20 Nisan 2026 Pazartesi

Arif Çelebi yazdı / Okul saldırıları: Çökerten kapitalizm, çürüyen devlet, çürütülen toplum

Devlet yöneticileri de bütün bu çürümenin içinden çıkmakta, devlet, ürettiği bataklığın içinde kendini yeniden üretmektedir. Bir başka deyişle artık çürümeyi yöneten bir devletten değil kendisi çürüyen, çürüdükçe toplumu daha da çürüten bir devlet gerçeğidir söz konusu olan. 

Türkiye'de okul şiddeti "toplu saldırı" ile yeni ve daha sarsıcı bir düzeye ulaştı. 14 Nisan 2026'da Urfa Siverek'te 19 yaşındaki eski bir öğrencinin bir meslek lisesine yaptığı saldırıda 16 kişi yaralanmış; saldırgan intihar etmişti.  Bunun hemen ardından bu kez Maraş'ta yeni bir okul saldırısı yaşandı; bu saldırıda 9 öğrenci ve 1 öğretmen hayatını kaybetti. 

Uluslararası Öğrenci Değerlendirmesi (PISA) 2022 bulguları da Türkiye'de okul şiddeti ve zorbalık konusundaki tablonun OECD ortalamalarının üzerinde olduğunu gösteriyor. Bu durum, psikolojik ve fiziksel şiddetin uzun süredir biriken etkilerinin yeni bir düzeyde açığa çıkmaya başladığını gösteriyor.

Her iki saldırının ardından konuya dair pek çok analiz yapıldı. Eğitim sistemi, sosyal medya, aile içi ilişkiler, psikoloji, pedagoji vb konular etraflıca ele alındı. Ancak bu tartışmalarda belirtiler sıralanırken, sorunun asıl kaynakları üzerinde yeterince durulmadı. İnsanı yabancılaştıran, toplumu çürüten ve bireyi yalnızlaştıran kapitalist düzen; çürüyen burjuva devlet yapısı ve bunların yarattığı toplumsal tahribat hesaba katılmadan yapılan değerlendirmeler asıl gerçeği açığa çıkarmaya hizmet etmez. 

METALAŞMA VE YABANCILAŞMA
"Toplu saldırı" biçimindeki okul şiddeti, başta ABD olmak üzere pek çok ülkede görülüyor. Türkiye de dünyadan izole değil. Eğitim sisteminin giderek daha çok metalaşması, eğitilenlerin piyasaya sürülecek bir "işgücü" olarak görülmesi, öğrencilerin bir çeşit "koşu atı" gibi yetiştirilmesi, birbiriyle arkadaş değil de "rakip" olarak eğitilmesi, kapitalist sisteme ve onun devletine uygun tek tip insanlar haline getirilmesi burjuva eğitim sisteminin başlıca amacıdır. Bu amaç doğrultusunda beyinleri yıkanan, benlikleri tahrip edilen öğrencilerin eğitim kurumuna, derslerine ve dolayısıyla kendisine ve topluma yabancılaşması kaçınılmazdır. 

Burjuva eğitim sistemi sevgi, dostluk, paylaşma, arkadaşlık, toplumsal dayanışma gibi değerleri değil; "her koyun kendi bacağından asılır", "güçlü olan diğerini ezer" ve "parası olan düdüğünü çalar" anlayışını beyinlere kazır. Bu düzen, insan kişiliğini bireyci, çıkarcı, zorbalayıcı ya da tersine güç karşısında teslimiyetçi biçimde inşa eder. Erkek egemenliği bu en genç dimağlara yeniden ve yeniden şırınga edilir. Sonuçta öğrencilerin "iyi bir insan" olarak yetiştirilmesi değil, sistemin ihtiyaçlarına uygun "yararlı bir varlık" haline getirilmesi hedeflenir. Gençlerin "yararlı bir varlık" haline getirilmesi, emekçi çocuklarının kapitalist efendiler için kullanışlı araçlar haline getirilmesinden başka bir anlama gelmez. Ne var ki her öğrenci burjuvazinin istediği biçimde şekillenmez. Kimileri bu çürüyen bataklığın en kokuşmuş bireylerine ve sorunlu örekelerine dönüşür; bir anlamda, sistemin içinde biriken öfkenin ve bozulmanın uç noktalarını temsil eder. 

Sosyal medya ve dijital oyun sektörü de insanın yalnızlaşmasını ve yabancılaşmasını bir tüketim alanı haline getirir.  Yalnızlaştırılan, insani değerlerden uzaklaştırılan, çaresiz bırakılan umutsuzluğa itilen gençler, bu sektör için kalıcı birer "müşteri"ye dönüşür. Bu sektörün ayakta kalması bu "müşterilerin" sürekli üretilmesini gerektirir. Bu müşterilerin artışı talep artışı demektir. 

SINIFSAL EŞİTSİZLİK VE GELECEKSİZLİK
Dünyanın her yerinde olduğu gibi Türkiye'de de okullardaki şiddet çoğunlukla en yoksul bölgelerde yoğunlaşmaktadır. Bunun bir tesadüf olmadığı açık. Tüketim araçlarının bu denli çoğaldığı, buna karşın yoksulluğun derinleştiği koşullarda, yoksul aile çocukları yoksulluk krizinin yükü altında ezilir. Geleceksizlik, yoksulluk ve işsizlik, kimsesizlik, çaresizlik ve umutsuzluk zamanla yoğun bir öfke biçiminde gençlerin dünyasına çöker. 

Bu öfke kimi zaman içe kapanma, depresyon ve derin ruhsal krizler olarak ortaya çıkar; kimi zamansa en yakın çevreye, okula, öğretmene ya da sıra arkadaşlarına yönelir. Daha çocuk yaşlarda sınıfsal dışlanma ve ezilmişlikle karşılaşan öğrenciler, bu koşulların doğrudan mağduru haline gelir. 

Yoksulluk derinleştikçe geleceksizlik duygusu ağırlaşır. Bu yalnızca eğitimle sınırlı bir mesele değildir. Yoksul ailelerde, anne-babanın çaresizliği, ev içi gerilimleri, aile içi şiddeti, erkek egemen saldırıyı, kimi durumlarda alkolizmi besleyebilir. Çocuklar için güvenli bir çıkış, bir kurtuluş umudu karardıkça kararır. Böyle bir ortamda yalnızlaşma, odasına çekilme, kedine dönme ve dijital dünyaya kapanma, sorunu çözmek yerine çoğu durumda daha da derinleştirir.  

ÇÜRÜME VE LÜMPENLEŞME
Kapitalizm, yalnızca ücretli emeğe değil, aynı zamanda sürekli yeniden üretilen bir işsizler ordusuna ihtiyaç duymar. Bu düzen, gençlerin bir bölümünü baştan itibaren geleceğin işgücü olarak hazırlarken, bir bölümünü de toplumsal dışlanmanın ve güvencesizliğin içine iter. Yokluk ve yoksulluk içindeki bu insanların da bir bölümü zamanla lümpen proletarya saflarına katılır. 

Bu kesimler, kimi zaman uyuşturucu ve seks ticaretinin birer metası ve sermayesi olarak kullanılır, kimi zaman da mafyatik ilişkilerin içine sürüklenir. Böylece genç yoksullar hem sömürü hem de şiddet düzeninin nesnesi haline gelir.  

Uyuşturucu ticareti ve mafya örgütlenmesi yalnızca kapitalizmin "doğal" bir sonucu değildir; aynı zamanda burjuva devlet yapısıyla iç içe geçebilir, dahası pek çok durumda bizzat devlet tarafından örgütlenmektedir. Bu nedenle çürüme yalnızca toplumun alt katmanlarında değil, devletin günlük işleyişinde yeniden ve yeniden üretilmektedir. Türkiye uyuşturucu ticaretinin ve kara para aklamanın önemli merkezlerindendir. Türk devleti bu ticaretin asıl yöneticisi ve sahibidir. Mafya, doğrudan devletle ilişkilidir. Türk devleti hem bütçe açıklarını hem sömürgeci, yayılmacı askeri harcamalarının, kontrgerilla faaliyet giderlerinin bir bölümünü bu ticaretten sağlıyor. Bu nedenle devletin mafyacılara ve onlara "işçilik" yapacak lümpenlere ihtiyacı var. Türkiye'de lümpen proletarya sadece kapitalizmin "doğal" bir ürünü değil, doğrudan devlet tarafından üretilmektedir. 

Bunun yanı sıra ilerici, devrimci, Kürt yurtseveri örgütlenmelerin halk içinde taban bulmasını engellemek için yoksulların yaşam alanı bilhassa çürütülmekte, yozlaşma devlet eliyle özel olarak örgütlenmektedir. Her yerde çeteleşme polisin gözetimi altında, MİT'in denetiminde organize edilmekte, bu çeteler kollanmaktadır. Haraç kesen, uyuşturucu satan, silahlı "reisler" genç yoksulların rol modeli haline getirilmektedir. 

Devlet yöneticileri de bütün bu çürümenin içinden çıkmakta, devlet, ürettiği bataklığın içinde kendini yeniden üretmektedir. Bir başka deyişle artık çürümeyi yöneten bir devletten değil kendisi çürüyen, çürüdükçe toplumu daha da çürüten bir devlet gerçeğidir söz konusu olan. 

Bütün bunlarla beraber doğrudan devlet kurumları aracılığıyla, devletin ideolojik aygıtlarınca kışkırtılan, provoke edilen Türk ırkçılığı başlı başına bir bataklıktır. Kürtlere karşı yürütülen sömürgeci savaşın ürettiği çürüme koşullarında yetişen her bir kuşak diğerinden daha çürük daha yoz hale gelmektedir. 

DEVLET İÇİ HESAPLAŞMA
Türkiye söz konusu olduğunda hiçbir şey salt kendi "doğal" akışı içindeki bir gelişme olarak analiz edilemez. Devlet içinde hakimiyet kavgasına girişen burjuva fraksiyonlar, birbirlerine üstünlük sağlamak için devlet içi ve dışı aparatlarını devreye sokarlar. Bir bakmışsınız altı yıldır sümen altı edilen bir dava yeniden görülmeye başlanır, pek de bir fonksiyonu olmayan bir yazar ya da siyasetçi suikasta uğrar, filan yerde ırkçı bir komplo fışkırır. Okul saldırıları bu açıdan da değerlendirilmelidir. Faşist şef Erdoğan'dan sonra devleti hangi kadroların yöneteceğine dair kavganın bir ürünü olarak da düşünülmelidir bu saldırılar. Her kanat bir diğerini zayıflatmak için harekete geçmektedir. Jandarma, polis, MİT, hâkim ve savcılar bu kavganın aparatları olarak kullanılmaktadır. Bu kurumlar bağlı oldukları şeflerin istekleri doğrultusunda provokasyonlara girişebilmektedirler. Her ekip kendi kadrolarına alan açmak için diğer ekibin kadrolarını görevlerinden uzaklaştıracak eylemler örgütlemekten, bunun için halk çocuklarının onlarcasının katledilmesinden kaçınmazlar. Kimi kez olaylar köpürtülerek bu amaç doğrultusunda maniple edilmektedir. 

İNSANİ DEĞERLERİN İNŞASI VE YENİ BİR TOPLUM İÇİN MÜCADELE
Devrimci mücadelenin zayıfladığı her durumda toplumsal çürüme katlanarak büyümektedir. Yeni bir toplum, sınıfsız, sömürüsüz, cins ayrımsız bir toplum inşası için mücadele edenlerin sayısı azaldıkça lümpenleşme, çürüme, bireysel şiddet, uyuşturucu kullanımı, yozlaşma bendini yıkan bir sel gibi bütün toplumu önüne katar.  Devrim için örgütlenmeyen hiçbir kimse bu çürümeden kendisini koruyamaz. Gençliğin sosyalist değerlerle kendini eğitmesi ve devrim için örgütlenmekten başka bir yolu yok. Geleceksizlik kaygısı ancak yeni bir gelecek için mücadeleyle giderilebilir. Anadilde, bilimsel, parasız eğitim talebi yükseltilerek, bu talepler doğrultusunda güçlü örgütlenmeler kurarak umutsuzluk duygusu aşılabilir. 

Seks ticareti tuzağı kuranlara, uyuşturucu tacirlerine karşı önlem alınmasını istemek, can güvenliği talebini yükseltmek elbette meşru ve gereklidir. Yine de bilinmelidir ki suçun ve suçlunun kaynağı olan devlet kurumları ancak etkin bir mücadele ile harekete geçmeye zorlanabilir.  Saldırılara karşı polis denetimini artırma talebini yükseltmek ise şiddeti artırmaktan başka bir işe yaramaz. Devletin güvenlikten sorumlu kurumları güvenlikten yoksunluğun başlıca sorumlularındandır. 

Şiddete karşı durmanın biricik yolu her okulda devrimci öz savunmanın örgütlenmesidir.