanı çeteci yaşam tarzının olağan sonucu olarak öldüren mafya babası, tetikçi erkek sevdiği kadının yanına gidip kibar, naif, cefakar halleriyle de duygu istismarcısı oluyor.
Dizilerde yaratılan güçlü, özgür kadınlar ise silahlı mafyatik çeteci erkekler tarafından "korumaya" alınıyor. En nihayetinde diziler dünyası belli bir kurgusallık taşısa da toplumsal yaşamda algı ve eğilim örgütleme görevi görüyor. Gerçeğin zemininde ilerleyen bu tip senaryolarda, kapitalist burjuva ahlak yasaları siyasi iktidar eliyle meşrulaştırılıyor, cazip hale getiriliyor. Medya bir tahakküm aracı olarak işlevlendirilirken, diziler, medya aracılığıyla görselleştirilen şiddetin platformuna dönüşüyor. "Erkekler arası" şiddetin kadına yansımadığı, kadının muhatabı olmadığı, sevgilisi mafya olan bir kadının bu şiddet sarmalının uzağında steril bir yaşam sürebileceği algısı oluşturuluyor. Erkeklerin çete savaşlarında alınacak intikam ise sevdiğini iddia ettiği kadınlar ve onların yakınları üzerinden ve yine kadınlar aracılığıyla alınıyor. Erkekte bir zayıflık söz konusuysa bunun adresi yine kadınlar oluyor. Şiddete batmış bir erkeğin sevdiğini iddia ettiği kadınla, şiddetsiz, mutlu bir yaşam sürmesi olağan mı? Yaşamının tamamını şiddet oluşturan, duygularını şiddet aracılığıyla dışa vuran ve yaşayan bir erkeğin en yakınındaki kadına karşı şiddetsiz bir ilişki geliştirmesi mümkün mü? Silahı kendi gücüyle eşitleyen bir erkeğin, o silahı kadına doğrultmayacağının garantisini kim verebilir?
Anlatılan çerçevede yansıtılan dizilerden biridir Eşref Rüya. Öyle ki dizinin her bölümünde "özlü" sözler dijital mecrada dilden dile dolaşıyor, pankartlara, slogana dönüşüyor.
HAYALLER EŞREF RÜYA GERÇEKLER NEDİR PEKİ
Erkek şiddeti, televizyon ekranından sokağa, eve, kampüslere, işyerine taşarken, öldüren, çeteci, maço, mafyatik erkek meşrulaştırılıyor. İdeal sevgili, romantik aşık, iyi aile babası rolleriyle hep zor çocukluk yaşamış kişiler olarak yansıtılıyor. Siyasi iktidarın tüm unsurlarıyla arkasında olduğunu bilen erkek, bunun özgüveniyle kadını şiddetin türlü araçlarıyla baskılamanın, öldürmenin yollarını yaratıyor. Planlıyor, örgütlüyor ve eyleme geçiriyor. Erkeğin toplumsal şiddetin bir sonucu olarak yine şiddete başvurduğu özel yaşamında ise tüm toplumsal ve siyasal olandan uzaklaştırarak özüne yani "iyi insana" döndüğü propaganda ediliyor. Böylece özel ve kamusal alan farklılaştırılması yaratılarak, "özel olan politiktir" anlayışından uzaklaşılıyor.
Gerçeğe dokunduğumuzda ise rakamlar dikkat çekiyor. Silahlanmanın hem devletler hem de çeteleşmeyle arttığı bir tablo karşımıza çıkıyor. Her yıl binlerce kadın silahlı saldırı sonucu hayatını kaybediyor. Kadınların çok büyük bir kısmı, boşandığı, boşanma aşamasında olduğu ya da evli olduğu erkekler veya sevgilisi erkekler tarafından silahla katlediliyor. Siyasi iktidarlar tarafından bizzat yol verilen bu çeteleşme, mafya yapılanması içerisinde kadının silahın hedefi olmaması gibi bir durum pek de mümkün değil zaten.
Genç kadınlar özel olarak, siyasi iktidarın yaşamın her alanında çoklu saldırı dalgası ve şiddetiyle karşı karşıya uzun zamandır. Coğrafyamızda kadının cins bilinci edinimi, gerçeği görme, kapitalist erkek egemen saldırıları boşa düşürmede on yılların deneyimine ve gücüne sahip. Biz kadınlar her 14 Şubat'ta, her kadın cinayetinde "öldüren sevgi istemiyoruz" diye haykırıyoruz. Hayatın çoklu alanlarına sirayet eden erkek şiddetinin günde 4-5 kadını hayattan kopardığını biliyoruz. Çeteleşme, mafya gibi erkeğe toplumsal iktidar alanları açan siyasi iktidarın aksine aşk ve sevginin şiddetle, erkeğin kadına saplantısıyla olmayacağının farkındayız. Biz kadınlar özgürleşince, erkek şiddeti son bulunca aşk da sevgi de güzelleşecek.