Assata Shakur: Anlatılan bizim hikayemizdir!
Alınteri Gazetesi Yazarı Tanur Oğuz Gündüzalp, Dayanışma Yazıları kapsamında Ceylan Yayınları'nın okurla buluşturduğu, "Bir Kara Panter Efsanesi Assata" kitabı ile ilgili değerlendirme yazısı kaleme aldı.
Assata Shakur'un otobiyografisini okurken kendimizi yalnızca bir siyahi devrimcinin hayatına tanıklık ederken bulmuyoruz; aynı anda kendi coğrafyamızın, kendi mücadele tarihimizin, kendi yaralarımızın içinden geçiyoruz. Assata'nın anlattıkları Amerika'nın siyahi özgürlük hareketine ait bir hikâye gibi görünse de satır aralarında Türkiye devrimci hareketinin, Kürt halkının direnişinin ve kadınların özgürleşme mücadelesinin izlerini görüyorsunuz. Kitap, siyahi bir kadının hem ırkçılığa hem patriyarkaya hem kapitalizme karşı aynı anda verdiği mücadelenin nasıl bir bilinç yarattığını, örgüt içinde görünmez kılınan emeğini, devletin siyahi kadın bedenine yönelttiği özel şiddeti ve sürgünde yeniden kurduğu kimliğin sancılarını açığa çıkarıyor. Bu nedenle uzak bir dünyanın anlatısı gibi duran hikâye, aslında bizim tarihimizin başka bir dilde kurulmuş bir yüzü hâline geliyor.
Assata'nın "Özgürlük, bitmeyen bir mücadeledir!" sözü, yalnızca siyahilerin değil bu topraklarda yaşayan herkesin hafızasına eşlik ediyor. Özgürlüğün bir anlık bir kazanım olmadığını, sürekli bir çaba gerektirdiğini kendi mücadele deneyimlerimizden biliyoruz. Siyahi bir kadın olarak Assata'nın taşıdığı yük, üç ayrı baskı sisteminin kesişiminde şekilleniyor: "Irkçılık, patriyarka ve kapitalizm!" Siyahi kadınların hem beyaz üstünlüğüne hem erkek egemenliğine hem de yoksulluğun sistematik döngüsüne karşı aynı anda direnmesi, kitabın temel damarlarından birini oluşturuyor. Onun "Siyahi bir kadın olmak, her cephede savaşmak demektir!" cümlesi, Türkiye'deki devrimci kadınların ve Kürt kadın hareketinin tarihsel deneyimleriyle yan yana duruyor.
Assata'nın çocukluk bölümleri siyahi bir çocuğun dünyayı nasıl gördüğünü, dünyanın ise o çocuğa nasıl baktığını göstermesi bakımından son derece önemli alt çizmeler sunuyor. Bu bakış, Kürt çocuklarının kimlikleriyle, dilleriyle, isimleriyle bile suçlu muamelesi gördüğü dönemleri hatırlatıyor okuyucuya. Assata'nın "Bir halkı bütünüyle suçlu ilan ettiler, sonra da o halk direndiğinde şaşırmış gibi davrandılar" sözü, Türkiye'deki devlet aklının işleyişini açıklayan en berrak cümlelerden biri gibi duruyor.

Assata'nın örgütlü mücadeleye katılışı, devrimci olmanın bir romantizm ya da bir heyecan duygusundan kaynaklanmadığını söylüyor, bunun bir zorunluluk olduğunu gösteriyor. Kara Panter Partisi'nin iç tartışmaları, devletin sızmaları, örgütlü mücadelenin ağırlığı ve kolektifin yeniden ayağa kalkma çabası, Türkiye'deki devrimci hareketlerin tarihsel deneyimleriyle de örtüşüyor.
Assata'nın kadın olarak örgüt içinde yaşadığı deneyimler kitabın en güçlü yönlerinden birini oluşturuyor. Siyahi kadınların görünmez emeği, erkek yoldaşların kadınları geri plana itme eğilimleri, kadınların politik özne olarak kendilerini kabul ettirme çabası, Assata'nın hikâyesinde belirgin bir yer tutuyor. Bir sahnede erkek yoldaşlarının toplantıda sözünü kesip "sen lojistikle ilgilen" demesi, siyahi kadınların örgüt içinde bile nasıl bir mücadele verdiğini gösteriyor. O an Assata'nın içinden geçen öfke, yalnızca kişisel bir tepkiyle sınırlı kalmayarak siyahi kadınların tarihsel olarak maruz kaldığı üçlü baskı rejimine karşı güçlü bir bilinç sıçramasına dönüşüyor. Onun "Beni zayıf sanıyorlardı. Oysa ben hayatta kalmayı çoktan öğrenmiştim!" cümlesi, kadın militan öznesinin kararlılığını ve direncini taşıyor. Bu söz, Türkiye'deki devrimci kadınların, Kürt kadın gerillalarının, cezaevlerindeki kadın direnişçilerinin tarihsel çizgisiyle paralellik kurarken hafızalarda Arzu Demir'in "Dağın Kadın Hali" kitabını da çağrıştırıyor.
Hapishane bölümleri devlet şiddeti ve terörünün en çıplak halini gösteriyor. Assata'nın maruz kaldığı işkence, tecrit, psikolojik baskı, Türkiye ve Kürdistan'daki cezaevlerinin tarihini hatırlatıyor. Diyarbakır Cezaevi'nden, Buca'ya, Bergama'ya, Ulucanlar'a ve F Tiplerine kadar uzanan geniş bir hafıza alanı, Assata'nın anlattıklarıyla birlikte yeniden canlanıyor. Onun "Bedenimi hapsettiler, ama zihnimi hapsedemediler" sözü, bu topraklarda teslim olmayanların ortak cümlesi gibi duruyor.
Kara Panter Partisi'nin iç dinamikleri, sistematik ilişkileri ve örgütsel ağ yapılanması kitabın en çarpıcı bölümlerinden birini oluşturuyor. Assata'nın anlattıkları Kara Panterler hakkında dışarıdan yazılmış tarihlerin ötesine geçiyor. Örgüt toplantılarının havasını, tartışmaların sertliğini, devlet baskısının örgüt içindeki ilişkileri nasıl gerdiğini, Panterlerin mahallelerde yürüttüğü kahvaltı programlarının nasıl bir halk desteği yarattığını içeriden bir gözle görüyoruz. Mesela yine bir sahnede Panterlerin çocuklara ücretsiz kahvaltı dağıttığı sabahın erken saatlerinde Assata'nın mutfakta kadınlarla birlikte çalışırken bir yandan da politik tartışmalar yürütmesi, siyahi kadınların hem örgütü ayakta tutan emek gücü hem de politik akıl olduğunu gösteriyor. Bunu hissedebiliyorsunuz; bu sahne bile Türkiye'deki devrimci örgütlerin gecekondu mahallelerinde, köylerde, fabrikalarda yürüttüğü çalışmalarla aynı ruhu taşıyor. En azından ben bu ruhu hissettim diyebilirim.
FBI'ın COINTELPRO operasyonlarının örgütü nasıl hedef aldığını, Panterlerin evlerine yapılan baskınları, Assata'nın yoldaşlarının birer birer tutuklanmasını, medyanın Panterleri "tehlikeli" ilan edişini kitap çok net bir şekilde gösteriyor. Assata'nın bir baskın sonrası evin duvarlarında kurşun izlerini gördüğü sahneyi anlatışı var mesela, devlet şiddetinin yalnızca fiziksel değil, psikolojik bir kuşatma olduğunu size de hissettiriyor. Bu sahne, Türkiye'de devrimci hareketin 70'ler ve 80'lerde yaşadığı operasyonlarla, ev baskınlarıyla, faili meçhullerle birebir örtüşüyor.
Kaçış ve sürgün bölümleri kitabın dramatik zirvesini oluşturuyor. Assata'nın hastane odasında kelepçeli tutulduğu günler, polislerin başucunda nöbet tuttuğu geceler, hemşirelerin bile ona düşmanlıkla baktığı anlar, siyahi bir kadının devlet tarafından nasıl bir tehdit olarak görüldüğünü gösteriyor. Kaçış planının adım adım kurulması, yoldaşlarının hastaneye sızması, Assata'nın kelepçeli halde yatağından kaldırılıp dışarı çıkarılması, kitabın en soluksuz sahnelerinden biriydi. Yine bu sahnede, Osman Yaşar Yoldaşcan'ın doktor kıyafeti giyerek İskenderun'da yaralı halde yatarken Hacı Köse yoldaşı kaçırmaya çalıştıkları o an gözümde canlanıverdi. Bu benzerlik, yalnızca bir kaçış ya da kaçırılış hikâyesi çağrıştırmıyor; Assata'nın hastane odasında kelepçeli halde tutulurken yoldaşlarının onu oradan çekip alma iradesiyle aynı duyguyu taşıyor. Assata'nın hastane yatağından kaldırılıp dışarı çıkarıldığı o an, siyahi bir kadının kendi bedenine yeniden sahip çıkma kararlılığıyla örülüyken, İskenderun'daki sahne de aynı direniş damarını taşıyordu: Yoldaşların birbirini ölümün kıyısından çekip alma cesareti!
Küba'ya uzanan yolculuk kitabın ritmini tamamen değiştirdiği gibi okuyucunun da ruh halini değiştiren bir akışa dönüyor... Assata'nın Küba'da sabah ilk uyandığında hissettiği sessizlik, yıllarca süren devlet şiddetinin ardından gelen bir nefes alma anı. Fakat bu sessizlik bir rahatlamadan ziyade yeni bir sorumluluk. Sürgünde kurduğu hayat devrimci kimliğin coğrafya değişse bile devam ettiğini gösteriyor. Bu, Türkiye'deki devrimci sürgünlerin Avrupa'da, Ortadoğu'da ve başka kıtalarda kurduğu hayatlarla güçlü bir bağ kuruyor.
Assata'nın sürgünde yaşadığı dönüşüm kitabın en sessiz ama en derin bölümlerinden biri. Sürgün Assata için bir son değil başka bir mücadele biçimi oluyor. Küba'da siyahi kadın kimliğini, devrimci bilincini, örgütlü mücadeleye olan bağlılığını yeniden kurması, kitabın politik yoğunluğunu artırıyor. Sürgün, Assata'nın kendini yeniden inşa ettiği bir alana dönüşüyor.
Assata'nın dili kitabı yalnızca politik bir anlatı olmaktan çıkarıyor. Şiirsel bölümler, çocukluk anılarının masumiyetle şiddet arasındaki gerilimi, hapishane sahnelerinin ritmik yoğunluğu, kitabı edebi bir düzleme taşıyor. Bu dil, siyahi kadınların tarihsel acısını ve direnişini estetik bir forma dönüştürüyor. Kitap hem bir tanıklık hem bir şiir hem bir politik manifesto gibi akıyor.
Assata'nın bugüne bıraktığı miras, kitabın son sayfasından sonra da devam ediyor. Onun sözleri bugün hâlâ sokaklarda, pankartlarda, genç kuşakların dilinde dolaşıyor. Black Lives Matter hareketinin Assata'dan aldığı ilham, kitabın güncelliğini koruduğunu gösteriyor. Türkiye'deki genç devrimcilerin Assata'yı yeniden keşfetmesi, kitabın yalnızca bir dönem anlatısı olmadığını, bugünle konuşan bir politik kitap olduğunu hissettiriyor.
Assata'nın hikâyesi bize devlet şiddetinin evrensel olduğunu hatırlatıyor. Aynı zamanda direnişin de evrensel olduğunu… Irkçılığın, patriyarkanın ve kapitalizmin farklı coğrafyalarda farklı biçimler aldığını, fakat özünde aynı mekanizmalarla işlediğini görüyoruz. Özgürlük arzusunun da aynı şekilde sınır tanımadığını hissediyoruz.
Bu nedenle Assata'nın hikayesi bizim için yalnızca bir kitap olmuyor, bir anlatının sınırlarını aşarak kendi mücadele tarihimize yeniden bakma, yeniden düşünme, yeniden kurma biçimi oluyor. Siyahilerin özgürlük mücadelesi ile Türkiye ve Kürdistan devrimci hareketi arasındaki bağ, ortak bir kaderin ortak bir direnişin ortak bir geleceğin işaretini taşıyor. Assata'nın hikayesi bizim tarihimizle kesişen bir direniş çizgisi oluşturuyor ve bu çizgi bugün hâlâ sürüyor.
Dipnot: * Bu otobiyografi, Ceylan Yayınları'nın yeni yıl çekilişinde bana çıkmıştı. O tarihlerde okuduğumda yayınevinin ne kadar iyi bir şey yaptığını düşünmüştüm. Şimdi hemen tüm emekçileri uydurma gerekçelerle tutuklanınca dayanışma amacıyla kitabı kamuoyuna tanıtacak bir yazı kaleme almak anlamlı olur diye düşündüm.